Haydi Şimdi Sarıl

KANTER AKIN

Bu dünyaya artık adalet gelmeliydi. Kadınlara zulüm gösteren kişilere biri dur demeliydi. Umudumu yok edildi. Benden geriye sadece bir et parçası kalmıştı. Tükeniyorum dayaktan değil. Adaletin eşit şartlarda sağlanmamasından tükeniyorum. Acıya hissizleşmiştim. Acı çekmeye alışmıştım.

Umudun bittiği anda öfkelenmeye başlamıştım her şey katlanılmaz bir hâl almıştı. Çektiğim eziyetin haddi hesabı yoktu. Canıma tak etmişti artık. Ve gözüm dönmüş bir şekilde aklımın almayacağı bir şey yapmış ve sonunda ondan kurtulmuştum. Öldürmüştüm hem de hiç acımadan. Gözümden yaş akmadı ve ben o gün katil damgası yemiş bir hamile kadındım. Ben karnımdaki çocuğumun babasını bıçaklayarak öldürmüştüm. Bir çocuğun hayallerini, umutlarını çalmış bir anneydim.

Ben kendi öz evladımın babasını öldürerek ondan mahrum bırakmıştım. Hangi insan bunu yapmak isterdi ki? Ben mecburdum yapmasaydım o beni öldürecek ve karnımdaki çocuğunun katili olacaktı. Şimdi ne mi yapıyordum? Ellerimde kelepçe ile duruşmaya gidiyorum. Başım yere doğru eğilmiş, yaptığım şeyden pişmanlık duymayan gözlerim ile iki kolumda polislerle gidiyorum. Yaptığım şeyden pişmanlık duyacağıma, tam tersini yaparak zil takıp sokaklarda dans etmek istiyordum. Bu hissi kimse bilemezdi. Kocasından zulüm gören kadınlar tek anlardı benim hissettiklerimden.

Gidiyorum az kaldı. Bir adım daha attıktan sonra mahkemeyle yüz yüze gelip ve olanları sanki normal bir şeymiş gibi anlatacaktım az sonra ve kapı aralanınca içeriye geçtik. Kelepçeleri çözdükten sonra hâkimle karşı karşıya kaldık. Mahkeme yeri beni hep korkuturdu. Fobi gibi bir şeydi benimkisi. Ama şimdi yargılanacak daha sonra da hapse mahkûmların arasına girecektim.

Ben kim miyim? Ben Kanter Akın. Hayatı boyunca kocasından zulüm gören ve karşı çıkamayan daha sonrasında kocasını gözü dönmüş bir katil edasıyla her yerinden bıçaklayan hamile kadındım. Tabi birkaç saat öncesine kadar önce öyleydim. Çocuğumu doğurmuştum evde tek başıma. Daha sonra da polisler çağırışları duyunca hemen gelmiş ardından ambulansı aramışlardı. Beni, çocuğumun yüzünü göremeden çekip götürmüşlerdi hastaneye ve bir daha da göstermemişlerdi. Ben biraz sonra yargılanacak olan bir katildim.

BİRKAÇ SAAT ÖNCE

Hamilenin son aylarındaydım âmâ çekmediğim eziyet kalmamıştı. Şuan kocam olarak zalim adama meyve soyuyor ağzına da tıkıyordum. Bu sessiz çığlıklarım bir gün bitecekti. Hissizdim, hiçbir duyguyu yansıtmıyordum. Zalim olacak kocam, ayaklarını sehpaya uzatmış bir şekilde televizyondaki maça seyre kalmıştı. Bir tane daha ağzına tıkınca boğulduğunu sonradan fark etmiştim. Öksürerek boğazına kaçan meyveyi çıkarmaya çalışıyordu. Ben ise yerimde öylece, ölmesi için dua etmekten başka bir şey yapmıyordum. Bir insan bu kadar mı çaresiz bir şekilde kalabilirdi?

Yüzü kızarmış nefes alamaz hale gelmişti. Sonunda durmuştu öksürmesi, kendini bana döndürerek öldürücü bakışlar atmaya başladı. Her zaman bu bakışlara maruz kalıyordum ama bu sefer ki sanki daha fazlasını yapacak gibiydi. Kolumdan sıkarak ayağa kaldırmış üzerimde duran meyve tabağı ise saniyeler içerisinde yeri boylamıştı. Bir elimle karnımı siper ederken bir yandan da kurtulmaya çalıştıkça daha fazla kolumu sıkıyordu.

Acı bedenimi esir almış bir şekilde, gözlerine yapma der gibi bakıyordum. Ama fayda etmiyordu. O caniydi, zalimdi, en kötüsü ise karnımdaki çocuğuna acımayacak kadar gaddar bir babaydı. Onun dayaklarına engel olmak istedikçe, karnıma tekmeler savurup çocuğumu öldürmeye ant içmiş bir babaydı. Kolumu ansızın bırakıp saçımın ucundan tutarak yukarı-aşağı sağa-sola çekiştirip koparmaya çalışıyordu. İki elimle karnıma siper edercesine bu dayakların son bulmasını bekliyordum.

