vincentvanloving_266721991_119601217215863_7962602703629837228_n

TİK TAK-KALEMSİZ SAAT GUSMENA SN

Gül ağacından yapılmış bahçe. Upuzun önünde. Renkler pek dikkatini çekmiyor. Sonuçta hepsi bir çekirdekten. Neysen O’sun. Elinde bir kalem tutuyor. Önceki kadının öteye beriye savurduğu kalemlerden biri işte oda. Hepsi tahtadan hepsi kömürden. Biraz daha kıpırdandı sandalyesinde. Anlaşılan rahat battı. Bir yudum su belki boğazını açardı. I ıhıh, nafile. Bu zamana kadar dedikleri, diyeceklerinin bedeliydi. Korktu. Gözbebekleri titreşti, tüğleri ürperdi ve karnında bir yumruk hissetti. Bunu, kendine, yine kendisi yapmıştı. Bir iki defa masayı tıklattı elinde tuttuğu kalemle. Tık tık. Yüzüne bakan en az on tane beyaz kâğıt, işte şimdi, yazılmayı bekliyordu. E tamam da, ne yazacaktı? Düşünceler, hayaller, hatıralar, emanetler, sular, kanlar, neşeler, hüzünler, yalanlar, kibirler… Daha var mı? Evet, var,  son bir tane, Şirk. En büyük günahı, kendine, şirk koşmasıydı. Kendi ile alıp veremediği bu savaşta yine kaybeden kendisi olmuş, bırak ganimeti artık kurtulmayı bile istemiyordu. ( Sus ve işine bak!) zihninden geçenleri hemencecik faaliyete koyabilmek ne kadar da kolay olurdu? Büyük işler büyük fedakârlıklar. ( YEter!) fedakarlık sayılmaz sonuçta onunkisi ( yeTER!!) neyini vermişti ki yerine ‘büyük’ bir şey alsındı ( YETER!!!) o sadece almıştı ve şimdi verme sırası, ondaydı. Bir yumrukla dağıttığı masayı toplamayı bitirdikten sonra, son kalan gücünü topluyor, yazmaya başlıyor. Tık tık. Kalem sesleri. Tik tak, akrep ve yelkovan. Tık tık, kalem ve zaman.

Elimde kalem, cızırtıları; duvarda saatin tik takları. Zaman geçiyor. Aslında zaman bitiyor ve ben farkında olamıyorum. Saçlarımın Arasında gördüğüm ilk beyaz kılla mı başladı bu yazıyı yazmaya karar vermem yoksa alnımda beliren ilk kırışıklıkta mı? Yoookk, hakikatte işte o zaman karar vermiştim değil mi. ben yedi yaşındayken. İlk defa başım göklere erecekmiş gibi hissettiğimde. Bir ‘matah’ sanmıştım galiba. Yazık. Sıcak yaz zamanları annemin hiç sevmediği vakitler, öğleden sonrayı çoktan geçmiş akşama yaklaşmış. Ben televizyonun karşısında, mahalledeki zibidilerle oynanılan maçtan hem mağlup ( yüzde birkaç yumruk ve tacizin ardından) hem yorgun iki seksen uzanırken, benden bir yaş küçük kardeşimi mutfağa ittirip yemek yapmasını salık vermiştim. Şimdi kim uğraşacak sonuçta o kadar yorgunluktan sonra? ( Tabii ki de sen!) Neyse. Mutfaktan gelen yemek kokusu, büyük ihtimalle bamya, hiçte iştah kabartıcı gözükmüyor. Bu kadar yorgunluğun üstüne bir de bamyanın öfkesiyle soluğu kardeşimin yanında alıyorum. Yağların her tarafa sıçraması bir yana, salak, bir de elini kesmiş, yenebilecek tek bir gıda o da sucuk, onu da kendi kanıyla boyamış. Vay sen misin beni aç bırakan? İyice hırpalıyorum ufaklığı, itip kakışlar, baya rahatlıyorum. Tabi derken geçen zaman ve yanan yemek. Zamanlama bu kadar isabet, kapıdan içeri adım atan annem. Yedi yaş ama asla hafife alınacak bir çağ değil. Çok da yüksekte olmayan pencereden anında dışarı atlıyorum ve duvarın dibine sinip uysal uysal bekliyorum. Annem sıcakları hiç sevmez dedim ya hele bir de açsa ve yemeği yanmışsa. ( Senin kabahatin!) Hah işte, Bu olaydan da başım belaya girmeden, paçayı kurtardım ya, başım göğe ermişti sanırım.

