84930385-256-k909094

BÖLÜM 1: İSTANBUL

Sakladım yıllarca geçmişimi gölgemde. Adım adım takip etti beni, kimselere hissettirmeden. Şimdi, İstanbul’a ayak bastığım an karşıma dikildi. Öfkeliydi İstanbul bana. Gelir gelmez kokumu almış, yıllarca biriktirdiği kinini üstüme rüzgarlarına katarak salıyordu. Onun topraklarında peyda olmuş bir hayatı, belki de hayatları mahvetmiştim. Rüyalarıma ortak çıkan korkum, uzun yıllar İstanbul’un kini gibi büyümüştü koynumda. Oradan kalbime akıp ruhumu sarmalayan bu korku ki, her gece biraz daha çalmıştı benden, yaşama sevincimden… Babamın güvenli kollarında bile içime bir tutam daha saçıyordu kendini.

Gözlerimi kapattım. Eceli olmayan korkumun katili olmak zorundaydım. Ancak o zaman şimdi değildi. Özlem zamanı kovalamış ve beni babamın kollarına taşımıştı. Geçmişe demir atmış düşüncelerimi ana taşımalı, özlem gidermeliydim. Düzgün dişlerini gösteren yaz sıcağı kadar içten gülümsemesi yuvamda olduğumu vurguluyordu. Hele gamzeleri… Parmak sokasım geliyordu o çukurlara.

“Yolculuğun nasıl geçti?” Babamın sorusu üzerine geri çekildim.

“Çok iyi,” diye cevapladım onu.

“İyi o zaman. Gel hadi.” Küçük kızının elini kaybolmasın diye sıkı sıkı tutan baba edasıyla elimi tuttu. Diğer elinde ise orta boylu bavulum vardı. Burası Sabiha Gökçen Havaalanı, hayatımın yeni başlangıç noktası. Babamın arabasına binip artık normal karşılanan İstanbul trafiğine karıştık.

Yüzünde samimi gülümsemesi, gözünde özlem bulutlarıyla her zamanki babamdı. Yanındayken zamanın varlığını yitirdiğiniz, huzurun içinize çöreklendiği kişilerdendi babam. Barış ÖZTÜRK. Genellikle gerçek hayatın en ince damarlarını yakalayıp kendi hayal dünyasıyla harmanlayarak muhteşem kitaplar ortaya koyan bir yazar. Türk yazarlar olarak yalnızca onun kitaplarını okuyordum. Zaten kitaplarındaki edebi ağırlık anlamamı zorlaştırdığı için bir aydan uzun sürüyordu bitmesi. Ama benim için bir demet mutluluğa eşitti.

“Anlat,” dedi babam. “Neden susuyorsun?” Ona bakarak gülümsedim. Beynim Türkçe karşılığını öğrendiği kelimelerden anlamlı bir cümle oluşturmaya çalışıyordu.

“Ben bilmiyorum ki Türkçe. Sen de kızıyor, ben İngilizce konuşunca.”

“Konuşuyorsun ya işte.” Kendi kendine güldükten sonra tekrar bana döndü. “Türk yazarın Türkçe bilmeyen kızı.” Ellerimle yüzümü örterek güldüm.

“Öğrenecem.”

“Tabi öğreneceksin. Ben öğreteceğim sana.” Sinyal verdikten direksiyonu kırdı. “Yorgun musun?” dedi. Uçağa binmeden bir saat kadar önce uyanmıştım. Annem devamlı olarak uçak seyahati yaptığı için alışkındı fakat bu, benim için ikinci tecrübeydi. Bana yolculuk öncesi dinlememi söylemişti. Bana kalsa uçakta da uyuyabilirdim ama kulaklarım basınçtan çınlayacağı için uyuyamayacağımı söyledi. Uçakta da o kadar yorulmamıştım.

“Hayır,” dedim. Gülümseyerek arabayı hızlandırdı.

