vlcsnap-2021-10-14-09h21m22s774

GUSMENA S.N. – öykü

SON İKİ DAKİKA

Soğuk. Aynı zamanda olağanca esen rüzgâr. Bir yanda senfoni orkestralarına nispet yaparcasına gıcırdayan fareler. Hayret. Demek buralarda da fareler, pardon sıçanlar da gelirmiş. Ne zamandır farkında değilim, bilmiyorum. Elimde kalan son bir kaç kırıntı. Farelere doğru fırlatıyorum. Yeter ki bana gelmesinler. Biraz daha uzanıyorum olduğum yerde. Tahta, ılık ve sessiz. Vakit geçiyor, zaman ilerliyor ben ise burada varlık ve yokluk mevhumumu kaybediyorum. Ne kadar zaman geçti tahmin etmek zor. Bir ses celbe diyor dikkatimi. Kalan son dikkatimi. Kapının aşağısının tam ortasına hizalanmış bölgede açılan çekmeli minik kapı girişinin ardından azıcık ışık sızıyor içeriye. Gözlerim yanacak gibi oluyor ama hemen geçip gidiyor. Hızlı hareketleri seri bir şekilde oluşan ve kaybolan sesler takip ediyor. Bir metal –belki bakır- çanak içinde bir miktar pirinç pilavı. Ne kaşık var ne ekmek. Yorgunum ama açım. En azından yaşamaya çalışmalıyım. Tabi buna yaşamak denirse. Beş bilemedin üç lokma. Ben ikincisini yemeden kapı tarafından gelen ayak sesleri geliyor. İkiden fazla. Büyük bir gürültüyle açılan kapının ardından bu sefer tamamen gözlerimi iyice yakan ve uzun sürede gitmeyecek olan bir ışık bombardımanına tutuluyorum. ‘’ Haydi!’’  diyor gardiyan. Koltuk altlarımdan tutmasalar anında yere yıkılacağımdan mütevellit, daha bir sıkıyorlar kollarımı, daha bir haşinler. Yarı baygın bir halde bir odaya bırakıyorlar beni. Her yer beyaz. Ne için acaba? Neyi temsilen? Bir sandalyeye oturduktan sonra yeri incelerken ( toz bile yok!), bir ses, vııızzzttt diye, duvarda bir bölme, o bölmeden de bir web-cam çıkıyor. Yanında mini mini bir mikrofonuyla. ( Aman ne hoş!) ‘’ Haydi !’’ diyor tekrardan gardiyan. ‘’ Bu ilk ve son şansın. Kanıtla masumiyetini!’’

… … …

Vakit öğlen, hava ılık ve bol çisentili. O gün büyük gündü. Orta halli bir ailenin bir aylık mutfak masrafına denk gelen bir miktarla bir şirketin karşısında bulunan alış-veriş merkezindeki kuyumcudan satın aldığı gümüş kakmalı pırlanta yüzüğüyle, Deniz’e evlenme teklif edecekti. Dışı siyah içi kadifeden minicik bir kutunun içinde, pırlantaya verdiği kıymetin yarısını kendine vermiş olsaydı acaba neler değişirdi, diye düşünmeden edemedi. Hangi denizin kim bilir hangi dalgalarından sayamadığı gemilerini batırmadan evvel, bir dokunuşla irkildi olduğu yerde. Bir tutam saç yığınıyla beraber, bir ıslak öpücük hissetti yanağında. ‘’ Hayatım,’’ dedi kadın. Bakışlarında denizlerin, yanaklarında elma bahçelerinin saklı bir cenneti, kalbininse O’nda taht kurduğundan habersiz sessizce yaklaşmış ve bir öpücük kondurmuştu Hakan’ın yüreğinde. Yüzük kutusunu acelece ceketinin iç cebine attıktan sonra, masanın yanında rahatça oturabilmesi için kadının sandalyesini çekti. ‘’ Eee…’’ dedi Deniz. ‘’ Sesin pek bi..’’ heyecanlıydı diyecekti ama onun şimdiki halini gördükten sonra vazgeçti. Adamın gözleri yaşlarla dolmuş ha ağladı ha ağlayacak havasında idi. ‘’ Hiç,’’ dedi adam ‘’ Koca bir hiç. ‘’ Doğru ya, kadını da kendi melankoli okyanusunda boğmanın ne anlamı vardı ki sonuçta. Nedenini bilmediği bir hüzünde savrulmaktan o kadar yorgun ve bitap düşmüştü ki, yine.