 …

Yok. Bu olamaz. Bunda daha çocuktum. ( Ama aklın başındaydı.). Ve bir çocuk olarak en sevdiğim işlerden biri top oynamak. On bir yaş. Ben, okul zaten vakit kaybı, tabi canım, ve arkadaşlarım ile iki cadde arkadaki orta halli statta futbol maçı yaparak değerlendiriyoruz zamanımızı. ( Aman ne hoş!) Kan, ter ve gözyaşı dolu ayak oyunumuzda tabi ki ben her zaman, kaleciyimdir. Diğer mevkilerde oynayan adamların yerleri devamlı olarak bir değişkenlik içindeyken ve biri bir başkasının yerini az çok kotarabiliyorken, futbolda yeri dol(a)mayan tek adam kalecidir. Halı sahada rekabeti belirleyen en önemli şahıstır. Onsuz takım kaybetmeye mahkûmdur. Ve kalecisiz, takımın kaybetmeye mahkûm olduğu kişi, evet O, benim. Oo, Yüce Ben. ( Ah, zavallı sen.) Hava sıcak, hiç sevmem, vaziyet pamuk ipliğine bağlı, on iki iri azmanın daima aç bakan gözlerle topu, dolayısıyla bana ulaştırma sevdası, eminim Messi’de bile olmamıştır.  Aydın’dan Nazmi’ye geçen top, kalan son birkaç dakika. Mahalleden Canan. Bana bakıyor. Bizim takımın kan bürümüş gözleri. Bana doğru koşan Nazmi. Nazmi topu son sert vuruşunu yapmak için, yumuşak bir şekilde ayağının üstüne getiriyor. Kıvrak bir figür ve top ayağının iç kesiminde, bana doğru şut çekiyor. Top rüzgârda dalgalanan bayrak kadar narin ama fileyi yırtmayacak kadar da sert. Bütün karizma bu topa, yani bana bağlı. Sıkıyorsa taç olmasın. Top havalanıyor, uçuyor ama doksana vuramadan başımın en az üç metre üstünden dansözlere taş çıkartırcasına kıvrılıyor ve Hanife teyzelerin penceresini kırıp oturma odasında başköşeye kuruluyor. Bu sevinç(!) çığlıklarının bizim takımdan gelmemesinden mütevellit, ceza mahiyetinde beni, Hanife teyzelerden topu almaya gönderiyorlar. Alnım avuç dolusu ter, yitip giden karizmanın ardından okuduğum üç ihlâs bir Fatiha ile Canan’a son bir bakış atıyorum. Vay be. Vay be! Çoktan Nazmi’yle beraber çikilatalı süt içmeye başlamışlar. Hâlbuki ben ona çilekli alacaktım. Yazık. ( Oh olsun!) Vay Nazmi, sen görürsün deyip daha bir hışımla adım atıyorum Hanife Teyzenin yanına. Sen görürsün. Ben daha kapıya varamadan elinde uzun ve kalın oklavasıyla kapıda beliriyor Hanife teyze. Başka yolu yok. Bu gazaptan kurtulmam gerek. Son bir gayret demeden az da olsa yiyorum popoma darbeyi. Sol ayağıma vuran sızı. Ağır aksak, dilim döne dönmeye hali pürmelâlimi anlatmaya çalışıyorum. ‘’Ben,’’ diyorum; ‘’yapmadım,’’ diyorum; ‘’Nazmi,’’ diyorum; ‘’O yaptı,’’ diyorum. Benden aldığı kan çanağı gözlerini Canan’la kıkırdayan elinde çikilatalı süt olan Nazmi’ye kaydırıyor. Yer misin yemez misin? YER! Hanife teyze ve sinir atakları. İşe yarıyormuş demek. Biraz daha zorlasa uzayan kulağıyla zincir kolye yapacak olan Hanife teyze, Nazmi’yi yanıma yanıma çekiştiriyor. ‘’Sen,’’ diyor. ‘’Biliyor musun bu zırtonun evini?’’. ‘’Ben,’’ diyorum.’’ Biliyorum.’’ Elinde daha çikilatalı sütü bitmemiş şaşkın gözlerle bize bakan Canan’a göz kırpıp, iki parmağımla başımdan selam veriyorum. ‘’ Sütün bol olsun Canan’’. Ve ben arkama kötürümleri almış, topallayarak eve gidiyorum.

