FEDA EDİLMİŞ

(Dikkat! Bölümün içerisinde ağır duygusal olgular ve intihar bulunmaktadır. Okuyucunun bunu göz önünde bulundurması rica olunur.)

Geri dönebilseydim….

Gerçekten her şey farklı olur muydu? Nergis hiç gitmemiş ve bense onu hiç tanımamış olsaydım. Onu kalbimde almamış ve gün be gün içimde aşkını büyütmemişken. İçimde çiçekleneceğini düşünürken bana yalnızca diken açan dalları tenimi henüz delip geçmemişken. Şayet her şeyin başladığı o güne dönebilseydim eğer hatalarımın her birini bertaraf edebilirdim.

Fakat Nergis çoktan gitmişti bir kere. Artık bu ihtimallerin hiçbiri onu bana geri getiremezdi. Tabi onunla birlikte kaybettiğim parçalarımı da. Çünkü hayat hiç kimseye ikinci bir şans verecek kadar cömert olmamıştı. Ve gelecekte de olmayacaktı.

Nergis bu hayattan eti ve kemiğiyle silinip giderken ardında da ruhu parçalanmış ölü bir Nilüfer bırakmıştı. Ne tuhaf değil mi? Bedenini gömdükleri insana ölü diyorlardı peki ya ruhu gömülenlere ne olacaktı? Neydi benim artık bu dünyadaki vasfım?  Ya da asıl soru artık onun olmadığı bir dünya da  bir vasfım olsun istiyor muydum?

Koca ve keskin bir ‘Hayır’ gezdiğini hissettim dilimde. Ve damağımda acıyla ısırdığım dudaklarımdan akan ılık kan zerreleri. Demirimsi zerrelerin her biri boğazıma doğru ilerliyor ve oradan daha öteye gidemeden beni öldürmek istercesine nefes bile alamadığım ağır bir yumruya dönüşüyordu. Ağlamak. Sahiden gözyaşlarıma ne olmuştu da akmıyorlardı bugün? Ben ki çocukken Nergis’in arkasına saklanıp her şeye ağlayan o küçük kız neden dökemiyordu gözyaşlarını. Yoksa sadece Nergis yok diye miydi tüm bu tantana?

Ah nergis beni kendine ağlayamayacak kadar ne ara alıştırmıştın böyle? Bak sensiz gözyaşlarım bile küsmüş bana. Dökülmüyorlar yokluğunun üstüne.

Varlığın öyle değerliymiş ki içimde gözyaşı da olsa bedenim senin için olan hiçbir şeyi israf etmek istemiyor. Birazcık da olsa bende kalan parçalarını bencilce kendime saklamak istiyorum. Bu gidişinin ardından döktüğüm gözyaşları olmuş olsa bile.

Yüzüm serince esen sonbahar rüzgarının asi dokunuşlarına esir olmuşken bir çift kor parçası gibi yanan gözlerimin sızısı biraz olsun dinmişti. Kaslarım gerginlik ve stresten uzan bir halde gevşemiş ve beni hiç olmadığım kadar iyi hissettiriyordu. Ama ben bunların hiç birini istemiyordum. Kendimden o kadar nefret ediyordum ki bu kadar huzur içinde olmak ardımda bıraktığım insanlara haksızlıkmış gibi geliyordu.

Aksine acı içinde olmalı ve nereye omuzlarımda yaşadıklarımın ağır yükünü tüm eziciliğiyle hissetmeliydim.

Ayaklarım dakikalardır dikildiğim taşlı zeminde sarsak adımlar atarken ellerim dirilen öfkemle birlikte sert yumruklar halini aldılar. Hareket ettikçe belimdeki soğuk demirin temasıyla iliklerime kadar titredim. Doğru ya güya onu öldürecektim bu silahla. Sevdiğim adamı. Bana kaybettirdiklerine karşılık kanlı bir hatıra bırakacaktım ona. Ama gel gör ki yapamamıştım. Çünkü bunu yapacak ne gücüm ne de bir arzum vardı. Yorulmuştum sadece. İçine düştüğüm ihanet çemberi daralmış ve en sonunda tüm bedenimi esir almıştı.

Durum buyken ben ne onu affedebilirdim ne de bir oyuncak gibi kullanıp attığı Nilüfer’i. Affedemezdim. O yüzden buradaydım işte. Bu uçurum kenarı arabayla yaptığım yolculuk sırasında çarpmıştı gözüme. İçimden bir ses usulca fısıldamıştı kulağıma. ‘Eğer ölmek istiyorsan hiç değilse güzel bir yerde öl’. Evet her şeye son vereceğim yer burası olmalıydı. Bu devasa kaya parçasının taşlı zemini benim kaderimin son bulacağı yegane yerdi.

İntikamım için sakladığım o son kurşun burada hem ölümüm hem de kurtuluşum olacaktı. Sicri taşlar ayaklarımı delip geçerken durmadım. Denizin, rüzgarın ve gökyüzünün buluştuğu o noktaya doğru ilerledim. Uçurumun en sivri ve en can alıcı noktasına. Güneşin nazlı bir genç kız edasıyla terk ettiği ufuk çizgisi kızıla boyanırken ciğerlerime çektim temiz havayı. Bir kez daha. Ve bir kez daha.

Ardından büyük bir kararlılıkla kavradığım belime yerleştirdiğim tabancayı. Ve önümdeki eşsiz manzaraya arkamı döndüm çabucak. Çünkü oraya baktığım her dakika daha da geciktirecektim her şeyi. Silahı şakağıma dayadığımda bakışlarım asfalt yolun ötesindeki beyaz arabayla kesişti.

Araba  acı bir fren sesiyle durduğunda aralanan araç kapısından uzun boylu genç bir adam indi. Gözleri dehşetle açılmış çaresizce bana doğru. Ardından kalbimin bir zamanlar binlerce kez duymaya razı olduğu sesiyle bağırdı.

-Nilüfer! Yapma. Yalvarırım.’

Dudaklarımda beliren yorgun bir gülümseme ile konuştum.

-Geç kaldın. Buna engel olmak için artık çok geç.’

Ardından tüm uçurumu inleten bir silah sesi yankılandı. Ve bununla birlikte zamanının akşına dair ne varsa durdu öylece. Ne canım yanıyordu ne de pişmanlık duyuyordum. Cansız bedenim uçurumun dibinde hırçın dalgaları ile kıyıyı döven denize doğru düşerken hissettiğim tek şey yalnızca özgürlüktü. Ben Nilüfer Akıncı. 15 Eylül 2020’de şile yakınlarındaki bir uçurumda hayatıma son verdim. Karanlık içinde kanayan ruhumu meçhul bir kurtuluşa kurban ederek.

Umarım bölümü beğenmişsinizdir.

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account