Yüzünde oturtmaya çalıştığı tebessümü ile cebinde varlığından emin olduğu yüzüğün vaat ettiği onca umut ve mutluluktan sonra neşeyle yediler yemeklerini. Ana caddede, kaldırımın tam kenarına dizilmiş masa ve sandalyeleri ile kurulmuş bir restoran. Arada insanların geçtiği, kimisi ile sürtüşmek( mecazi anlamda değil) zorunda kaldığı, ‘ Özür dilerim’lerin, ‘ Kusura bakmayın’ların raks ettiği bir yol geçen hanı gibi olmasına rağmen kulakta daima bir dolgunluk veren bir mekandı bu restoran ve de özellikle de oturdukları yer insanların konuşma sesleri, hayvanların sesleri, yoldan geçen araçların sesleri ile daima raks ediyordu. Kulağı dolduran ama sıkmayan bir beyaz gürültü. ‘’’ Hayatım,’’ dedi adam. Yavaş yavaş kelimeleri kafasında toplamaya sonra da dilinde doğru düzgün bir hizaya sokmaya çalışıyordu. ‘’ Sana çok önemli bir soru sormam gerek. ‘’

Bir an dikleşti olduğu yerde kadın. Gözlerini Hakan’a dikmiş, ondan gelecek her bir cümleye hasret, sükûtla bekliyordu. Sakin bir şeklide kalktı adam sandalyesinden. Elleriyle ceketini düzelttikten sonra elini iç cebine soktu ve kutuyu çıkardı. Çaktırmadan yere baktı. ( Çok şükür kuru! ) sağ dizi yere değecek şekilde, diz çöktü. ‘’ Ihım, ıhım…’ diyerek sesini düzlettikten sonra, kutuyu yavaşça açtı ve ‘’ Deniz, hayatım! Biliyorum daha ne kadar birlikte olduk ki ( yaklaşık 1 yıl 7 ay 14 gün) böyle bir şeye yeltendin diye sorabilirsin. Yüreğini, daima yüreğimde hissettiğim. Ahhh, hiçte romantik olmadı farkındayım. Ne konuşacağımı inan ki şaşırıyorum. ‘’ derken ağzı kurumaktan sahra çölüne benzese de, ellerinde ki titreme gece vakti göz kırpan yıldızlarla yarışsa da, ‘’ Evet,’’ dedi son cesaret kırıntılarını da toplayıp. ‘’ Evet, seni çok seviyorum. Seninle bir ömür geçirmek, gülmene gülmek, ağlamana ağlamak istiyorum. Deniz, benimle evlenir misin?’’

Gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkınlıktan dolayı ağzından neredeyse nefes dahi çıkmayan Deniz, hala ayakta dikeldiği haliyle adama bakıyordu. Evet, dedi. Ama çıkan sesi kendi bile duymaktan acizdi o an. Kelime bir fısıltıyı andırsa da, adam bakışlarını kadına sabitlemiş, varını yoğunu ortaya koymuşlara has o haliyle öylece bekliyordu. ‘Evet,’in ardını küçük bir baş hareketi takip etmiş, dilinin bağı çözülen kadın, bu sefer daha bir şevkle yüksek perdeden. ‘’ EVET!’’diye haykırmıştı. Birbirlerine sarılırlarken adam, kadını kollarında saklamak istedi bir an. Çevresinde tam bir tur atarken mutluluktan, çevresinde oluşan meraklı kalabalığın hiç farkına varamamıştı. Öyle ya, bir insan ömründe kaç defa restoran önünde, kaldırım taşlarının üzerinde biri diz çökmüş diğeri ayakta bekleyen bir çifti kaç defa görebilirdi ki? Elbette bu çılgın sarılıştan mana, evlilik teklifine verilen bir ömrün fragmanın vücut bulmuş haliydi.