Babam ilginç zevklere sahip bir adamdı. Dışarından sakin bir yazar gibi görünse de tehlikeli derece hız tutkusu vardı. Dil hakkındaki düşüncelerini de beğeniyordum. Babama göre bir toplumun yazarları o toplumun sahip olduğu dili korumalıydı. Kelimelerin bekçileriydi onlar. Yabancı kelimeleri kovalayarak dili özünde tutmak onların sorumluluğuydu. Ve babam bunu en iyi yapanlardandı.

Konuşacak çok şey vardı da kelimeler küskündü bugün. Mürekkebi parmaklarımda ayak izleri dilimde kalan kelimeler, onların Türkçe karşılığını tam olarak bilmemenin de etkisiyle saklanmışlardı. Onlara takıldım ben de, sustum. Martıları seyrettim, onlar konuşuyordu benim yerime.

Araba durduğunda merak ve heyecanla etrafıma bakındım. Burası babamın sımsıcak, beyaz evine hiç mi hiç benzemiyordu. Ben merakımın ve şaşkınlığımın etkisinden çıkamadan babam kapımı açmıştı. Yavaşça aşağı inip onun koluna girdim. Bu karşımdaki devasa kubbeli yapıya hayran kalmamak elde değildi. Üzerinde uçan kuşlar ve etrafını saran yapı onun değerli olduğunu uğultuya saklamıştı.

“Burası neresi, biliyor musun?” Sorusuna kafamı olumsuz anlamda sallayarak karşılık verdim. Babam devam etti. “Seninle telefonda konuşurken bir gün Sultan Ahmet Cami’ne getireceğimi söylemiştim. İşte Sultan Ahmet Cami.”

Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemeksizin etrafımı inceleyerek babamın yönlendirmelerine ayak uyduruyordum. Camiye girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarttık ve babam kenardan bir örtü alarak başıma örttü. Caminin içi de dışı kadar etkileyiciydi. Duvarlara çini ve muhteşem seramikler sahip çıkmıştı. Avizeler güzel bir kadının gerdanlığı gibiydi. İçeride, bir köşede namaz kılanlar vardı.

“Çok güzel,” diyebildim sadece. Babam ellerini omzuma koyarak arkama geçti. Yerdeki halının ayaklarımın altını gıdıklaması bile çok hoştu.

“Biz Müslümanlar burada ibadet ediyoruz.” Babam her adımda beni bilgilendirmeye devam ediyordu. Kadınların üst katlarda ibadet ettiğini, özellikle Cuma günlerinin bizim için çok önemli olduğundan uzun uzun bahsetti.

Burası kesinlikle kiliseye benzemiyordu. Daha gördüğünüz anda buraya ait olduğunuz hissi sizi sarıyor, bu hissin ayaklarınızda kurduğu hakimiyet ise sizi içeri kadar taşıyordu. Haftanın bir günü dışında soğuk, karanlık ve boş olan kiliselere inat her gün canlıydı buralar.

Annemle birlikte bir defa gitmiştim oraya. Annem iş yerinden bir arkadaşı öldüğündeydi sanırım. Babam o gün bana ne hissettiğimi, oradan olmaktan mutluluk duyup duymadığımı sormuştu. Cevabım zaten belliydi, hele ki bu camiyi gördükten sonra.

Kocaman, güvercinlerin ev sahipliği yaptığı avluyu dolaştık. Ancak ikramlar ev sahibinden değil, misafirlerdendi bu avluda. Gri, kar beyazı, siyah beyaz ya da siyah renkte olan güvercinler uçuşup duruyordu. Biraz daha dolaştığımızda yorgunluğum artsa da akşam kızıllığında eski zamanlardan kalma mezarları selamlamadan geçmedik. Yanan kandiller içimdeki huzursuzluğu aydınlatıyordu.

