FEDA EDİLMİŞ

(Dikkat! Bölümün içerisinde ağır duygusal olgular ve intihar bulunmaktadır. Okuyucunun bunu göz önünde bulundurması rica olunur.)

15 Yıl önce

Bulutlar üzerine kan dökülmüş beyaz kumaş parçaları misali gökyüzünü kaplıyor ve ayın parlak ışıklarını kalın bir örtü misali perdeliyordu. Yeryüzüyle buluşan sağanak yağmur damlaları düştükleri zeminde uğursuz sesler çıkartıyordu.

Kan rengi bulutların arasında görülen şiddetli şimşekler büyük bir gümbürtüyü ardından bıraktığında küçük kız duyduğu korkunç sesle ürperdi ve babasının bacağına tutundu. Babası kızının ürkek haline tepki vermekte zorlandı.

Zira bu odada kızına karşı göstereceği en ufak bir sevgi onun ölümüne yol açabilirdi. Şundan emindi ki eğer zafiyetinin çocukları olduğunu anlarlarsa canını yakmak için ondan koparacakları ilk şey bu olurdu.

Bu sebepten kimse Serdar Akıncı’nın en büyük zayıflığının kızları olduğunu bilmemeliydi. Özellikle de onu bu zamana kadar besleyip tıpkı bir çoban köpeği gibi yetiştiren üvey babasının.

 

Bu çocukların sadece aptal bir intikam oyunundan arta kalan birer angarya olduğunu düşünmeliydi herkes. Babalarının bile onları umursamadığı değersiz çocuklar olarak görülmeliydiler. Aksi halde böylesine acımasız bir dünyada hayatta kalmaları mümkün olmazdı. Babalarını kontrol etmek isteyen onca insan varken bu çocuklar kolayca bir şantaj malzemesi haline getirilebilirdi. 

 

Üstelik bunun için çok uzağa gitmeye bile lüzum yoktu. Bunu herkesten önce üvey babası yapardı. Rafet İslimyeli için bir çocuğun ve bir çöp parçasının farkı yoktu. Bu dünya üzerinde onların yaşamaları ya da yaşamamalarını umursayacak en son insandı. Çocuklar birer kuklaydı onun için. Rafet İslimyeli’nin kullanabildiği kadar önemliydi her biri. Tıpkı şimdi olduğu gibi. 

 

Serdar Akıncı onun sadece kullanabileceği en iyi kozuydu. Onu kaybetmek hem para hem güvenlik hem de prestij açısından bir yıkılış sayılırdı. Onu bu zamana kadar büyütüp beslemesinin sebebi buydu. Serdar Akıncı sürüyü kurtlardan koruyan sadık bir köpekti onun için. Vazgeçilmezdi. 

 

Titreyerek babasına sokulan kız çocuğu onu korumasını ümit ettiği adamdan bir yanıt alamayınca yanında sessizce oturan ablasına baktı. Ablası onun korkusunu dindirmek adına menekşe rengi gözleri sevgiyle kısıldı ve usulca elini tuttu. Küçük kıza güven veren bu tutuş ablasının ellerinin soğukluğuna rağmen yine de sıcacıktı. 

 

Odanın kapısı açıldığında içeriye dolan yağmur ve demirimsi ağır bir kokuyla sarsıldı iki çocukta. Bakışları arkalarındaki kapıyı bulduğunda kapıdan içeri takım elbiseli daha önce hiç görmedikleri kadar kocaman olan iki adam girdi. Adamların arkasından ise yaşlı bir siluet göründü. Yaşlı adam ilerledikçe ilk dikkat ettikleri şey adamın onlara sanki birer böcekmiş gibi bakan buz kütlesine benzeyen mavi gözleriydi. Adam yanlarından geçip giderken tok sesi ile konuştu. 

 

-Nereden buldun bu kedi yavrularını Serdar?’

 

Rafet İslimyeli çalışma masasına doğru ilerledi. Ve siyah deri kaplama koltuğa oturarak babalarının yanında dikilen küçük kız çocuklarına dikti ifadesiz gözlerini. Ne olduğunu anlayamayan çocuklar şaşkınlıkla bir babalarına bir de karşılarındaki yaşlı adama baktılar. 

 

-Hamzaoğlu genleri baskın gelmiş anlaşılan. Annelerine çok benziyorlar. Buradan bakınca onları beslemek bile israf olarak görünüyor. Sana onları öldürmeni söylediğimde bunu yapmalıydın.’

 

-Eğer onları öldürseydim size hiçbir faydaları olmayacaktı efendim.’

 

Babalarının söyledikleri ile iki çocukta buz kesmişti. Gerçekten onları öldürmek istemiş miydi? Bu adam onlarla gülen, oynayan adam mıydı? Ablasının eli küçük kızın avcunu acıtacak kadar sıkıca kavradığında küçük kız duyduklarının şaşkınlığı ile inleyememişti bile. 

 

Yaşlı adam evlatlık oğlundan duyduğu sözlerin karşılığında soğuk bir kahkaha attı. 

 

-Hahaha. Doğru söyledin. Hamzaoğlu kanından intikam almak için bundan daha iyi bir yol olamazdı. Ama bunun için bile sadece bir tanesi yeterli. İşe yaramaz iki veletle uğraşmak külfet olur sadece. Bana en kullanışlı olanını vermelisin.’

 

Küçük kız ne olup bittiğini anlamak istercesine yaşlı adamın yüzüne baktı dikkatle. Rafet İslimyeli yüzündeki dikkatli bakışları çabucak fark etti. Ve ablasının elini sıkıca tutan menekşe rengi gözleri ile ışık saçan küçük kızı inceledi. Tam bu sırada babalarının sesini duydular. 

 

-Ablası Nergis’in bünyesi çok zayıf. Sizin tarafınızdan eğitilmeye değmez. Ama küçük kız oldukça akıllı. Eğitilmeye daha müsait. Eminim ileride işinize çok yarayacaktır.’

 

Yaşlı adam babalarının söylediklerini değerlendirircesine iki kız çocuğunu süzdü. Bakışları son kez yine küçük kızın üzerinde durdu. 

 

-Haklı gibi görünüyorsun. Onda bu ışığı görebiliyorum. Sana benziyor. Hatta senden bile iyi olabilir Serdar. Onu seçiyorum. Adı ne demiştin?’

 

-Nilüfer efendim.’

 

Yaşlı adamın kaşları çatıldı çabucak. 

 

-Demek adı nilüfer. Nilüfer Hamzaoğlu bir kez daha çıktı karşıma. Hikmeti delirtmek için oldukça etkili bir koz. Onu iyi kullanacağımdan emin olabilirsin.’