Tam toparlanıp oturacaklarken, uzaktan ama derinden gelmekte olan bir ses işittiler. Bir bağırış ve kovalamaca takip ediyordu birbirini. ‘’ Kaçma! Dur!’’lardan ve ‘’Polis!’’ lerden oluşan sesleri, kaçan kişinin Hakan’a çarpmasıyla son bulmuştu. Ne olduğunu anlayamadı başta Hakan. Birbiri üzerine binmiş iki kişi, kenarda (Başta Deniz olmak üzere ) şaşkınlık ve korkuyla takip eden büyümüş gözler. Bir ara belinde bir acı hissetti Hakan. Yumruk yemiş olmayı dilediği ama ılık ılık akan bir sıvıyla, hiç de öyle olmadığını adı gibi bildiği. Kan. Kesik bir bölge. Bıçak ve onu izleyen ağlamaklı iniltiler. Evet, kaçan şahıs Hakan’ı rehin almış ve üstüne de yaralamıştı. Denizin çığırışları, polisin bağırışları, diğer insanların fısıltıları arasında üzerine düşen bir iki damla ile açtı gözlerini tekrar Hakan.

Beyaz, evet. Her tavan beyazdır. Koku? Ama kan değil. Açık kalmış şurup gibi. Kollarındaki ağrıyı da saymazsa sol tarafını yok sayıyordu. Boşluk. Koca bir boşluk. ‘Kimsin?’i ‘Nasıl?’ takip ediyor. Hortumların ağırlığını demir gibi bir ağırlık kesiyordu. Kelepçe miydi? Hem de en ağrından. En kan kokanından. Bir ara Deniz’i başında görmüş gibi olsa da hemşireler almıştı onun yerini. Bir nefes teğet mi geçmişti sadece o gün. Hayır, bir el dokunmuştu. Peki neden? Aklında lokomotif misali gezen düşünce yığınlarını kovmayı başarabilse de ardında kalan çuf çuf soru dumanları bütün nöronlarına sızmış gibiydi. Tamam, da neden?

Bir hafta geçmiş, hastanenin yerini hücre; hemşirelerin yerini gardiyanlar almıştı. Belindeki bıçak yarasının yerini ise kalbindeki yalnızlık.  Bir haftadır Sessiz hücrede ki tek arkadaşı arada gelip giden fareler ( Büyüklüklerin ve ebatlarından sıçanı andırsa da… ) olmuştu. Dün ilk defa bir baş yetkili gelmiş ( Giyim tarzından bunu, O tahmin etmişti) karanlık bir odaya alınmış, hemen ardından başından aşağı sarkan bir lambayı gözüne gözüne sokmuştu resmen. Böyle bir ışık tufanı anca güneşte olurdu herhalde. ‘’ Ne hakkında bahsettiğinizden zerre bir fikrim yok!’’ diye bağırmıştı dayanamadığı konuşmanın ortasında. ‘’ Ben ne yapmışım bari ondan bahsedin!’’ diye titreyen bir sesle yalvardıktan sonra, haline acımış olmalılar ki, sonradan odaya gelen diğer adam başlamıştı anlatmaya. ‘’ O gün (senin tabirinle) seni yakalayıp yaralayan adam çok ünlü ( popüler manasında değil) bir uyuşturucu şebekesinin başının sağ adamıydı. Yıllardır içinde sızdırılan köstebeklerden sonra o veledi öğrenebilmiş ama baştaki adamın kim olduğunu bulamamıştık. Taa ki yakın zaman kadar. Onu bulduk, o köstebeği. Ve sonra bir de ne keşfettik dersin. O caanıımm sağ adam, meğerse başka birine çalışan bir başka köstebekmiş…’’ yavaştan şar tellerin attığını hissetmeye başlamıştı Hakan. Ne diyorlardı, ne anlatıyorlardı zerre anlamıyordu. Sanki demirden eldivenli bir şahıs gelmiş, elinde iğnelerden oluşan ucu sivri bir kerpetenle beyninin kıvrımlarında bir şey sökmeye, kesmeye, koparmaya, alıp ortaya atmaya, saçıp savurmaya çalışıyordu. Bu el kime aitti?  Neden iğneden ve niçin kerpeten beynine dalmaya azmetmişti? Ne kadar çok soru o kadar çok parçalanmış ruh… oofff…’’…derken tahmin et bakalım, kimin köstebeğiymiş bu velet? Haydi, tahmin et! Yapabilirsin sen bunu! İnanıyorum!’’ aslında zerre inancı yoktu ve bunların hepsini Hakan ile dalga geçmek için yaptığı ses tonundan ve imalarından ne kadar da belliydi. ‘İğreniyorum sizden ‘diye düşündü. Sıkıyorsa bir de dışından söyleseydi. Vuuhuuu, sonuçların nasıl gerçekleştiğini bilmesi için iki üç gün öncesini hatırlaması yeter de artardı. Birkaç morarmış kol ve bacak, çiziklerle dolu yüz ve… Tırnaklarına bakmak bile istemiyordu o an.