Bir kulda gelip şu aciz bedenimi şu cani adamdan kurtarmıyordu. Başlarına bela alırız diyerekten, bir kadının acı dolu feryatlarını görmezden geliyordu. İnsanlık bu kadar körleşmiş miydi? Bir insan birinin yardım çığlıklarını duymayacak kadar sağır mı olmuşlardı? Acı içinde yerde kıvranıp dururken bakışlarım yeri boylayan bıçaktaydı. Acı içinde nefes vermekte zorlanırken, sürünerek bıçağın ucuna ulaşmaya çalıştım. Sonunda alabildiğimde gaddar adam, arkası dönük dururken elimde tuttuğum bıçağı hiç acımadan bedenine saplamıştım.

Arkasına dönük olan bedenini anında bana döndürürken şaşkın bakışlar atarcasına bir elimdeki bıçağa bakıp daha sonra da bana döndürmüştü bakışlarını. O şaşkın bakışlar atmaya devam ederken ben durmak bilmeyen edayla, bedeninde yer bırakmayacak şekilde batırıp çıkarıyordum bıçağı.

Öfkeyle harmanlanmış gözlerimde hiçbir duygu barındırmıyordu. Sanki vicdanım yerine içimdeki şeytan hükmediyor, emirler yardırıyordu. O sırada karnımda meydana gelen bir sızı hissettim. Sızıyı es geçerek devam edecektim ki bu sefer daha fazla artmıştı sizi. Daha sonra da suyumun geldiğini fark etmiştim. Olamaz daha vardı doğmasına? Hayır, oğlum şimdi gelmenin sırası değil! Dudaklarımın arasından acı bir inilti dökülmüştü. Bu acı o kadar katlanılmazdı ki?

Bir kez daha şiddetli ağrı meydana gelince kendimi ansızın yerdeki kanlı halının üzerinde bulmuştum. Kimse benim sesimi duymuyor muydu hakikaten? Bu kadar mı insafsızsınız? Her bağırdığımda karnımdaki bebek aşağı doğru süzülüyordu. Doğum başlamıştı çoktan. “Yardım edin! Allah’ını seven bir kul yok mu? Ne olursunuz yardım edin?” acı içinde yardım direnmekten çaresiz duruma düşmüştüm.

Birkaç saat sonra evde bir ağlama sesi yankılanmıştı. Kan ter içinde kalırcasına doğurmuştum. Bebeğimi kucağıma zor da almıştım. Kadersiz yavrum bu vakitte doğman şart miydi? “Sen ne tatlı şeysin. Seni adın Doğan olsun mu? Senin kaderin bana çekmesin oğlum.” diyerekten yanaklarına masum öpücükler kondurmuş daha sonra da kulağına üç kere adını fısıldamıştım.

Kapı kırılırcasına açılırken içeriye polisler ile ambulans ekipleri girmişti. Beni bu halde görmeyi beklemiyorlardı. Şimdi mi aklınıza gelmişti yardım eli uzatmak? Önde duran polis “Hakkınızda şikâyet var hanımefendi. Komşularınız, evinizdeki çıkan seslerden rahatsızlıktan sizi tutukluyorum ve gördüğüm kadarıyla bir cinayet işlemişsiniz?” demişti soğukkanlı bir tavırla.

Komşular çıkan seslerden rahatsız mı olmuştu? Ben burada acı içinde doğum yaparken bunlar ne hakla rahatsız olurlardı? Bir evde bir kadın şiddet görüyor kılını kıpırdatmıyorlar ama ben burada doğum yaparken rahatsız olup eve polis getirerek şikâyette bulunuyorlar öyle mi? “Şimdi mi adam kesildiniz başıma? Ben şiddet görürken siz neredeydiniz ha söylesenize? Yazıklar olsun gerçekten yazıklar olsun. Sizin kalıbınıza tüküreyim. Sizi adam yerine koyanlara yazıklar olsun.” ifadesizce beyanda bulunmuştum. Yüzlerinde bir gram bile pişmanlık yoktu. Hiçbir şey olmamış gibi kapımın önüne gelerek beni tutuklayacaklarını söylüyorlardı.

Kucağımda duran oğlumu hızla benden koparırken diğer polis ise elime kelepçe takmıştı. Adalet miydi şimdi bu? Feryat edercesine bağırıp oğlumu almaya çalışıyordum ellerinden. Gözümün önünde oğlumu benden alıp dış kapıdan çıktılar. İki polis ise kollarımdan tutarak polis aracına sürüklüyorlardı. Dışarıya çıktığımız zaman mahallenin önünde taht kurup öylesine bir şey varmış gibi bakanlara “Yazık size. Sizin gibi kadınlar adamlar olmaz olsun. Bir kadın şiddetine sustunuz ya dilerim Allah’tan sizin de başınıza gelir ve kimsede size yardım etmesin inşallah. Andım olsun yakanızı Allah’ın adaletine bırakıyorum O size ne ceza vereceğini çok iyi biliyor.” dedikten sonra başımı zorla arabaya sokarak bedenimi de içeriye fırlatarak kapıyı kapatmışlardı ve sonra araç hareketlenmişti.