 

-Peki efendim.’ 

 

Yaşlı adam babaları sözünü bitirir bitirmez kapıya doğru seslendi.

 

-Adem!’

 

Kapı gıcırdayarak açıldı ve içeri takım elbiseli başka bir adam girdi. Odanın loş ışığına rağmen yüzündeki yara izi açıkça görünüyordu. 

 

-Buyurun efendim.’

 

-Küçük kızı al. Kambur’a götür. Ona söyle kimsenin bu kız çocuğundan haberi olmayacak’

 

Adem yaşlı adamın emrini başıyla onaylayıp babasının yanında dikilen küçük kız çocuğuna yöneldi. Nergis kardeşine doğru gelen takım elbiseli adamı gördüğünde Nilüfer’i hemen arkasına aldı. Işıldayan menekşe rengi gözler babasının siyah gözlerine dikildi hiddetle. Orada öylesine bir direnç vardı ki genç adam büyük kızının kardeşini kimseye kendi iradesiyle vermeyeceğinden emindi. 

 

-Kardeşimi götüremezsiniz. Onu size vermiyorum. Baba sen de bir şey söyle! Kardeşimi götürecekler.’ 

 

Ablası sıkıca sardı kollarını kardeşinin üzerine. Babası ise kızının sözlerine duygusuz bir bakışla karşılık verdi. 

 

-Bu büyüklerin meselesi Nergis. Kardeşinin gitmesi gerekiyor. Şimdi zorluk çıkartmadan onu bırak.’ 

 

Nergis yine de bırakmadı kardeşini. Küçük kızı ise hala babasının sözlerinin şokundan çıkamamıştı. Bedeni korkuyla titriyor birkaç saniye önce ışıltıyla bakan gözlerinde ise boş bir bakış hakimdi. Babasının söylediklerinin bir oyun olduğuna inanıyordu. Çünkü her kelimesi gerçek olamayacak kadar acımasızcaydı. 

 

-Hayır bırakmıyorum. Kardeşimi kimse götüremez. Annem onu bana emanet etti.’

 

Nergis kardeşini vermemek için çabalarken yaşlı adamın sesi duyuldu. 

 

-Büyük kızın gerçekten işe yaramaz bir velet. Ondan kurtulmak iyi bir fikir gibi görünüyor.’

 

Genç adam durumu toparlayabilmek adına çabucak konuştu.

 

-Bununla uğraşmanıza gerek yok efendim. Küçük bir çocukla ilgilenmek pek de zor olmayacaktır.’

 

Babaları Nergis’in kardeşini tutan kolunu sıkıca kavradı ve tıpkı oyuncak bir bebek gibi bir çırpıda kollarını açtı. Nergis kolundaki ağrıyla çığlık attığında küçük kız kendine zorlukla gelebildi. Ablasını kurtarmak için çırpınıyor ve ona doğru uzanmaya çalışıyordu. Fakat tam o sırada takım elbiseli iri  adam onu belinden tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Çırpınan elleri ve kolları boşlukta havayı dövdü. Ama yine de pes etmeden sesini duyurmaya çalışıyordu. 

 

-Baba yardım et. Baba beni götürüyorlar. Babaaa!’

 

Nilüfer onu tutan adamdan kurtulmak için uğraşırken bir yandan da medet beklercesine ağlayarak babasına uzanmaya çalışıyordu. Fakat babası cevap vermeyi bırak ona bakmıyordu bile.

 

-Baba bırak beni. Kardeşimi götürüyorlar görmüyor musun? Onlara engel olmayacak mısın?’

 

Serdar Akıncı hayatının en sessiz gününü yaşıyordu. İçinde öylesine büyük bir karmaşa vardı ki kızlarının yalvarışları bu karmaşayı daha da berbat bir hale getiriyordu. İçindeki insan ona bu yaptıkları için defalarca lanet okuyor ve küfrediyordu. Kızlarının ağlamaktan helak olmuş halleri sevdiği kadını getiriyordu gözünün önüne. Vicdanı, adaleti içindeki muhakemeye dair her his onu vazgeçmeye zorluyordu. Fakat bu çocukları ölmekten koruyacak tek yol buydu. Anneleri gibi onların da ölmesine izin veremezdi. 

 

Bu tehlikeli dünyanın içinde bir şekilde yaşamaları gerekiyordu. Genç adam ise paramparça olmuş yüreği ile buna izin vermek zorundaydı. Nilüfer onu odadan dışarı çıkaran adama karşı koymayı artık kesmişti. 

 

Kapıdan sürüklenerek çıkarken bakışları son kez ablası ile buluştu. Ve ardından babasının gece karası gözlerine değdi menekşe rengi gözleri. Babasının gözlerine öyle bir hayal kırıklığı ile baktı ki nilüfer Serdar’ın canı acıdı. Genç adam o an ölmeyi diledi. Çünkü biliyordu o gözler bir daha genç adama asla sevgiyle bakmayacaktı. Kızlarının sevgisini kan rengi bir gece de kaybetmişti Serdar Akıncı. Kendinden geriye yalnızca nefret tohumları ekerek. 

 

 

 

 

 

Bir gölge yalnızca Everst’in malıydı. Kimliği, iradesi ve bir ailesi olmazdı. Tepedekiler ait olacağı sahibi seçer ve tıpkı bir ödül gibi seçilen kişiye sunulurdu. Gölge onun için seçilen sahibe ömür boyu hizmet etmekle yükümlüydü. Bahsedilen hizmetin ise herhangi bir sınırı yoktu. Tepedekiler bu ödülü dilediğince kullanan sahipten yalnızca yapılanmanın çıkarlarını gözetmesini beklerdi. Bunun dışındaki hiçbir duruma asla karışmaz ve müdahale etmezlerdi.

 

Sahibi ne yaparsa yapsın gölgenin her durumda sahibine karşı kayıtsız bir itaat göstermesi beklenirdi. Aksi halde sahip gölgeyi öldürene kadar işkence edebilirdi. Tek şart Everest’in malı olan gölgenin ölmemesiydi. Eğer bir sahip gölgesinin ölümüne kendi eliyle sebep olursa yapılanma tarafından ölüm cezasına çarptırılır ve ailesinin tüm mal varlığına el konulurdu. Fakat yapılanma tarihinde daha önce gölgesini öldüren bir sahip görülmemişti. Tıpkı daha önce sahibini öldüren bir gölge de olmadığı gibi. Ama bu gece tüm bilinenler karanlık bir boşlukta değerini yitirmişti. Bundan sonrası hiç kimsenin bilmediği fakat yakında öğrenecekleri yeni gerçeklerle doluydu. 