Yaş on beş falan ama daha dimdiğiz. Zıpkın gibi mübarek. Her nasılsa çok ayrıntı vermek istemesem de içeriğinde bolca dayak, fazlasıyla küfür ve azımsanmayacak kadar da dolap içi ziyaretlerimden sonra lisede okumaya hak(!) kazanmış bulunuyorum. Yine sıcak ve yine hiç sevmem. Mayıstan sonra, hazirandan önce. Son sınavlar yapıldı ve teker teker okunup sisteme geçilmekte. Kimya, kim bulduysa, sınavından çıkan sonuç için paylamaktan büyük bir lezzet alıp bununla da onore olan hoca, Kazım. Lise demekten ziyade ıslah merkezi denmeye yer arayan binada, paslanmış kalorifer peteklerinden sarkan örümcek ağları ve yerlerden anca ayda bir silinmesiyle yatıp kelebek yapılabilecek kadar kalın bir tabak olan tozlara basa basa, öğretmenler odasına doğru ilerliyorum. Üff, leş gibi. Sigara, aşırı. Çay, beni kurtarın modunda. Hocanın beni azarlamaktan alacağı haz, paha biçilemez. Dudaklarının kenarından sarkan bıyıklarını bura bura bana sırıtıyor. Dizinin üstüne koyduğu kâğıtları bir kenara atıp açık pencerenin altındaki koltuğa, yani yanına, oturmamı işaret ediyor. Adımlarken dikkatimi çekiyor. Yalnızca biz ve taa öbür köşedeki koltukta oturan, masadan dolayı bizi göremeyecek olan edebiyatçı. Usul usul sınav kâğıtlarını okuyor. Alışkınım azarlanmaya. Bitse de gitsem havasındayım. Oturuyorum hocanın yanına. Kâğıtları işaret edip, ‘N’apacaksın?’ der gibi bakıyor. ( Göz mü süzüyordu yoksa?) O konuşuyor. Ben dinlemiyorum. O anlatıyor ben anlamıyorum. Bu sefer el kol hareketlerine başlıyorken ben başımı kaldırıyorum, bitti mi dercesine. ‘’Sen,’’ diyor. ‘’Nasıl geçmeyi düşünüyorsun bu yıl bu dersten.’’. ‘’ Bilmiyorum,’’ diyorum. Çok da umurumda değil. Her halükarda dolap beni bekliyor. Sol eliyle diz kapağıma dokunurken, ‘’ İstersen…’’ diyor ve yavaşça diz kapağımın üstünden okşaya okşaya baldırımdan geçip ve kalçamda nihayet bulan eliyle bitiriyor cümlesini, ‘’ …bir yolunu bulabiliriz…’’ ( Hah bulursun) ‘Hoca,’ diyorum içimden. ‘Sen görürsün hoca, kıstırırlar seni tenhada. Yazdım seni de kara tahtaya.’ O sırada zil çalıyor. Çok şükür. Havasını daha sonra almaya niyetli tam kalkmışken ayağa, pencerenin dışında, bahçeden sesler geliyor. Kavga, gürültü kıyamet. Bu iki hanzoyu tanıyorum. Beni az dövmediler hani. Ama şu anda nasıl da işe yarıyorlar bir bilseler, ‘’ Bizden yaralanırsın demek ha!’’ deyip bir posta daha döverlerdi beni kesin. İki hocanın ikisi de fırlıyor dışarı. Ben tek başıma kalıyorum öğretmenler odasında. Ne gelen ver ne giden. Tam sessizlik vakti. Aklımda muzır düşünceler ( Yine!) zaten okunmuş kimya kâğıtlarını es geçip seri bir hareketle edebiyata koşuyorum. Bir iki karıştırmadan sonra,’’ Oh işte, benim kâğıt, hem de okunmamış.’ Cinler cirit atıyor beynimde. Sınıfın en çalışkanı ve kâğıdı. Tekrar arama tarama, ‘’ Oh, işte onun kâğıdı, hem de okumamış.’’ Yazılar desen, aman boş ver, benziyor. Saçma da olsa ben de doldurmuşum kâğıdı, O da. Zor ve kolay arasında bir seçim yapmam gerekiyor ve ben kolayı seçiyorum. Her halükarda dolap, benim.