‘’ Kiminmiş?’’ dedi pes eden bir ses tonuyla. Gözleri devrik, elleri titrek, kendinden usanmış bir vaziyette. ‘’ Söyleyin de ben de kurtulayım, siz de …’’

‘’ Senin!’’ dedi sonradan gelen adam.  Küfredecekmiş de yanında üst makamdan biri olduğu için utanıp çekildi zannedebilirdi bir anlığına. Gözlerini devirdiği yerden kaldırdı istemeden. Yoo, adam gayet de sakin, kendinden emin ve mutmain duruyordu.

Anlamayan gözlerle bakan adam, ‘’ Hı…’’ demekle yetindi sadece.

‘’Evet, doğru duydun. Senin köstebeğinmiş meğerse! Emin ol biz daha çok şaşırdık. O kadar kişi araştırdık taradık ama gel gör ki, aradığımız velet her zaman emniyetin önünden geçen sırtında çantası, uzun kaşesi ve bakımlı saçları ile elma yanaklı, kafe de çalışan bir temizlik görevlisiymiş. Ama atalar ne güzel söylemiş, bir şeyi saklamak istiyorsan onu herkesin gözünün önüne koymalısın, diye. Bak sana ne…’’

Cümlelerin ardı arkası kesilmiyor, alayların yerini tahkir alıyordu. Her bir kelimede kerpetenin üzerinde ki iğneler beyninin kıvrımlarında kazık çakıyor, ha buldum ha bulacağım havasında daha diplere girmeye çalışıyordu. Neydi o bulması gereken? Elleri terlemeye başlamıştı artık. Kalbi, göğüs kafesini delip geçmeye yer arıyordu. Kerpeten. Biraz daha zorlasa bulacaktı. Bulacak ve çekip alacaktı onu beyninin içinden ama ne? Adamlar susmuyordu. Adamın ise gözleri kararmaya başlamış, ayaklarının altından zemin kayıyormuş gibi geldi. Deprem mi? Neden olmasın. Beynini içinde bir kerpeten varsa burada deprem niye olmasındı ki sonuçta? Edilecek laftı sanki? Tekrar baktı karşısında duran adamlara. Bunlar ne zaman dört kişi oldular ki, diye geçirdi zihninden. Ve sesler kesildi bir an. Bunca ışık nereye gitmişti ki? Ahh, galiba kerpeten bulmuştu o şeyi. Çok Şükür!

… … …

Ne demişti gardiyan,’’ Haydi, kanıtla masumiyetini!’’. Ne demeliyim ki şimdi. Evet, her şeyi ben yaptım ama her nasıl olduysa her şeyi unutmuşum ( Belki de ne zaman geçeceğini bilemediğim geçici bir hafıza kaybıydı.) ve köstebeğimin hem kendisi hem de ailesiyle ilgilenmeyi de unuttuğum için beni ispiyonlayacağını da tahmin bile edememişim en mutlu günümüzde ( evlenme teklifinden evet cevabını aldığımda o kadar mutlu olmuştum ki, bir anlığına sonsuza kadar mutlu yaşayacağız sanmıştım. ) Evet, her şeyin başladığı yerdeyim. Bir pislik olarak başladığım bu hayata bir pislik gibi öteye beriye savrulup giderek. Bir köşeye paçavra gibi atılarak yaşayacağım muhtemelen. Benim ki de hayaldi işte. Adı üstünde. Olmadı. Olmayacak. Neyi söylemem gerekiyor. Bir mikrofon ve kamera. Ah, nelere kadirsiniz. Tamam, söyleyelim bakalım ne söyleyecekmişim?

… … …

‘’ Sadece iki dakikam var ve ben ne söyleyeceğimi inan ki bilmiyorum. Deniz, gözümü açtığımda ilk sen vardın ve büyük ihtimalle de kapatırken de Sen olacaksın. Deniz, yaptıklarımın hiçbir mazereti olamaz, biliyorum ama yine çok özür dilerim. Ne kaydettiğin güvenini geri getirebilirim ne de onca zaman benimle kaybettiğin yıllarını. Ben bundan sonra yokum, Bu hayatta olmayacağım. Her şeye rağmen seni çok seviyorum. Beni affet, Deniz. Seni çok sevdim, hep sevdim…’’

___Son___

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account