 

Titreyen ellerindeki sigaradan bir nefes alırken koyu renk botlarına bulaşan taze kana sinir bozucu bir bakış attı. Kahrolası p*çin can verirken bu kadar kan dökeceğini bilse muhtemelen onu bir asit kuyusuna atmayı yeğlerdi. Ne var ki olaylar böyle gelişmişti ve başka seçenekleri değerlendirmek gibi bir şansı da artık yoktu. Kimse gelmeden sahibine mezar olmuş bu basık çalışma odasından şüphe çeken bütün kanıtları yok etmesi gerekiyordu. Biten sigarayı parmakları ile söndürüp filtresini ceketinin iç yüzüne kuruladı. Ve ardından yerde iki büklüm uzanan ve hala can vermekle uğraşan sahibinin dudaklarına yerleştirip filtreyi onun salyasına buladı. Ve çok geçmeden eldivenli elleri ile izmariti tuttuğu gibi küllüğün içine attı. 

 

Aslında her şey aylar öncesinden belirlenmişti. Onu nasıl öldüreceği, suçu kimin üzerine atacağını iyi biliyordu. Öyle birini seçmişti ki bunun için hiç kimse bunu o kişinin yapmayacağından bir an bile şüphe duymayacaktı. Çünkü o Everest’in tek zafiyetiydi. 

 

Otoriteye itaati esas alan bir yapılanma da boşluk bulmak oldukça zor olmuştu. Yine de her yasağın kendi isyancısını yarattığını düşünürsek bu rolü üstlenecek biri de mutlaka çıkacaktı. Aylar süren araştırmalar devasa bir dağı iğneyle delmeye çalışmaktan farksız olsa da şundan emindi ki eğer doğru noktaya dokunabilirse istediği sarsıntıyı kolayca elde edebilirdi. Etmişti de. Kazdığı derinliklerin bir gün mezarı olmasından korksa da o iğne sonunda oldukça ilginç bir gerçeği gün yüzüne çıkartmıştı. Bir ihanet çemberini. 

 

Yüzünde uzun zaman sonra ilk kez tatmin olmanın verdiği bir gülümseme vardı. Bu gülümseme usulca bir kahkahaya dönüşürken yerde hırıltılı nefesler alan sahibine doğru eğildi. Eli adamın çenesini sıkıca kavradığında dehşetle açılmış bulanık kahverengi gözleri çaresizce yüzünde dolaştı. Bu çaresizliği o kadar iyi tanıyordu ki sanki tüm bunları kendisi yaşıyormuş gibi derinden hissedebiliyordu. Ona geçmişi hatırlatan bu hisler artık işkencecisinden intikam almanın gururu ile yer değiştirecekti. Fakat yaptıklarıdan gurur duyuyor muydu hala bundan pek de emin sayılmazdı. Çünkü o asla sahibi kadar zalim olamazdı.

 

Parmakları hala adamın çenesini tüm öfkesi ile sıkarken diğer eliyle başındaki kapsiyonu indirdi. Ve sıfıra vurulmuş kel kafasını açığa çıkardı. O kadar öfkeliydi ki konuşuyor olduğunu anlaması zaman almıştı. 

 

-Bu saçlar hiç uzamadı. Senin gibiler bir kadın olduğumu anlamasın diye. Evet ben bir kadınım. Bana her şeyi yaptın ama bunu göremedin Kamil Baykara. Şimdi yapamadıklarının pişmanlığı ile rahatça ölebilirsin. Cehennemde görüşmek üzere.’ 

 

Adamın esmer çehresi ölümün beyazlığı ile solup giderken gözlerinde hala ayan beyan yaşadıklarının şokunu taşıyordu. Genç kadın tıpkı bir çöp parçasından kurtulurcasına adamın sıkıca tuttuğu başını sertçe yere bıraktı. Adamın başı topk bir gürülyü ile yBitmişti işte. On yıldır sürdürdüğü kabustan sonunda uyanabilmişti. Şimdi ise bırakacağı notla oyunu başlatma vaktiydi.

 

 

 

6 Ay Önce

 

Everest 1970’lerde kurulmuş ülkenin suç dünyasını kontrol eden ve karanlık işleri kendi tekelinde tutan oldukça büyük bir yapılanmaydı. Rafet İslimyeli bu yapılanmayı elinde tutan geçici bir oyuncuydu sadece. Çünkü Everest bir kişinin ona sahip olabileceği kadar basit bir örgüt değildi. İnsanlar Everest’e değil Everest insanlara sahip olurdu. Ve işi bittikten sonra da eğe hala yaşıyorlarsa bir köşeye atardı.

 

 Everest’in sahip olduğu insanlarda temel ilke kesinlikle sarsılmaz bir sadakatti. Bu sadakati öylesine katı disiplinler üzerine inşa ederlerdi ki çoğu zaman bu bir işkenceden farksız bir hal alırdı. 

 

Eğitilecek çocukları tepedekiler seçerdi. Beş kişilik koalisyonun her biri bir varis seçer ve onun eğitilmesine ön ayak olurdu. Bu koalisyondaki beş büyük üyenin sadece üçü kimliklerini açıklamıştı. Diğer ikisinin ise kimlikleri halamsaklı tutuluyordu. Tepede bilinen isimler örgütün beyaz işileri ile ilgilenen Namık Yakaz ve yine örgütün hukuki boyuttaki işleri ile ilgilenen Hikmet Dalkırandı. 

 

Onu seçen kişi ise bu koalisyonun şüphesiz en otoriter elemanı Rafet İslimyeliydi. Küçük kızı örgütün en eski gölgesine-Kan kardeşi-Ahlat Kambur’a emanet etmiş ve asıl eğitimi başlayana kadar yaklaşık beş yılını onunla geçirmişti. Bu beş yılın sonunda ise yandaşlarına seçtiği bu çocuğu tanıtmış ve gölge eğitimine kabul edilmesi için öneri de bulunmuştu. 

 

Herkesin ilgisi bir anda Rafet İslimyeli’nin bizzat seçtiği çocuğun üzerine yoğunlaşmıştı. Örgüttekilerin her biri tepedeki kişiye sorgulamadan itaat etmesi gerektiğini bilirdi. Bu yüzden baştakiler ne kadar güçlü olursa olsun kimse Rafet’in kararlarını sorgulayazmazdı. Tıpkı önerdiği çocuğun bir gölge olarak eğitilmesini de sorgulayamayacakları gibi. Çünkü tepedekinin istediğine karşı gelmek bir isyan sayılırdı. Ve isyanın bedeli de yalnızca ölümdü. 