Yaş yirmi bir ama ben artık bir pis, bir lanet, bir mendeburum sorma gitsin. Bu yüzden buraları kısa keseceğim ama zihinler her zaman gizemin ardını bulmaya açık hayal orduları ile saf tutmaktadır. Bu da biline. Neyse nerede kalmıştık. Üff, o kulüp senin bu cadde benim. Fink atmadığım gece mekânı kalmamışken ilk uyuşturucumla o zamanlar tanışmışım, Burnumun direkleri titremeyi geçmiş, kolon üstüne kolon bırakmamışlardı vücudumda. Alkol, tabi ki X marka. Favorim. Her zaman. Sigara. Olmazsa olmazım. Yine bir gece ve yine mekânlarda freni boşalmış kamyon gibi gezerken, bu sefer diyoruz, farklı bir ‘ev’ olsun. Gözden uzak denemeyecek sokak arasında, Kızıl Sakal’ın söylediği yere gidiyoruz. Kapıyı açıp içeri giriyor ve gözlerimi kapatıyorum. Yine muhteşem üçlümle sabahı ediyorum. Gözlerimi açıyorum ve artı bir farkı o zaman görüyorum. Yanımda. Uzanmış. Aman canım, ne var. Sonuçta herkes yapıyor. En azından buradakiler. Herkes yapıyor. Onu yapan bunu da yapar. ‘’Hey! Rahatla!’’ diyorum kendime. ‘’Herkes yapıyor…’’

Yaş olmuş yirmi beş. Ama hala iş bitmemişlerden. Aradan geçen dört yılın bana pek nazik davrandığını üzülerek de olsa( Kimi kandırıyorsun !?.) bildirmek zorundayım. Aman canım kim takar kafaya. Ha öyle ha böyle. Zayıfız diye korkup kaçak mı yani! Ellerim daha yeni satın aldığım kotun ceplerinde ama boş ilerliyorum. Derken bir ara sokak, sokak demeye bin şahit ister. İzbe, güdük, havasız. Çöp kovasının yanında bir adam. Elleri karnında, altında karton parçası, yanında koça bir şişe. Daha adım sesleriyle mor gözlerini açıp ayaklarıma kapanması bir oluyor. ‘’Ah… Kahretsin.’’ Daha yeni almıştım kot pantolonu. ‘’Hişt, sakin ol bebeğim.’’ diyorum kendime. ‘’Güç sende.’’ O zavallı. Boş ver gitsin. Savuruyorum ayağımı. Neyse deyip yoluma devam ediyorum. Ama edemiyorum aslında. Yine o dilenci. Yine ayaklarımda. Bu sefer ikisine birden sarılmış. Hiç bırakmamacasına. Bir ‘ Çağrı Filmi’ müziği kulaklarımda. Ta ra tannn.( La havle bilmeyince…) ‘’ Bak, git oğlum, sinirleniyorum ama.’’ Yok. Ne yapsam nafile. Daha bir hışımla savuruyorum bu sefer ayağımı. Daha bir sert yere çarpıyor dilenci. Eline şişesini alıp, sin kaf demeden bildiği bilmediği ne kadar gizli kalmış bel altı varsa saydırıyor. Vay sen şöyle, vay ben böyle… Baya iyi. Serçe parmağımla kulağımın kirini attıktan sonra dönüp bakıyorum dilenciye. ‘’ What dedin gulüm?!.’’ Artık nasıl bakmışsam adam bir adım geri gidiyor. Ama ben. Yook. Yok öyle bir dünya. Madem başladın. Bitir. Değil mi? Kafamı sola kütletip, dilencinin elindeki şişeyi alıp, yarısını kırıyorum. Elimde tuttuğum yer sağlam. Sağ kolumla duvara sabitlediğim adamın gözlerinin içine direkt bakıyorum. Yansın elleme. ( Ya da sen belki !?.) ‘’ Bana bak ciger!’’ diyorum. G’yi bile bile öyle vurguluyorum ki, şu anda karaciğerine elimdeki şişeyle yaptığım darbenin aslını astarını kavrayabilsin. Acısını anlayıp da bağıramayacak kadar hissedemiyor acıyı.’’ İşte,’’ diyorum. ‘’Yüzsüzlüğün lüzumu yok.’’ Pis şey.’’ Senin yüzünden her yerim kirlendi. Sen dua et( Asıl sen et!) şu an çakır keyfim.’’ Kafam hoş. ‘’Gücümün nereden geldiğini anlamış ol bu sürede. ‘’