Ambulans bile koymaya tenezzül etmemişlerdi. Öylecene canice arabaya tıkmışlardı. Karnımdan aşağı doğru süzülen kanlar onların umurumda değildi. Ellerime baktığım zaman onun kanı ile birlikte oğlumun doğduğunu beyan eden kanlar mevcuttu. Hiç acımadan bedenine saplamıştım bıçağı.

Acı içinde kıvranırken sonunda hastaneye gelmiştik. Polis aracı acilin önünde durduğu zaman, karnımdan dolayı bir acı dolu inilti dökülmüştü yine. Polisler acele ile beni araçtan çıkarıp acilin girişine yöneldiler. Etrafta koşturan doktor ve hemşireler hemen bir sedye getirip beni de üzerine koydular. Dayanamıyorum acıya. Baygınlık geçirecek kadar vücudum halsiz düşmüştü. Oysaki şimdiki çektiğim acı hiçbir şeydi. Ben nelere göğüs gerip acılara rağmen ayakta dimdik durmuştum bu zamana kadar. Şimdi ise ölmek bütün acılarımın son bulmasını istiyordum.

Oğlum nerede? Onu ne yaptılar? Acılarımı unutarak polise sordum. “Oğlum nerede benim? Onun benim şefkatime ihtiyacı var şuan.” diyerekten polise yalvarmıştım. O arada beni hastanenin yataklarından birine taşımışlardı. Bir kolumu yatağın demir tarafına getirerek kelepçe ile birlikte tutturmuştu. Ben burada acıdan ölüyorum oğlum ne halde şuan diye düşünüp kafayı yerken, buz gibi ifadeyi yüzüne takınmış bir polis beni kelepçelemek derdine düşmüştü.

Tekrardan bu sefer bağırarak “Oğlum nerede dedim size?” diyerekten polise çıkışmıştım. Polis, bakışını bana çevirip sertçe uyarmıştı. “Bana bak kadın bana bir daha bağırırsan buradan ancak cesedin çıkar anladın mı?” parmağını öne savrularak tehdit vaki bir şekilde bağırmıştı. Daha sonra tekrar dudağını aralayarak “Oğlun kuvözde merak etme. Zaten artık hapiste mi büyür yoksa yetimhane köşelerinde mi büyür orasını bilemem.” demiş sonrada kapının önünde çıkarak beklemeye devam etmişti.

Bana ya oğlunu hapisse götür orada gözün önünde büyüsün ya da yetimhaneye bırak gözün önünde olmasın diyordu. Bu… Bu resmen seçim yaptırmaktan başka bir şey değildi.

****

Ameliyat olmuş daha sonra da aniden mahkemeye getirmek için taburcu işlemlerini hallediyorlardı.

İnsanlık ölmüş, bize de acı çekmek kalıyordu. İnsanlık öldü diye acı çekilir miydi? Büyük kanıtı şuan yaşadığım andı. İki polis elime tekrar kelepçe takmış bir şekilde hastaneden çıkarıp adliye götürüyorlardı. Benim aklım ise oğlumun kokusu dâhi çekememiş artı özlem gideremeden elimden canice çekip almış ve bir daha da göstermemişlerdi.

ŞİMDİKİ ZAMAN

Hâkim ile karşı karşıya kaldık. Sert sesiyle makamına elindeki çekiçle vurup davayı başlatmıştı. “Mahkeme başlamıştır herkes yerine otursun. Sen kızım…” diyerek beni gösterdi daha sonra devam etti. “Kocanı neden öldürdün? Evden gelen sesten rahatsız olanlar varmış sebebi nedir? Kızım kocanı neden bıçaklayarak öldürdün?” sorduğu sorularla üzerime gelirken ben ise soğukkanlımı koruyarak katil edasıyla konuştum.

“Eziyet ettiği için hâkim bey. Evlendiğimizden beri şiddet görmekten hâkim bey. Karnımda kendi çocuğu varken acımadan tekmeler savurup durduğu için hâkim bey daha sayayım mı yoksa bunlar yeterli mi sorunuzun yanıtı için. Ha yok biz o kısmı ile ilgilenmiyoruz biz adalet ile ilgileniyoruz senin yaptığın suç diyorsanız o zaman iş başka.” imayla gülümseyerek öfkemi kusmuştum. Bu bana yetmemiş olacak ki devam ettim sözlerime.

“Adalet nedir hâkim bey? Bir kadın bir eşten zulüm görüyor ve kimse kılını dahi kıpırdatmıyorlar. Oysaki koruması gerekmiyor mu hâkim bey? Ya da ben evde tek başıma doğum yaparken adalet gelmiş miydi kapıma. Yok, hayır onun yerine komşuların evden gelen sesten rahatsız olup polisi evime çağırtmaları. Sizin adalet dediğiniz bu işte. Zoru seçmektense en kolay yol hangisi ise onu seçersiniz değil mi HÂKİM BEY! Bir kadın kocasından zulüm görüyor bir diğer kadın tecavüze uğruyor bir diğeri ise tutsak tutuluyor. Neden peki sırf kadın olduğu için sırf dışarıya adım atıp gezdiğimiz için. Adalet bu mu ha söyleyin adalet bu mu? Ben sizin adalet dediğiniz şeye insan yoksunluğu derim yaratık derim. Ama Allah yukarda bu yaşananların cezasını verecek bir gün elbet.” yıllardır içimde tuttuğum sessizlik şimdi dayanamayacak hale gelmiş bir şekilde fütursuzca dudaklarımın arasından dökülüyordu.