 

Nilüfer Kambur’un yanında gördüğü eğitimlerin işin yalnızca görünen kısmı olduğunu az çok biliyordu. Fakat hayatının asıl kabusunun şimdi başladığından habersizdi. Zira Everest’in gölge eğitimi demir bir levhayı çıplak elle bölmek kadar zor ve keskindi. Bunu daha eğitimin ilk gününden kavramıştı. Çünkü o gün eğitmenler işkence ettikleri kan revan içinde kalmış tıpkı yaralı bir köpek gibi inleyen adamları onlara öldürtmüşlerdi. 

 

Korkuyla titreyen elleri silahın soğuk kabzasını kavradığında başka bir silahın aynı soğukluktaki namlusunu ensesinde hissetmişti. Tek bir emir vardı. O da ölüm. Aksi halde zarar vermekten korktuğu bu adamla birlikte aynı kaderi paylaşacaktı. 

 

Elinde titreyen namluyu adamın anlına dayadığında henüz ne yaptığının farkında değildi. Sadece ensesindeki o soğukluğa odaklanmıştı ve bir an önce bundan kurtulmak istiyordu. Gözlerini sıkıca kapatıp tetiğe bastığında çıkan gürültüden elindeki silah mı patlamıştı yoksa ensesindeki mi ayrımına varamamıştı. Fakat kısılan gözleri usulca açıldığında karşısındaki manzara her şeyi açıklıyordu. Ölen o değildi. Yapmıştı işte.

 

Tetiğe basmış ve henüz 11 yaşındayken hayatında ilk kez bir adam öldürerek ona verilen emri yerine getirmişti. 

 

Bu olaydan sonra günlerce kendine gelememişti. Katıldığı eğitimlerin her birinde bir cesetten farksızdı. Ve bu durum onu kaçınılmaz bir başarısızlığa sürüklüyordu.

 

Defalarca aç bırakılmış, yaralanmış ve dayak yemişti. Hatta o kadar çok dövüldüğünü hatırlıyordu ki iki hafta boyunca kapanan gözleri yüzünden görememişti bile. Onunla birlikte eğitim gören on gölge daha vardı. Ve bunların her biri erkek olduğu için aralarında orantısız bir güç farklı bulunuyordu.

 

Nilüfer ise bırak bu farkı aşmayı onca erkeğin arasında yaşamayı bile zor kabullenmişti. Neyse ki hiç kimse kız olduğunu bilmiyordu. Neredeyse her hafta saçını sıfıra vuruyor ve kadınlığına dair ne varsa Kambur’un öğrettiği gibi kamufle ediyordu. Çünkü daha bu eğitime seçilmeden önce onu açık bir dille uyarmıştı Kambur. 

 

-Kız olduğunu bilirlerse sana tüm bunlardan daha beter zorluklar yaşatırlar. Sen bir erkeksin artık bunu unutma. Özellikle de sahibin asla kadın olduğunu öğrenmemeli Ne demek istediğimi ileride daha iyi anlayacaksın küçük kız.’

 

Hayatı boyunca onu koruyan ilk kişi Kambur olmuştu. Bunu çoğu zaman fiilen yapmasa da. sözlerinin bıraktığı güven kırıntıları bile Nilüfer için yeterliydi. 

 

Gölge eğitimlerinde kimse birbirinin adını bilmezdi. Eğitmenler onların diğer gölgelerle iletişim kurmalarını yasaklamıştı. Bu yüzden yaptıkları tek şey yalnızca birbirleri ile savaşmaktı. Dövüşü kaybeden kişiye o gün yemek hakkı verilmezdi. Bu yüzden ilk aylarda o kadar zayıflamıştı  ki kaburga kemiklerini netlikle seçilebiliyordu. Diğer çocukların arasında gözle görülebilir oranda en çelimsiziydi. Bu durum ise kolay lokma olarak görülmesine ve zorbalığına uğramasına sebep oluyordu. 

 

Geceleri sızlayan yaraları yüzünden uyuyamaz ve kimse duymasın diye yüzünü yastığa bastırarak sessizce ağlardı. Fakat bu durum çok da uzun sürmemişti. Herkes onu güçsüz görse de aslında hala ayakta kalmasını sağlayan ve içinde tıpkı inanç gibi yanıp sönen bir kuvvet vardı. Öfke. Sevgi ya da güven gibi insancıl bir duygu değildi  ama içinde insanlığa dair kalan son parçası da buydu aynı zamanda.

 

Gördüğü eğitimlerin her birini aklına kazır ve diğerleri uyduktan sonra çalışma odasının paslı kapısını bir gece vakti aralardı. Başlarda etrafta kimsenin olmaması ürpetici gelse de zamanla buna da alışmıştı. Korkuları ile dost olmayı o günlerde öğrenmişti işte. 

 

Aldıkları eğitimler oldukça geniş kapsamlıydı ve her birinde ustalaşacak kadar ilerleyemeyeceğini kendisi de biliyordu. Bu yüzden onu şimdilik hayatta tutacak becerileri öğrenmek yeter de artardı bile. 

 

Sürekli dayak yediği için yaptığı tek şey bir köşeye çekilip diğerlerini izlemek olurdu. Bunu o kadar çok yaşamıştı ki artık onun için bir hobi haline gelmişti. Herkes onun haline acıyarak bakarken Nilüfer içinde bulunduğu bu durumun aslında en büyük avantajı olabileceğini keşfetmişti.

 

 Zira onları izlerken gördükleri artık o insanların zafiyetlerinden ibaretti. Kendi etleri ile ördükleri ve büyük bir inatla korumaya çalıştıkları duvarlar arasındaki derin çatlaklar fark edilmeyecek gibi değildi. Belki de kaderi artık yaşadığı çaresizliğin farkına varmış ve ona bir çıkış yolu gösteriyordu. İnsanları zafiyetlerinden vurmak. Ya da hayatta kalmak için bunu yapmak zorunda olmak. 

 

İlk maçını bu şekilde kazanmıştı. Eğitmen sanki onu öldürmeye and içmiş gibi grubun en güçlü çocuğuyla karşılaştırdığında içi tarif edilemez bir korkuyla dolmuştu. Fakat ilk yumruğunu attığı anda artık ne o zayıf ve aptal kızdı ve ne de karşısındaki aynı çocuktu. Yüreğine bir türlü sığdıramadığı öfkesiydi rakibinin boşluklarına acımasızca saldıran. Ve rakibi ise onu bu cehenneme iten her şeydi.