Burası İstanbul. Burası geçmişin nefes alan kanıtı. Dünya üzerinde yaşayan çoğu kişinin soyunun başladığı yer. Burası İstanbul. Kader yolumun merkezi, korkumun kök saldığı şehir. Burası İstanbul. Ruhumun gömüldüğü şehir.

İkinci durak yaz tatillerimin oteli olan babamın eviydi. Babam önde ben arkadan eve girdik. Alındığı günden itibaren değişikliğin kapı eşiğinde kaldığı bu evi, her geldiğimde aynı bulmak bana ayrı bir huzur bahşediyordu. Babama tekrar sarıldım. Her ne kadar bundan sonra burada kalacak olsam da uzun süre ona karşı olan özlemimin devam edeceğini bir kez daha anlamıştım.

“Evine hoş geldin kızım.”

“Şey…buldum. Şey…” Durup düşünürken babam dikkatle beni gözlemliyordu. “Hoş! Hoş buldum.”

Babam odama kadar bana eşlik etti. Her basamakta çocukluğumun ayak seslerini işitiyordum. Kahkahalarım, Barbie bebeğimin dökülen saçları için akan gözyaşlarımı anımsadıkça dudaklarıma bir gülümseme oturdu. On iki yaşımı hatırlamak dahi istemiyordum. Hayatımın eksiklik evresine girdiğim yaştı benim için. Annesinin yanında babasız, babasının annesiz büyüyen bir çocuktum.

Babam bana müsaade ettiğinde bavulumu açıp tam günlerimden kalma, aile fotoğrafının bulunduğu çerçeveyi başucumdaki komodinin üzerine koydum. Sonradan beni saracağına emin olduğum üşengeçlik kapımı çalmadan önce kıyafetlerimi yerleştirdim. Yemek saatine kadar banyomu da yapmıştım.

Koşar adımlarla aşağı inip babamın mavili beyazlı mutfağına daldım. Mavi sevgisi denizden, beyaz sevgisi de benden geliyordu. Annemle boşandıktan sonra İngiltere’de bir dakika bile durmadı. Duruşma sonrasına aldığı biletle Türkiye’ye gelerek yaptığı birikimle bu evi aldı. Babamı ziyarete geldiğim ilk yaz tatilinde onun mavisi benim beyazımla bu mutfağı tasarlatmıştı.

İkisi de benim iyiliğim için uğraştığını iddia ediyordu. Boşanmalarının benim iyiliğime fayda sağlamayacağını defalarca kez söylesem de altı yıldır ayrılardı. Aslına bakarsak, sırf ben istiyorum diye istemedikleri halde mutlu ilişki portresi çizmelerini istemezdim. O zamanlar kalbimden geçmese de şimdi dilimden düşen bir gerçekti bu. Onlar böyle mutluysa idare etmek de bana düşüyordu.

Babam benim geldiğimi fark etmemişti. Mutfağı sağa sola adımlayarak ihtiyacı olanları alıyor ve tekrar yemeğin başına varıyordu. Yanındaki dolapları bir kez daha karıştırarak kendi kendine konuştu.

“Nerede bu tuz?” Sorduğu soruyu anlamaya çalışıyordum. Tuz? Şu şekere benzeyen beyaz şeydi sanırım. Tezgaha ve raflara göz gezdirerek, maydanoz poşetinin arkasına saklanmış tuzluğu aldım. Arkasından uzanarak çorbanın içine dökerken bir anda irkildi. Hızla geri çekilirken babamın un dökülmüş gibi olan yüzüne baktım. Korkmuş muydu?

“Sen…iyi misin?” diyebildim zar zor. Korktuğum zamanlarda bildiğim Türkçe kelimler havai fişek misali dağılarak kayboluyordu sanki. Babam elleriyle yüzünü ovuşturdu.

“Üzgünüm. Evde birilerinin olmasına alışık değilim, unutmuşum.” Ona sıkıca sarıldım. Ne demişti? Alışmak.

“Alış o zaman, ben buradayım.”

“Haklısın.”