Sessizlik benim en iyi dert ortağımdı. Derdimi sessizliğe fısıldıyordum. Sessizlik benim içimde olan çocukluğumdu. Kendimden emin bir şekilde başımı hâkim beye doğrultup soğukkanlı edayla “Evet ben öldürdüm. Zalim Akın’ı bile isteye öldürdüm. Yaptığımdan da hiç pişman değilim yine olsa yine yaparım. Zalim Akın’ın katili benim.” demiş daha sonra da dudaklarımı kapatmıştım.

Bir kadın o geceye denk sustu. O kadın o geceye kafa atarak sessizliğe son verdi. O kadın o gece bir kadın cinayetin olmasına müsaade etmeyerek gaddar adamı bıçakladı. Sessizliğe son verildi. Şiddete maruz kalan bedeni artık morluklara son verildi. Uykusuz kalan gözleri vuslata erdi. O gece son buldu bir ömür hapishane köşelerinde geçse de huzurla başını yastığına koyup uykuya dalacaktı.

O gece bir hayat bitti. O gece bir hayat mezara gömüldü. O gece bir hayat hapse girdi ve tanıkları ise gecenin sessizliği ve karanlığıydı. O gece bir hayat paramparça hale geldi. Umutlar, hayaller karanlığa karışıp yok oldu. Zifiri karanlık o gece hiç aymadı. Güneş hiç doğmadı. O gün gece karanlığında bir hayat söndü. Kimsesiz bir bebek gecenin sessizliğine inat doğdu. O gün o gece bir katliam işlenirken dünyaya bir bebek ağlama sesiyle yankılandı.

Ve bu sır onu nereye kadar sürükleyecekti? Ölene kadar mı yoksa karnında büyüttüğü ya da kocaman delikanlı adam olunca mı son bulacaktı sırrı?

Hâkim bey bocalayarak tek kelime dahi edememişti. Duymak istediklerinden çok, bambaşka konuşmalar onu bocalatmıştı. Kendini anında toparlayıp elindeki çekici makama tekrar vurdu ve bu sefer oturmak için değil ayağa kalkmak için hareketlenmiştik “Karar, sanığın cinayeti işlediğini kendi ağzı ile itirafta bulunması ve diğer küçük suçların delilleri incelenerek beyan edilmesine… Sanığın kasten adam öldürmekten müebbet cezasına karar verilmiştir.” diyerekten cübbesi ile dışarı çıkmıştı. Kulaklarımın içinde müebbet dercesine çınlıyordu.

Müebbet!

Müebbet!

Müebbet!

O an adaletin de bittiğini anlamakla kalmayıp, yok oluşunu gözümün önünde seyredip kalmıştım. Adliyenin salonun ortasına kalakalmış idrak etmekte zorlanmakta güçlük çekiyordum. Beni uyandıran ise iki kolumdan tutan memurlar olmuştu. Bir zulüm son vermek bu kadar cezaya mı çarpıttırıyordu. Dile kolay ömür boyu müebbet! Oğlum reşit olup hayata atılınca ben hapishanenin parmaklıklarında yolunu gözleyecektim.

Adliyenin ortasına feryat edercesine isyanımı belirtiyordum. Herkes birden bana dönünce “Hayır! Hayır, bu adalet değil. Ben bunu hak etmedim. Ben bu hayatı istemeyerek göğüs germek zorunda kaldım. Hayır, benim kurtuluşum bu olamaz. Özgür olmam gerekir benim şuan.” kelepçeli bir şekilde bir o yana bir o yana dönüp duruyordum. İki memur zar zor zapt ettiriyordu bedenimi.

Yoruldum! Yoruldum esir altında kalmaktan. Özgürlüğümü geri istiyordum. Bana özgürlüğümü verin! Yalvarırım. Ben oğlumu hapishane köşelerinde büyütmek istemiyorum. Benim gibi tutsak kalsın istemiyorum! Hayatını yaşasın, âşık olsun, evlensin, çoluk çocuğa karışsın istiyorum. Esir hayatına mahkûm kalmasını istemiyorum.

Adliyeden çıkardıkların da araca binerek hapishane yoluna sürüyorduk. Araç her sallandığında yüreğim ağzıma geliyordu. Bir süre sonra araç durdu, kapılar ardına kadar açıldı ve beni o sopsoğuk yere bırakıp ardımdan da kapıyı kapattılar. Koğuşun önüne gelince elimdeki kelepçeler çözüldü. Acıyan elimi ovalayıp bilinmezle sallayıp durdum. İçeriye adım attıkça ruhumdan bir parça koparıyordu. Bakışlarımı çekinircesine etrafa gözlerken benden büyük olduğunu beyan ettiğim kişi yanıma gelerekten “Geçmiş olsun bacım, Allah kurtarsın.” demiş daha sonra sıcak bir gülümseme dudaklarının arasından kaçırmıştı.