 

Maçın sonunda yüzündeki tüm rengi kaybetmiş eğitmen kana bulanmış elini tutup havaya kaldırdığında herkes şok içerisindeydi. İşte bu sarsıcı şok küçük Nilüfer’in yıllarca boğazında bir pranga gibi taşıdığı korkularına karşı başlattığı ateşli devrimin ayak sesleriydi. Önüne çıkan engellerin her birini yakıp yıkarak herkese hayatta kalabildiğini ispatlayacaktı. En çok da onu kendisi için ödediği basit bir kefaret olarak gören babasına. 

 

Everest’te kural basitti. Ya en dipte olurdun ya da daima tepede. Fakat tepeye çıkabilmek ne  kadar zorsa dibe çakılmakta bir o kadar kolaydı aynı zamanda. Bu yolda ilerlemek arkandaki dipsiz uçurumlara karşı tedbirli olmayı gerektirirdi.Ama Nilüfer hayatta kalabilmek için o kadar çok çaba sarf ediyordu ki arkasında uzanan keskin uçurumu görmemişti bile. Çünkü o hızla tepeye tırmanırken onu yöneten insanların farklı planları vardı. 

 

Örgütün diğer ülkelerle yaptığı beyaz ticaretinde bazı pürüzler çıkmıştı. Bunun sebebi ise rakip bir örgütten başkası değildi. Kendilerine KARA diyorlardı. Hiç kimse ne ve kim olduklarını bilmezdi. Ön saflarında tek bir kişi vardı sadece. Kemal Sancaktutan. O dönem Everest’in başına ödül koyduğu bu isim Rafet İslimyeli’nin baş düşmanıydı. Bu yüzden örgütün gözüne girmek isteyenlere de bir fırsat doğmuştu aynı zamanda. Yapacakları şey belliydi. Kemal Sancaktutan’ı öldürmek. Bu fırsatı en iyi kullanan kişi ise Kamil Baykara olmuştu. Rafet’in sağ kolu olan bu adam Sancaktutan’ı öldürmeyi başarmış ve bu başarısı örgütte büyük bir yankı uyandırmıştı. 

 

Rafet İslimyeli’ye ise sağ kolunun bu başarısı karşısında otoritesini tatmin edecek bir ödül vermek düşüyordu. Aksi halde örgütte karşıt düşünceler türeyecek ve bu Everest gibi koca devin yıkılması ile sonuçlanacaktı. Onun gibi bir adamsa yıllarca uğruna emek harcadığı bu yapılanmanın öylece yıkılıp gitmesine izin veremezdi. 

 

Bu yüzden kafasında her şeyi ölçmüş biçmiş ve ona verilecek en büyük ödülün yetiştirdiği en iyi gölge olması gerektiğine karar vermişti. Bu gölge ise o dönem kanla başla en tepeye tırmanmak için çabalayan Artemis kod adlı Nilüfer’den başkası değildi. 

 

Kamil Baykara örgütteki düşük mertebesine rağmen uzun zaman sonra gölge sunulan ilk kişiydi. Bu durum bazı çevreleri rahatsız etse de hiç kimse başarısından dolayı ona ses çıkaramıyordu. O artık yapılanmanın saygın adamlarından biriydi. Ve elinde ise paha biçilmez bir hazine taşıyordu. Bir gölge. 

 

Fakat durum hiç de göründüğü gibi değildi. Zira Kamil Baykara’nın sadist zevklerinden Everest bile habersizdi. Babadan kalma zenginliğe ve bir lojistik şirketine sahipti. On yıldır evli olduğu karısı dayanamayıp çocukları ile birlikte onu terk etmişti. Bunu birkaç kişi dışında kimse bilmiyordu. Zira gerek örgütteki gerekse sosyal katılım gerektiren ortamlarda o kadar dikkatliydi ki kimse onun karanlıkta kalan yüzünü fark edememişti. 

 

Kamil Baykara bir insanın gözündeki acı kırıntıları ile doyururdu ruhunu. Ve gölgesi de ruhunun bu açlığını sonuna kadar tatmin etmekle yükümlüydü. Söz konusu 15 yaşında bir çocuk olsa bile. 

 

Nilüfer de onu ilk gördüğünde tıpkı diğerleri gibi koyu kahverengi gözlerini bürüyen caniliği fark edememişti. Bu yüzden başta tıpkı ona öğretildiği gibi emirleri yerine getiriyor ve büyük bir özveriyle  sahibini memnun etmeye çalışıyordu. Fakat zamanla bu emirler can yakıcı hale gelmeye başlamıştı. Bir gün ona gösterişli malikanesinin alt katındaki küçük karanlık bir odayı göstermişti. Nilüfer şaşkınca etrafında ne olduğunu anlamaya çalışırken sahibi 

 

-Artık bu odada kalacaksın. Ben çağırmadığım sürece dışarı çıkamazsın’ demişti. Ve sözlerini sonlandırır sonlandırmaz büyük bir gürültü ile kapanan demir kapıyı üzerine kilitlemişti. 

 

Genç kız ne kadar şaşkın olsa da eski zamanlarını hatırlayarak şu an yaşadıklarını komik buluyordu çünkü bunlar ona göre hiçbir şeydi. Eğer dayanıksız olsaydı bugün zaten yaşamıyor olurdu. Bu yüzden her zaman bir gölge oluşuna güvenmişti. Bir gölgeyi sırf işkence etmek için kullanmak ahmaklık olurdu ona göre. 

 

Ama hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmayacağını o odada aç susuz iki gün geçirdiğinde öğrenmişti Nilüfer. Oda o kadar çok karanlıktı ki gündüz müydü gece miydi bunu gözle seçebilmek imkansızdı. Ama genç kız bu odaya hapsedildiğinden beri saniyeleri bile saymıştı. 

 

Tam tamına 50 saat 12 dakikadır bu odadaydı. Bu süre içinde odanın rütübeti, açlık ve fareler dışında çok da rahatsız sayılmazdı. Alışkın olmadığı bir şey değildi bu ama içten içe kapana kısıldığını hissediyordu. İşte bu onun için alışılmadık bir şeydi. 