Babamla konuşmalarımız pek de uzun olmuyordu. Söylenen çoğu şeyi anlasam da konuşmakta zorlandığımdandır babam üzerime gelmiyordu. Annem ve babam ayrılmadan önce İngiltere’de yaşıyor olmamıza rağmen evimizde Türkçeden başka dil konuşulmazdı. O zamanlardan belleğime kazınan sınırlı kelimelerle yetinemezdim. Burası benim ülkem, benim dilim. Burada başka dil de konuşamazdım. Kötü haber şu ki, babamın gidişinin ardından Türkçe de kapı dışarı edildi. Annemin kendi diline döndüğü yetmiyormuş gibi bana İngilizce konuşmamı söyledi.

Basit anlatımlı kitapları çevirerek ve kelime kutusu yaparak bu dili öğrenmeyi planlıyordum. Annem başarılı bir çevirmen fakat bana bu yolda destekçi değildi. Anneme karşılık babam bunun için her şeyi yapıyor, ben de inat ettim. Başaracağım. Kendimi tanıtacak kadar ve derdimi anlatacak kadar biliyorum. Öldürmez ama süründürür bir düzeyde.

Babam yorgun olduğumu ileri sürerek itiraz etse de sofrayı toplayıp bulaşıkları makineye dizdim. Odama çıktığımda öyle çok yorulduğumun farkına varmıştım ki, yorgunluğun bana uyguladığı baskıya itiraz etmeden yatağa yattım.

Huzur daha önce hiç bu kadar yakışmamıştı ruhuma. Yanı başımda babamın varlığını hissettikçe, korkunun ruhuma ördüğü ağları bir bir temizleyen huzur kalıcı olmaya çalışıyordu. Ağlardan tam anlamıyla kurtulmayı başardığım gün, yeni bir hayat bana kapılarını aralayacaktı. Ve bunu babam yanımda olduğu sürece yapacaktım.

Yıllarca annemle aynı evde olmamıza rağmen aramızdaki duvarları bir türlü yıkamamıştık. Oysa babam buradayken bile onunla ayrı bir yakınlığımız vardı. Onunla telefondan konuşurken hissettiğim mutluluğu, annemle uyurken hissediyorum. Çünkü babam beni tanıyordu. Mesela sırf ben seviyorum diye konuşmak yerine mesajlaşmayı tercih eder. Onun bu davranışlarına karşılık İngiltere’de annemin monoton hayatının bir parçası olmak babama haksızlık olurdu.

Yeni gün. Uyanık kaldığım her an benim için Türkçe dersi demekti. Odamın penceresini açıp gecenin izlerini temizlemesi için sabah esintisini buyur ettim. Usulca yanağımı ve saçlarımı okşayıp aktı içeri. Derin bir nefes çekerek bir kez daha bu güzel düşünceyi geçirdim aklımdan: burası benim şehrimdi.

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra odamdan ayrılarak kahvaltı hazırlamasına yardım etmek için babam yanına inmeye karar verdim. İlk basamağa bastığım an bulunduğun kattan babamın sesini işittim.

“Rana, yanıma gel.” Koridorun diğer ucunda, kendi odasının kapısına birkaç adım uzakta bana bakıyordu. Geri dönerek babamın yanına doğru yürüdüm. Yanına varır varmaz saçlarımı okşayarak bana gülümsedi. “Güzel uyudun mu kızım?”

“Evet.” Babam gülümsemesini sürdürerek arkama geçti. Ansızın mürekkep kokan elleri gözlerime örtüldüğünde küçük çaplı şaşkınlık yaşadım.

“O zaman kahvaltı öncesi sürpriz zamanı,” dedi hınzırca.

Beni yönlendirerek ilerletiyordu. Karanlık gözlerime yapıştığı için göremiyor, yalnızca babama güveniyordum. Aynı katta olduğumuzdan emindim ve babamın odasının ters istikametindeydik. Durduk, kapı açıldı, tekrar ilerledik ve tekrar durduk. Son durduğumuz kalıcı olduğunu hissetmiştim.