Başımı ağır bir şekilde öne doğru sallayıp “Sağ ol abla.” sesim duyamayacak kadar kısıkça çıkmıştı. Omzuma elimi koyarak yerimi göstermişti. Yatağım en dipte duran ranzanın üst tarafıydı. Sessiz bir şekilde oraya doğru giderken bir yandan da diğer kadınların Allah kurtarsın sözlerine kulak asarak görmezden geliyordum. Ne yapacağımı bilemeyerekten duvarın dibindeki kare şeklimdeki pencereden bahçeye bakınıyordum. Bu neydi ki yaşadığım? Aklım oğlumda kalmışçasına uzaklara dalmıştım.

ÜÇ GÜN SONRA

Yeni bir gün yeni bir sabahla uyanmak artık acıdan çok korku veriyordu. Oğlum bugün yanıma geliyordu. Şu üç günde o kadar hasret kalmıştım ki Doğan’ıma. Kokusu cennetti. Koğuşun kapısı hızla açıldı ve gözümün önüne gardiyanın kucağında olan oğluma ilişmişti. Ona özlemle koşarak kucağıma aldım daha sonra kokusunu ciğerlerime kadar çektim. Şimdi özgürleşmiş gibiydim. Allah’ım sen bana yavrumu kavuşturdun ya ölsem de gam yemem artık. Daha sıkıca sarıldım oğluma. Yanaklarını öpücüklerle boğarak hasret gidermeye çalıştım. Yanaklarımın arasından dökülen yaşlarım ciğerlerimi boğuyordu. Bir anne oğlundan ayrı kalınca ne kadar çaresiz hissediyormuş az önceye kadar anladım.

“Annem, yavrum benim. Özür dilerim binlerce kez özür dilerim senden. Affet oğlum beni. Babanı öldürdüğüm için affet beni. Seni babasız bıraktığım için affet beni.” demiştim. Gözleri sanki anlamış gibi gözyaşlarını akmaya başladı. Oğlum sanki beni duymuşçasına ağlayıp isyan ediyordu. O küçücük bedeni ortalığı sarsarcasına ağlıyordu.

Onunla birlikte ben de sarsılarak ağlamaya başlamıştım. Beni affedene dek ağlamış ve göz pınarlarımı körleştirmiştim. Onun affına sığınarak yaşama devam etmiştim.

Bir evlat annesinden koparılmamalıydı. Onun sıcacık kollarının arasında şefkatine muhtaç bırakılmamalıydı. Hayatı boyunca esir tutulan bedenler artık özgürleşmeliydi. Bir anne öz evladının babasını öldürecek raddeye kadar gözü dönülmemeliydi. Bir anne yavrusunun hayatını çalmamalıydı. Anneler kutsallıktan çıkarılmamalıydı. Bir evladın anne sevgisinden mahrum kalmamalıydı. Bu adalete artık son verilmeliydi! Artık bu zulme biri dur demeliydi.

SEVGİ GÜNEŞ

Çocukluğumdan beri babam tarafından hor görülüyor ve dövülüyordum. İnsan birazcık da olsa sevgisini gösterirdi ama benim babam diğer babalardan farklıydı.

Benim babam beni dövüp dövüp işe yaramayacağımı belirtildi. Biz kızların kaderiydi. Bizim erkeklerden ne farkımız vardı ki?

Annemde beni o adamdan korumaya çalışıyordu gücü yettikçe.

Annem hep derdi ki bizim kaderimiz alnınızda değil evlendiğin adamla belli olur, haklıydı aslında. Babam bizi nereye sürüklerse bizde oraya giderdik.

Acaba evleneceğim adam da babam gibi mi olacaktı. O kadar korkuyorum ki bunun olmasından.

“Kız çabuk buraya gel!” sarhoştu yine, yanına gitmesem daha beterini yapacaktı bana. İsteksizce yanına gittiğimde ayakta zor duruyordu.

Ellerinde şişe sağa sola sallanıyordu. İfadesiz olmak zorundaydım. Onun benim canımı yakmasına bir daha müsaade edemezdim ama duyduklarım, beni bir kez daha yıkmıştı derinden.

“Evleniyorsun!” kulaklarım uğuldamaya başladı. Babamın sarhoş ağzıyla söylediklerini idrak edemiyordum. Annemin feryat eden sesini duydum.

“Ne diyorsun bey? Kız daha on altı yaşında, küçücük!” annemi geriye itti hışımla, sinirlendim.

“Anneme bir daha dokunmaya kalkma!” diye bağırdığım an sağ yanağımdan tokat yedim. Başım yana dönerken gözlerimi yanağımdaki yanma hissiyle sıkıca yumdum.

Bu kaçıncı el kaldırışıydı haddi hesabı yoktu. Onun bu davranışlarına alışmıştım ama bir yandan da bana çok koyuyordu.

“Bugün gelecekler ve sen, eğer ki sorun çıkartırsan ananı takmam öldürürüm seni?” diye tehdit etmişti.