 

Uzun bir bekleyişin ardından odanın demir kapısı gürültülü tıkırlılarla açıldığında günlerdir gün ışığı görmeyen gözlerinin biraz olsun aydınlığa hasret kaldığını fark etmişti. Fakat açılan kapının ardı da karanlıktı. Tahmin ettiği gibi akşam saatlerindeydiler. Yine de kızıl renkli bir ışık demetini yakaladı gözleri belli belirsiz. Işık sahibinin arkasından yükseliyordu. Sahibi deri ev terlikleri ile tok sesler çıkararak ona doğru ilerlediğinde yüz ifadesini görmekte oldukça zorlanmıştı. 

 

Arkasındaki ışığı yüzüne doğru kaldırdığında onun kahverengi gözlerindeki açlığa ilk elden şahit olmuştu. Bakışları zalim bir avcıdan farksızdı. Yüzü sanki günlerce uyumamış gibi solgundu üstündeki röbdöşambır ise yer yer bozulmuş ve bir sıvıyla lekelenmiş gibiydi. 

 

Bakışlarını sahibinin yüzünden kaçırıp elinde tuttuğu ışığa odaklandığında büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. Elinde sıkıca tuttuğu demir bir maşa vardı. Maşanın ucunda ise tüm sıcaklığı ile parlayan ve kırmızı alevleri ile etrafı aydınlatan demir bir levha duruyordu. 

 

Adam ona doğru yaklaşmayı sürdürüp tam önünde durduğunda bakışları yine o açlıkla titreyen cani gözleri bulmuştu. Sahibi birkaç saniyeliğine yüzüne baktı ve ardından konuştu. 

 

-Omzunu aç.’

 

Nilüfer aklına gelen onlarca ihtimalle boğuşurken hala sahibinin ne yapmak istediğini anlamamıştı. Tahmin ettiği şey olamazdı. Olmamalıydı. 

 

Fakat yine de sahibinin emrine uydu ve kazağını yakasından çekerek karanlık odada omzunu açıkta bıraktı.

 

Fakat omzunda hissettiği dayanılmaz sıcaklıkla dehşete düştü. Gözleri şaşkınlıkla açılırken her şeyi unuttu. Sahibi aklından geçen en son şeyi yaparak kor gibi yana demir levhayı sırtına bırakmıştı. Tenini dağlayan demir levhanın buharıyla beraber çıkarttığı keskin -Cıss sesi çığlıklarının arasında kaybolup gitmişti. Acı omuzudan boğazına doğru sirayet ediyor ve tüm gücüyle çığlık atıyordu. Sanki bu çığlıklar omzundaki acıyı alıp götürebilirmiş gibi. 

 

Ama neden? Bunu ona neden yapıyordu? Çığlıkları boğazını yırtıp geçerken kulağına çalınan seslerle bir kez daha şok olmuştu. Zira bunlar tok sesli kahkahalardan başka bir şey değildi. Sahibi Nilüfer’in acısından zevk alıyordu. Onun bağırması sahibine ne olduğunu hiç bilmediği kadar büyük bir zevk veriyordu. 

 

Sonunda omuzunu dağlayan demir levhayı teninden çekildiğinde can hıraş çığlıkları acıklı inlemelere dönüşmüştü. Genç kız yerde omzundaki acıyla boğuşurken sahibinin sesi tekrar duyuldu. 

 

-Hadi ama bu kadar mı acıdı canın. Bilseydim daha iyi bir şey seçerdim. Çığlıkların gerçekten kısa sürdü çocuk.’

 

Nilüfer hala yaşadıklarına inanamıyordu. Hangi aptal onu koruması gereken bir gölgeye işkence ederdi ki. Kaşları öfkeyle çatılırken kısılan sesiyle sordu. 

 

-Neden? Bunu bana neden yaptın?’

 

Adam başını arkaya atarak ona yeniden kahkahalarla güldü. 

 

-Neden? Bunu sana neden yapmayayım? Sahibin benim. Ve sana istediğim her şeyi yapabilirim.’

 

İşte o gün ne denli bir manyakla baş başa kaldığını anladığı gündü. Bundan çok daha kötülerini de görecekti. Ve görmüştü de. 

 

Farklı zaman aralıkları ile ona işkence ediyordu. Kimisi planlı kimisi de o içinde gerçekleşiyor. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı o da kendinden geçeceği kadar acı verici olmalarıydı. Ama en kötüsü daima yanıklar oluyordu. 

 

Genç kız onunla geçirdiği dört sene boyunca hayatta kalmak için çabaladığı her anına pişman olmuştu. Bir süre sonra onu bodrum katından azat etmiş olsa da işkencelerine aralık vermeden devam ediyordu. Buna rağmen Nilüfer yine de sahibin tüm bu sadistliklerine sessiz kalıyordu. Çünkü bunu yapması emredilmişti. Aksi düşünülemezdi bile. Ama bu sessizliği artık bardağın taşmaya başladığı gerçeğini de değiştirmiyordu. 

 

Her sabah fırsat buldukça uzayan saçlarını kesiyor ve kimse kadın olduğundan şüphelenmesin diye yaz kış kapşiyonlu ceketler giyiyordu. Çünkü kimse bilmese de bir gölgenin yüzünü sahibinin bile sıklıkla görmemesi gerekiyordu. Bu eğitimlerinde öğrendikleri gizli bir kuraldı. Ve bu kural çoğu zaman genç kıza avantaj sağlıyordu. Kimliği açığa çıkmadığı sürece her şeye katlanabileceğini düşünüyordu. 

 

Ama her zaman aşırılıklara kaçan sahibi bu sefer de yapacağını yapmıştı. Bir gece ansızın evden çıkmış ve gün ağarırken siyah arazi jipi görünmüştü bahçede. Arabadan indiğinde çabucak bağaja yönelmiş ve kumaşa sarılmış oldukça büyük bir eşyayı sırtlanmıştı. 

 

Nilüfer antredeki pencereden sahibini izlerken kumaşa sarılı olan şey hareket etmeye başlamıştı. Bu bir hayvan olabilir miydi? Sahibi sinirle kumaşı iki yanından tutup yırttığında açığa çıkan bu sorunun cevabını almasını sağlamıştı. Zira bu ne bir eşyaydı ne de hayvan. Bu insandı. Hatta bir kız çocuğuydu. Bal rengi uzun saçları cılız omuzlarından aşağıya dökülüyor ve yüzünün bir kısmını perdeliyordu. En fazla 13-14 yaşlarında görünüyordu. Tıpkı gökyüzü kadar mavi ve parlak olan gözleri kızarmış ve şişmişti. Muhtemelen uzun süre ağlamış olmalıydı. Elleri ve ayakları sıkıca bağlanmış ağzına ise siyah bir bant yapıştırılmıştı. Sahibi çocuğun yüzünü neredeyse tamamen kapatacak olan bandı hızla çekip çıkardığında kulaklarına ulaşan çığlıkla tüm bedeni ürperdi. Tıpkı kendi çığlıklarına benziyordu bu ses. Acıklı ve çaresiz. 