“Hazır mısın?” Babamın sorusu üzerine kalbim delirmişti sanki. Babam çok ince ruhlu, sürpriz yapmaktan gerçekten anlayan birisiydi. Bana daha önce yaptığı bütün sürprizlerden tecrübemle bunun da harika olduğunu biliyordum ama her defasında heyecanlanmaktan kendimi alıkoyamıyordum.

“Hazırım.” Karanlık aydınlığa yenildiğinde gözlerim sabırsız çocuk misali odada gezindi. Her köşede başka bir hayranlık kapıyordu gözlerimi. Bir köşede asla vazgeçemeyeceğim kemanım, diğer yanda kara parmaklarımın mimarı kalem setim ve kağıtlarım. Çalışma masam ve küçük kitaplığım burayı tam bir çalışma odası haline dönüştürmüştü.

“Beğendin mi?” Babama bakarak gülümsedim. Gözlerim de dolmuştu. Bazı zamanlar annem, babamın sırf benim psikolojik sorunlarımı kaldıramadığı, hatta benden bıktığı için gittiğini yüzüme vururdu. Sadece bu sebepten kıpkırmızı olana, gözlerim şişip nefessiz kalana dek ağlardım. Ama ona inanmakla hata yaptığımı bir kez daha yüzüme vuruyor bu oda. O benim babamdı. Ve benden değil, annemden bıktığı için gitmişti. Her ne kadar acımasız davranarak anneme bunu söylemesem de gerçek buydu.

“Bayıldım,” dedim ona sarılırken. Birkaç damla onun omzuna döküldüğünde ağladığımı görürse üzüleceği için elimden geldiğince ona yansıtmamaya çalıştım.

“Bundan sonra güzel kızım burada çalışacak ama şimdi…”

“Kahvaltı!” Babamdan önce odadan çıkarak aşağı indim.

Güzel bir kahvaltı sonra bahçeye çıkarak yaptığım kahveleri içmeye başladık. Babam yine ciddileşmiş ve beni karşısına alarak bugün mezarlığa uğramamız gerektiğini söylemişti. Babaannemi ziyarete gidecektik. Onu daha önce hiç görmedim ve onu ilk ziyarete gideceğim yerin mezarı olması beni oldukça geriyordu. Aslında adımı o koymuştu. Yani Türkçe olan adımı…

Babaannem, babam ve ben Müslüman olsak da, annem başka dinden olduğu için onu gelini olarak görmemişti. Annem de beni ona hiç götürmemiş, babam yaşamında onu ziyarete gittiğinde ise ona eşlik etmeme razı olmamıştı. İngiltere’de bu konuda çok kez kavga etmiştik. Annem, babaannemin bu konuda hoşgörüsüz olduğunu söyleyerek beni yollamıyordu. Kendince sebepleri vardı. Anneannem, babama bu konuda soru bile sormamış.

Odama çıkıp geceliklerimden kurtulduktan sonra en sevdiğim tişörtüm ve en rahat ettiğim pantolonumu giyip kalemle topladığım saçlarımı, sıradan bir lastikle bir araya getirdim ve kapının önünde beni beklemekte olan babama katıldım.

Temmuz ayının başlarındaydık. Tatlı bir yaz yağmuru, ağaç yapraklarını sürüklüyor, oradan da toprağı okşuyordu. Zaman aktıkça saç diplerime kadar giren damlalardan şikayetçi değildim. Mezarlığa düşündürücü bir sükunet hakimken beynim çoktan buna boyun eğmişti. Mezarlığa baktığınızda çok insan görmek mümkün değildi. Bu birkaç insandan kimisi dua ediyor, kimisi de hala alışamadığı eksiklik ve acı için gözyaşı dökmeye devam ediyordu.