Yapma baba kıyma bana desem neye yarayacaktı, önüme sadece koca bir sıfır gelecekti.

Evlendirme beni, daha küçücüğüm kızına kıyma, diyemedim. Çünkü babam çoktan kefeni üstüme giydirmiş ne zaman intihar ettireceğini hesaplıyordu.

Bileğime takılan adaletin kelepçesi değildi. Bileğime takılan babamın infazıydı.

Boynuma takılan ipin izi şimdiden çıkmıştı. Babama bakamıyordum. Gözlerinden çıkan ateş hepimizi yakıyordu.

Sesimi ben bile zor işiterek sordun. “Kiminle evleneceğim?” boğazım acıyordu. Babamın beni bir malmış gibi satması, içimi o kadar yakıyor ki.

Babamın sert sesi kulaklarım deldi. “Akşam görürsün.” deyip başka bir şey demeden çekip gitti yine o leş kargaların olduğu yere.

Yere çöktüm. Babamın yanında akıtamadığım yaşlarım bir bir halıyı ıslatıyordu. Hıçkırıklarım biraz daha yükselse dışarıya kadar çıkacaktı.

Baba…

“Kızım!” diyen annem feryatla çığlık atsa da bir şey değiştirmezdi. Peşin hüküm verilmişti bile. Bu yaşta evleniyordum. Daha ben çocuktum!

Çocukluğumu sokaklarda değil de annemi, babamın elinden kurtarmakla geçti.

Kızım diye sevmiyordu beni. Gözlerim artık ağrımıştı. Bu ev benim ölümüm olacaktı.

*

Babam akşamüstü eve girdiğinde yanında bir adam daha vardı. Benden büyüktü baya. Daha çok korktum. Babama baksam da yüzünü bir kez olsun bana çevirmeden içeriye geçti. Hıçkırıklarım boğazıma kaçtı. Ağlamanın zamanı değildi. Güçlü durmak zorundaydım. Yoksa annemi de benden alırdı.

“Kız kalk kahveleri hazırla!” içerden kükreyen babama zıkkım iç demek istedim ama demekle kaldı işte.

Ağır ağır mutfağa gidip nasıl içtiklerini sormadan bile sade kahve yapıp içeriye taşıdım.

Ayaklarım beni zor taşıyor dengede durmakta zorlanıyordum. Başımı eğmiştim onun yüzünü görmeye tahammül edemezdim.

İlk önce babama uzattım daha sonra anneme uzatsam da hıçkırarak geri çevirdi. Dudaklarım titredi hıçkırıklarıyla. Arkama döndüm ona da uzattım. Bana gözlerini dikmiş bir şekilde tepsiden kahve ve suyunu alırken teşekkür ederim dediğini duydum. Tepki vermedim.

Kahveleri dağıtıp kenara geçtim. İçimden defalarca dua ettim. Bu iş olmasın ben yine babamdan dayak yiyeyim annemin dizinden ayrılmayım istedim.

Öyle olmadı. Babam bir kez daha boynuma ipi geçirip öldürdü. “Verdim gitti, düğünü falan boş verelim direkt yıldırım nikâhı olsun.” deyince bakışlarım anında babamı buldu.

Demek o kadar değersizim gözünde. Adamın bana baktığını görsem de gözlerimi ondan kaçırdım. Babam ayağa kalktı bizde mecburen kalktığımızda elimi öp der gibi bana doğru uzattı.

Gözlerinin içine merhamet kırıntısı var mı diye baksam da o gözlerde hırs yapmış birini görüyordum. Gözlerim buğulu, boğazıma takılan yumruyla elini öptüm.

Daha sonra yüzükler takılmıştı. Oysa o yüzükler benim parmağıma kelepçe niyetinde takılan takıydı. Adamın ismi Yiğit’ti. Bana elini uzattı karşılık vermediğimi anlayınca iç çekerek derin nefes aldı. Sabrı taşmışa benziyordu.

Bir şey yapmadı, sadece kocaman gülümsemekte kaldı. Bu iyi bir şey miydi bilmiyorum ama sonu babam gibi olmasından çok korkuyorum.

*

Baba evimden kefeni giymiş bir şekilde çıktım. Yıldırım nikâhıyla artık evli bir kadındım. Daha doğrusu evli bir çocuk…

Yiğit belimden tutup arabaya bindirdi. Ben hala ağlamamak için didiniyordum. Bu adamı tanımıyordum bile ne gibi zararlar bırakacaktı ruhumda onu da bilmiyorum.

Kendisi de öne binince camdan bize bakan babama bakmadım. Ondan çoktan ümidini kesmiş bir şekilde başımı öne doğru dikmiştim. Araba hareket etti. Arabanın içinde sessizlik vardı.

Konuşmaya mecalim yoktu. İçimden gelmiyordu. “Anneni orada bıraktığın için üzgünsün biliyorum.” hiçbir şey bildiği yoktu! Babamın yaptıkların hiçbirini bilmiyordu.

“Ama böyle yaparsan da bir şey değişmeyecek!” doğru değişmeyecekti ama elimde olan bir şey değildi.

Başımı cama yasladım. İç çekişini duydum. Onunla konuşmadığım için sinirlenmiş olmalıydı ama umursamadım.