 

Sahibi öfkeyle dişlerini sıkıp havaya kaldırdığı kaba elini tüm gücüyle çocuğun yüzüne indirdi. Ardından onu bir ceset misali omzuna attı ve malikaneye doğru ilerlemeye başladı. 

 

Hiddetle açılan kapı duvara çarptığında Nilüfer Kamil Baykara ile göz göze geldi. Bakışlarındaki çılgın öfkeyi iliklerine kadar hissedebiliyordu. Onu bu kadar öfkelendiren şey neydi? Bu çocuk muydu sebebi? 

 

Bakışları girişte hızlıca dolandıktan sonra Nilüferi buldu ve kayıtsızca konuştu. 

 

-Sana işkence arkadaşı getirdim küçük köle. Umarım iyi anlaşırsınız. Al onu ve karanlık odaya kilitle. Kapısında da nöbet tut. Eğer kaçarsa bedelini sen ödersin.’

 

Omzunda tuttuğu çocuğu sertçe yere bıraktığında küçük kız sendeleyerek yere düştü. Kısılmış sesi belli belirsiz hıçkırıklarla yankılanıyordu. Çok geçmeden başını kaldırdı ve kanlar içinde kalmış küçücük yüzünde oldukça iri görünen maviliklerini ona dikti. Bu bakışlar karşısında kanı donsa da cevap vermek için kendini zorladı Nilüfer.

 

-Emredersiniz efendim.’

 

Sahibi gerisin geri kapıdan çıkıp giderken Nilüfer küçük kızla baş başa kalmıştı. Sahibin gittiğinden emin olunca çocuğun yanına doğru yaklaştı ve eğildi. İnce parmakları bir cam kadar kırılgan çenesini bulduğunda yere eğilmiş yüzünü daha iyi görebileceği şekilde hafifçe kaldırdı. Dudağında taze bir yara vardı. Muhtemelen az önceki tokat yüzündendi. Kaşındaki yara ise birkaç günlük olmalıydı. 

 

Kızın yüzündeki ellerini usulca geri çektiğinde uzandı ve önce ayaklarındaki ardından ellerindeki bağları bir bir çözdü. Onu omuzlarından destekleyip ayağa kaldırdığında ise üzerindeki çuval benzeri kıyafetten kemikleri adeta eline batmıştı.  Çocuk mavi gözlerini bir an olsun ondan çekmeden konuştu. 

 

-Ba..bana ne yapacaksın?’

 

Nilüfer soğuk bir ifadeyle cevap verdi. 

 

-Hiçbir şey. Hiçbir şey yapmayacağım. Benimle gel.’

 

Genç kız onu sahibinin yerleşmesini emrettiği odaya götürmüştü. Yatağın kenarına tedirgin bir ifadeyle tüneyen çocuk küçük ve masum bir kediden farksızdı. Dolapları karıştırıp çocuğun yanına bir kutu ile döndüğünde onun korkudan titrediğini fark etmişti. Nilüfer buna aldırmadan kutunun kapağını açtığında çocuk yerinden sıçrayarak kollarını kendine siper etti. 

 

-Canımı yakma. Yalvarırım.’

 

Çocuğun pürüzlü sesi öylesine çaresizdi ki ona güven vermek için ne yapabileceğini düşündü içten içe. Elinden gelen tek şey kapüşonunu indirip yüzünü ve kel kafasını açığa çıkarmak oldu. Belki onu daha iyi görebilirse kendini güvende hissedebilirdi. Ardından sesindeki soğukluğu yitirmeden konuştu. 

 

-Canını yakmayacağım. Sana yardım etmeye çalışıyorum. Yaklaş.’

 

Çocuk sözlerine pek inanmış gibi görünmese de emrine karşı gelmeden eski yerine geri döndü. Nilüfer ise kutudan çıkardığı malzemelerle çocuğun yaralarını temizleyip ilaç sürdü. 

 

Çocuk ise büyük bir şaşkınlıkla onu izliyordu. Çok geçmeden konuştu. 

 

-Senin saçların neden yok?’

 

Nilüfer çocuğun kirlenmiş ellerini ılık suyla silerken ona bakmadan cevap verdi. 

 

-Herkesin saçı olmak zorunda mı?’

 

-Hiç saçı olmayan insan görmedim.’

 

-Artık gördün’

 

Bu küçük konuşmadan sonra ikisi de koca bir sessizliğe bürünmüştü. Genç kız ona eskiden kullandığı bir eşofman takımı vermiş ve karnını da doyurduktan sonra beraber bodrum katına inmişlerdi. 

 

Çocuk yine o eski tedirgin haline geri dönmüştü. Arada ona kaçamak bakışlar atıyor ve kendini koruyabilmek için her an tetikte duruyordu. Küçük odanın kapısına geldiklerinde ikisi de sessizce demir kapıyı izlediler. Bu sessizliği çocuğun bozuk sesi böldü.

 

-Bu odaya girmek zorunda mıyım?’

 

O kadar masumdu ki genç kız kalbinin üstüne koca bir taş parçası oturduğunu hissetti. 

 

-Merak etme içerisi düşündüğün kadar kötü olmayacak. Bana güven. Gel hadi.’

 

İçeri girdiklerinde çocuk cılız parmakları ile elini tutuyordu sıkıca. Göz gözü görmeyecek kadar zifiri karanlığa gömülen odada onun yönlendirmesi ile bir süre ilerlediler. Ardından onu sıkıca tutan eli bırakıp odanın içinde çıkardığı küçük tıkıtılar eşliğinde bir şeyler aradı. Çok geçmeden sesi duyulduğunda bunu etrafa yayılan onlarca ışık demeti takip etmişti.

 

-İşte buldum.’ 

 

Işıklar tavanda duvarlarda ve her yerdeydi. Çocuk o anda girdikleri bu zifiri karanlık odanın tamirhane benzeri bir yer olduğunu fark etmişti. Duvarlar dolaplarla ve alet edevatla doluydu. Yer ise koyu renk fayanslarla döşenmişti. 

 

-Sana o kadar kötü olmayacağını söylemiştim. Ama sahip bunları bilmemeli. Bu lambayı yalnızca onun gittiğinden emin olunca yakabilirsiniz. Anlaştık mı?’