Mezarlığı saran ağır çekim bizi de etkisi altına alarak adımlarımızı yavaşlatmıştı. Kapüşonumu başıma geçirdim. Babamın elini sıkı sıkı tutan bu defa bendim. Çünkü annesinin huzuruna giden herkes artık bir çocuktur. Her adımda ondaki hüzün ve pişmanlık elinden elime akıyordu. Beyaz mermerin başına geldiğimizde aynı anda yutkunduk. Ne zordur ki bir anneyi toprak altında görmek. Gözyaşlarının pişmanlık, hüzün en çok da özlemle dolup taştığı anlar bile yetersiz bu acıyı hafifletmek için.

Çok geçmeden dualarımızı ettik ve babamdan bulaşan birkaç damla gözyaşı yanaklarımdan süzüldü. Nefes alıp veren yara gibi anne yokluğunu her an hisseden babama güç vermek için sarıldım.

“Seni gördüğüne sevinmiştir,” dedi. Sesi çatlamıştı.

“O… Nasıl…” Anlamayarak babama baktım.

“Bu şekilde mezarın ayak ucunda durduğunda toprak altındaki kişinin ziyarete geleni gördüğü söylenir.” Tekrar mezara baktığımda tekrar gözlerim dolmuştu.

“Özüm dilerim,” diye fısıldadım. “Daha önce gelmeliydim.”

“Senin değil, benim hatam.”

“Bundan sonra… biz geliriz.”

“Elbette.”

Çıkış kapısına doğru ilerlerken gözlerim mezar taşlarının üzerinde dolanarak cihandan el çekmiş insanların isimlerini okuyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, mezar taşı okumak unutkanlığı arttırıyormuş. Ancak gözlerimin şu an tanıklık ettiği isim bütün hayatımı hatırlamasam bile kendini unutturmazdı. Gözlerimle birlikte ayaklarıma da prangalar vurulmuş, olduğum yerde kala kalmıştım.

Yaz yağmuru toprağın altında yatan erkeğin öcünü almak istercesine damlalarını üzerime savuruyordu. Hava bile beni terk ederek ihtiyacım olan nefesi etrafımdan vakumlamıştı. Ayaklarım sürüne sürüne mezarın başına getirdi beni. Babamın elleri hala kollarımdaydı. Benim için endişelendiği bilsem de, şu an ki karmakarışık duygularımdan silkelenmem imkansızdı.
Ruhumdaki yara izleri bir araya gelse bu isim çıkıyordu. Hayatımın, acımın altına büyükçe ıslak imzasını basan isimdi bu. Hayatımdaki en ince ayrıntının bile içine sızmış benliğinden geriye kalan tek şeyi, ismini okudum.

Ruhuna Fatiha
Mehmet KARAYEL

Ruhunun ne zaman ebediyete hediye edildiğini ya da bedeninin ne zaman toprak altına sürgün edildiğini bilmiyordum. Ama onun katili benim. Sadece onun değil, dağılan ailesinin de katili benim! Yeniden nükseden geçmişin kirli sularında bulanmış düşüncelerim, dikenli tel gibi boğazıma dolandığında elimden gelen tek şey yağmur damlalarına kendiminkilerini karıştırmak olmuştu.

Babam beni mezarlıktan çıkarıp arabasına bindirirken on sekiz değil de, sekiz yaşındaymışım gibi muamele gösteriyordu. Onun söyledikleri kafamın duvarlarına çarparak daha güçlü şekilde yankılanıyordu.

‘Beni öldür daha iyi, beni diri diri gömüyorsun. Suçsuzum ben!’

Onun ölümüyle sadece bir bedenin mi ruhundan ayrıldığını sanıyorsunuz?

Çocuk ruhumu o mahkeme salonunda bıraktım ben.

Tags:

Paylaş
3 Yorum
  1. ezeldensonsuzasap 8 ay önce

    Yeni bölüm gelmişş *-*

  2. ezeldensonsuzasap 8 ay önce

    Çok özlemişiim

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account