Birkaç dakika sonra evin girişine girerken bu kadar büyük olacağını, her yerde adam olacağını tahmin etmiyordum. Şaşkınlıkla Yiğit’e baktım. Mafya mıydı yoksa?

İn deyip kendisi de indi. Korkarak kapıyı açtım. Arabadan inerken etrafa ürkekçe bakıyordum.

Elimden tutunca bir titreme oldu bende. Elimi sahiplenircesine tutarken bahçeden çıktık. İçeriye geçerken etrafa göz attım. “Sevgi.” diye seslenince adımı ağzında duyunca anlık afalladım.

“Sana söylemem gerekenler var.” deyince açıkçası merak etmiştim.

“Babanın elinden seni kurtardım çünkü bir tek sevdiğimden değil, seni ondan tamamen kurtarmak için yanıma aldım.” deyince kalbin hızla çarptı. Nasıl yani?

“Seni oradan kurtarmasaydım öldürecekti.” gözlerim fal taşı gibi büyüdü.

Annem!

Onu da mı öldürecekti? Aklımdan geçeni anlayınca “Anneni orada aldım. Şuan da diğer evde.” deyince içime su serpildi sanki. “Annemi görebilir miyim?” sonunda sesimi işitince rahatlayarak gülmüştü.

Yanıma yaklaşınca korkarak geri gittim. Elini yumruk haline getirdiğinde korkarak kendimi korumaya çalıştım. Bana vuracağını sanarak gözlerimi yumduğumda bana şaşkınlıkla bakıyordu.

“Hey. Sakin ol sana vurmayacaktım.” şaşkınlıkla dile getirdi. Korkarak elimi başımdan çekip ona baktım. Bana öyle bir bakıyordu ki.

“Babanın sende açtığı yaraları teker tek onarmak isterdim ama bunun mümkün olmayacağını biliyorum. Ama şunu da bilmeni isterim ki sana asla el kaldırmam! Tek sana değil tüm kadınlara dair yapmam bunu.” gerçek miydi dedikleri yoksa göz boyamak için mi söylüyordu bilmiyorum.

“Benden korkma sana asla dokunmam, sen istemediğin sürece.” nedense rahatladım. Sesine yansıyan huzur içime işlemişti o ilk anda.

Gözlerinde hiç görmediğim şefkat vardı. Babamın benden esirgediği şefkat… Dudaklarım arasından dökülen soruyla büyük bir kahkaha atmıştı ben ise utanıyordum.

“Kaç yaşındasın?”

Kahkahası son bulunca dudağını iki yana kıvırdı.

“Yirmi iki.” dediğinde o kadar bocaladım ki. Ben daha büyük olduğunu sanıyordum.

İçine ilmek ilmek işleyen bir bakışa sahipti. Bilmiyorum ama yüreğim, bu adamın kötü olmadığını dile getiriyordu. Korkuyordum hala ama ona bakınca bir güven veren bir şey vardı. Tanımsız…

*

Aradan yıllar geçti. Yiğit’e alışışım o süre zarfında. Ben artık o 16 yaşındaki kız değildim. Babamın içip içip döveceği o kız yoktu, onu öldürmüştü. Annemi de geçen sene kanserden kaybetmiştim. Yiğit ne kadar didinse de olmamıştı. Ben hayattaki son dayanağımı da kaybetmiştim.

Şimdi de lavabo da elimdeki testin sonucunu bekliyordum. Yiğit o kadar tembihlemişti çocuk konusunda. Neden istemiyordu onu da bilmiyorum. Eğer ki pozitif çıkarsa hiç acımadan öldürürdü. İçime korku yerleşti. Boğazıma dayanan kaygı giderek büyüyordu.

Birkaç dakika geçti. Test sonunda hazırdı. Gözlerimi endişeyle birkaç saniyeliğine yumdum. Korkunun ecele faydası yoktu o yüzden de yumduğum gözlerimi bir cesaretle açıp teste baktım.

Pozitifti!

Derin nefes aldım. Emin olmak için testi iyice yaklaştırdım ama yanılmıyordu gördüklerim, çift çizgiydi. Ne yapacaktım ben? Kapının ardında Yiğit’in sesi geldi.

“Hayatım, banyo da mısın?” elimdeki testi hızla klozete atıp üstüne sifonu çektim. Görmemesi gerekiyordu. Kapı açılınca benzi bendi düşen halimi görünce endişeyle yanıma gelip endişeyle sordu.

“İyi misin Sevgi? Neyin var?”

Ona belli etmemeye çalışarak hafifçe gülümsedim. “Üşütmüşüm sadece.” Diye yalan söyledim. Hamileyim diyemedim olmazdı. Bana hızla sarılıp saçlarımdan öptü. “Daha dikkatli ol tamam mı?” deyince başımla onayladım.

Ondan kaçmam gerekti. Yoksa daha doğmamış bebeğimin canına kıyacaktı. Bir çözüm bulmalıydım. O kadar iyi olmasına rağmen neden bebek istemediğini anlayamıyordum. Neden diye sorsam anında parlayıp azarlıyordu.