 

Çocuğun mavi gözleri adeta umutla dolmuştu. Nilüfer ilk kez birinin gözlerinde küçük de olsa mutluluk parıltıları görüyordu. Ve bu onu daha önce hiç hissetmediği kadar iyi hissettirmişti. 

 

-Anlaştık.’

 

Genç kız kafasını ciddiyetle salladı ve lambayı çocuğun avuçları arasına bıraktı. 

 

-O halde ben artık gidiyorum.’

 

Nilüfer ona son kez bir bakış atıp arkasını döndüğünde belinde oldukça belirgin bir baskı hissetmişti. Ne olduğunu anlamak istercesine aşağı baktığında beline sıkıca tutunan cılız kolları fark etti. 

 

-Eğer tekrar gelmeyeceksen gitme. Beni burada yalnız bırakma.’

 

Nilüfer belindeki kolları kolayca çözdü ve hafifçe eğilerek çocukla aynı boya geldi. Ve ona güven veren bir sesle konuştu. 

 

-Geri geleceğim merak etme.’ 

 

Çocuk yüzüne inanmak isteyen bir ifadeyle baktı birkaç saniye. Ardından usulca başını salladı. 

 

-Geleceğini söyledin. Eğer gelmezsen sözünü bozmuş olursun.’

 

-Anlaştık.’

 

Gel zaman git zaman aradan iki ay geçmişti ve çocuk hala onlarla birlikteydi. Sahip o günden sonra çok nadir aralıklarla eve geliyordu. Ve bu durum da onlara geniş bir zaman aralığı tanıyordu. Nilüfer sahibinin yokluğunda çocuğa yemek ve kıyafet götürüyor kimse fark etmeden haftanın belli günlerinde banyo yapmasına bile izin veriyordu. Çocuk ise ona güvenmeye başlamış artık yanında korkmadan hareket edebiliyordu. 

 

Birbirleri ile iyi anlaşan iki arkadaş gibiydiler. Hayatında ilk kez bir insanla kendini paylaşıyordu Nilüfer. Bu o kadar değerliydi ki onun için ve bir o kadar da tehlikeli. Zira onunla yakınlaştıkça içinde önüne geçemediği amansız bir koruma duygusu peydah oluyordu. 

 

O kaçınılmaz günün elbet gelip çatacağını iyi biliyordu. Ve o gün geldiğinde çocuğu koruyamayacak olmak onu içten içe mahvediyordu. Bir gölge olmasına rağmen Nilüfer bile defalarca ölümle burun buruna gelmişti. Hele ki bu çocuğun Kamil Baykara gibi bir psikopatın elinde hayatta kalma ihtimali bile olmazdı. Çünkü o bir canavardan farksızdı. Bu ana denk ne zaman ne yapacağı asla belli olmamıştı. Ve bundan sonra da olmayacaktı. 

 

Kendisini kurtaramasa bile bu çocuk için bir plana ihtiyacı vardı. Onun kim olduğunu bilmiyordu. Belki de sahibin oğluydu. Fakat çocuğun ondan bir kere bile baba diyerek bahsettiğini duymamıştı. Böylesine bir ihtimal oldukça düşük görünüyordu. 

 

Diğer yandan da sahibinin onu öldüremeyeceğinin farkındaydı. Çünkü bir sahip olarak olurda gölgesini öldürürse bu onun için bir felaketle sonuçlanırdı. Öyleyse kendisini dilediği gibi kullanabilirdi. Bu öğrendiklerine ters olsa da sahibinin onu bir gölge olarak görmediğinin farkındaydı. O halde Nilüfer’in de artık onu sahip olarak görmesi düşünülemezdi. Roller bu kadar çarpıkken yalnızca onun üzerine düşen görevi yerine getirmesi hikayeye asla iyi bir son kazandıramayacaktı. Aksine yine pişmanlıklar ve sancılı kabuslar biriktirecekti. Bu yüzden hayatının ikinci isyanını planlamaya başlamıştı. 

 

Yaklaşık bir hafta sonra sahip eski düzenine geri dönmüştü. Ve bir sahip olduğu  günden bu yana ilk kez ona gerçek bir görev vermişti. İki gündür gecekondu mahallesinde yaşayan bir adamı takip ediyordu. Adı Murat Sarı’ydı. 40’lı yaşlarının sonunda ve sağ ayağında bir ameliyatta yaşadığı komplikasyon sonucu sakatlık meydana gelmişti. Görünen o ki buralı değildi. Yaklaşık iki ay önce mahalleye taşınmış ve mahalleli de dahil olmak üzere hiç kimse onu ne eve girerken ne de evden çıkarken görmemişti. Tıpkı yaşayan bir ölü gibiydi. Vardı aslında ama bir o kadar da kayıptı.

 

Yine de bir gölgenin elinden asla kaçamayacaktı. Sabaha karşı alacakaranlığın ortasında birden kapısı aralanmış ve adamın ince uzun bedeni ansızın sokağa sızmıştı. Başta attığı adımlar gamsızca olsa da sonrasında oldukça hızlı manevralar yapmaya başlamıştı. İçinden bir ses bu adamın kesinlikle normal biri olmadığını söylüyordu. 

 

Ara sokakları geride bırakıp caddeye doğru inen tenha sokağa daldığında adamın ortadan kaybolduğunu fark etti. Hızlıca etrafını kolaçan ederken arkasından kalın bir ses duyuldu. 

 

-İki gündür beni sen takip ediyorsun demek.’ 

 

Yüzünü adama döndüğünde bakışları önce yanağından boynuna doğru inen pürüzlü yarayı ve ardından bir an bile tereddüt etmeden soluk renkli gözlerini buldu. 

 

-Normal biri olmadığını biliyordum. Bir zamanlar gölgeydin değil mi?’

 

Adam gözlerini kısıp kapüşonundan belli belirsiz görünen yüzüne dikti bakışlarını. Ve yaşından beklenmeyecek hızlı bir hareketle kapüşonunu indirmeye çalıştı. Fakat genç kız ondan hızlı davranıp bu atağından kolayca kurtuldu. Ve aynı hızla konuştu.

 

-Eğer bel altı oynayacaksan benim de iyi numaralarım var yaşlı adam.’

 

-Kimsin sen? Efendin kim?’

 

-Burada soruları yanıtlayacak olan sensin. Kimsin sen ve neden bir sürü insan seni takip ediyor.’

 

Adam sıkıntıyla yüzünü sıvazladı ve tok sesi ile sabır dilenerek konuştu. 

 

-Önce sen söyle çocuk dost musun düşman mısın 

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account