Yirmi altının başları, yirmi beşin sonları. Evet, itiraf ediyorum. Çok değiştim. Hem de çok. Altımda son model arabam. Yanımda villamın anahtarları. Su gibi akan partiler… Vııuuzzzt. Hemen geri sarıyoruz. Şaka şaka. Hemen de inandınız. Puhahaha… Evet, o günden sonra. Baya değiştim. Hani şu dilenciğiyle olan muhabbetten sonra. Tam kolumu adamın boynundan çekmiş, şişeyi fırlatıp atacakken, yerde yatan kanlar içindeki dilencinin dudaklarından bir kelime çıktı. Sadece bir kelime. ‘’ Yazık!’’ YAzık. YaZIK. YAZIK! Neden bunu söyledi ki? Neden o an söyledi peki? En önemlisi. Ben niye bu kadar etkileniyorum bu kelimeden?  Yoksa şu anda tuvaletin aynasında O’nu izlememden kaynaklanıyor olabilir mi? Bir ben varım. Bir de O. Bir de aramızda asılı duran kelime, Yazık. Alnımdaki kırışıklık. ( Hani hep genç kalacaktın?). Ellerimdeki tireme.( Ya o sınırsız gücün?) Unutamayışlarım. ( Kendi aklınla oynamanın bedeli!) Unutamadığımdan, kaçamıyorum. Saklanmanın bir önemi kalmıyor artık. Son nerede başlamıştı, şimdi nerede bitiyor?!. Aynada yine dilencinin yüzü. Pek bi çirkin.

Tık tık. Elimde kalem. Tik tak. Duvarda saat. Çiziktir çiziktir. Önümde kâğıt. Eveeett. Bu öyle boş bir hikaye olamaz. Öyle bir methiye düzmeliyim ki, okuyanların aklı şaşsın, kalpleri titresin, elleri havada asılı kalsın. Kimi kandırıyorum. Benim hayatım. İşte bu. Başladım. Bilmeden. Yaşadım. Umursamadan. Bitiriyorum. Sorgulamadan.

… … …

Son noktayı koyduğu kâğıdı da katlayıp kapıya yakın, televizyonun bulunduğu ünitenin yanına bıraktı. Üstüne, uçmasın diye sürahiyi koymayı unutmadan tabi ki de. Geçen gece partilemesinden kalan son beş paketi de açtı. Tozları bir bir usulca masaya dizdikten sonra rulo yaptığı kâğıtla hızlı hızlı burnuna çekmeye başladı. ‘’ Bu kadar çabuk mu?!:’’ demekten kendini alamadı. Gözleri parlamış, ellerine adrenalin pompalanmış ve kalbi göğüs kafesine sığamamıştı. ‘’Doğumumu bile hatırlamıyorken ölümüm niye hatırlansın?’’ diye geçirdi aklından. Derken yatak odasında yatmakta olan kadın uyanmış, elinde alkol oranı baya yüksek bir bardakla içeriye girerken kapıyı sertçe açmıştı. Fazla sert açılan kapıdan dolayı, sürahi devrilmiş, yere de düşen kâğıtları iyice ıslatmıştı. Dağılan mürekkep lekeleri yazıları okunmaz hale getirince, elinde bir iki savurduğu kâğıtları doğruca mutfağa gidip çöpe attı. Bir daha da salona geri dönmedi. Ne mektupta yazanları merak etti. Ne de yerde boylu boyunca uzanmakta olan bedeni. Üstüne geçirdiği sabahlığı ve çantası. Öylece kapıdan çıktı ve gitti.

… … …

 ‘’ Tam yedi kere ruhumu hakir gördüm:

İlki, onu sanki göklere erecekmiş gibi uysalken gördüğümde idi.

İkincisi ise, onu kötürümlere ardına katmış topallarken.

Üçüncü defa, zor ve kolay arasında seçim yapması gerekirken, kolayı seçmişti.

Dördüncü de ise bir hata yapmıştı ve kendini, herkes hata yapar diyerek rahatlatıyordu.

Beşinci ise, zayıflıktan kaçındığı zamandı, sabrını gücüne bağlıyordu.

Altıncı seferinde, bir yüzün çirkinliğini küçümsercesine baktığında idi. O yüzün kendi maskelerinden biri olduğunu bilmiyordu.

Ve yedincisi, bir methiye düzdüğü ve bunu bir fazilet saydığı zamandı.’’ ( Halil Cibran)

‘’ Evet, suç işleyen kimse çoğu kez yaraladığının kurbanıdır!’’ ( Halil Cibran)

‘’ Hayatın bütün esrarlarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından biridir.’’ ( Halil Cibran)

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account