O yüzden de tek çarem kaçmaktı…

*

Bir yolunu bulmuş ondan kaçmıştım. Her yerde deli gibi beni arıyordu biliyorum ama ayağına bir daha gidemezdim. Geçtiğim sokaklarda nefes nefese kalırken nereye gideceğimi bilmiyordum. Kimsem yoktu ki benim, yanımda annem bile yoktu. Bu hayatta yapayalnızdım.

Bu yapayalnız hayatıma biri daha katılmıştı, bebeğim… Onu da benden koparılmasına müsaade edemezdim. Biraz daha koştum. Yolun ortasına atladığım gibi az kalsın araba çarpıyordu bana. Korkarak çığlık attım.

İçinden çıkan kadın, benden baya büyüktü. Aklıma ilişen fikirle kadının arabasına bindim. Kadın bana şokla bakarken arabaya geri binmişti. Ben ise etrafa kaygıyla bakıyordum.

“Kızım iyi misin? Yüzün bembeyaz olmuş?” bir anne edasıyla sorduğunda içim burkuldu.

“Abla ne olur yardım et bana!” dedim çaresiz çıkan sesimle. “Bebeğimi öldürecekler.”

Kadın bana şokla bakarken “Kim?” diye sordu.

Nefesimi kontrol altına almaya çalışarak “Kocam.” dedim utanıp başımı yere eğerken. Kadın daha da şok oldu hatta Yiğit’e saydırdı. “Polise gittin mi kızım?” diye sordu bu sefer.

“Polis olmaz!” dedim itiraz ederek. “Polise gittiğim an bulur beni.”

“Polise gitmemiz lazım ama. O adımda sana hiçbir şey yapamaz.” dese de başımı olumsuzca iki yana sallayarak itiraz etmeye devam ettim.

“Onu tanımıyorsunuz! Eli baya uzundur kimseyi yaşatmaz.”

Oysaki o kadar merhametliydi ki kendi çocuğuna kıyamazdı ama bunu Sevgi bilmiyordu.

“Ne yapacağız o zaman? Bize gelir misin?” diye teklifte bulundu.

“Sizin başınızı da yakarım.” dedim korkarak. “Ben kendi başımın çaresine bakarım.” diye de ekledim. Daha sonra korna sesleri daha da artınca arabayı sürmeye başladı.

“Bu gece ben de kal o zaman kızım.” deyince kabul etmek zorunda kaldım.

*

Karnım iyice büyümüştü. Sağ olsun o kadın bana çok yardımda bulunmuştu. Karnım burnumdaydı. Yiğit hala beni arıyordu biliyorum. Ondan daha ne kadar kaçacaktım bilmiyorum. ani bir atakla karnıma giren sancıyla iki büklüm oldum.

Defalarca aynı sancı karnıma girerken bacaklarım arasında suyum geldiğini anladım. Öylecene kalakalsam da sancı git gide artıyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım acıyla. Dışarıya çıktığım an karşımda o abla belirmişti.

Yanıma hızla gelip kolumdan tuttu. “Suyun gelmiş.” diye bağırınca, acıyla inledim. Az ilerde duran arabaya kadar yürütmeye çalıştı. Arabaya bindiğim gibi kendisi de binip gaza bastı.

Hastaneye giriş yaptığımız gibi acil bölüme geçerken doğumhaneye almışlardı.

*

Doğum bitmiş odada kızımın ağlama sesi yankılandı. Yorgun bir şekilde kızımı kucağıma verince bütün yorgunluğum son buldu. Kızıma gülümseyerek baktığımda o kadar küçücüktü ki, dokunmaya kıyamıyordum.

Küçücük elleri, elimi tutmaya çalışıyordu. “Allah bağışlasın.” diyen hemşireye teşekkür edip tekrar kızıma döndüm. “Kızınız kuvöze geçmesi lazım, sağlığı için.” dediğinde istemeyerek de olsa kızımı, hemşireye uzattım. Kızım, hemşireyle odadan çıkarken içimde bir boşluk oluştu.

Yiğit… Bizi burada bulabilirdi. Endişeyle ayaklandığım zaman kollarımdan tutularak geri yatağa yatırıldım.

“Bırakın beni! Gitmemiz gerekiyor yoksa bulacak.” desem de fayda etmemişti. Çoktan omzuma iğneyi yemiştim.

*

Bizi bulmuştu! Yiğit hastanede olduğumu öğrenmişi. Kızımı hastaneden çıkartarak kaçmaya devam ettim. Arkamdan geliyordu. Daha da hızlandım. “Sevgi!” diye bağırıyordu. Kızım ağlamaya başladığı an ne yapacağımı bilemedim.

Sonunda Yiğit’e izimizi kaybettirip kendimi yetiştirme yurdunun önünde buldum. Zihnimdeki o ses kafamı karıştırıyordu. Eğer bizi yakalarsa Nefes’i yaşatmazdı. Yapmak zorundaydım… Yoksa onu öldürecekti.

Nefes’i girişteki kulübeye koyup ondan ayrılmaya çalıştım. Ama bu o kadar kolay değildi. Bana sanki beni bırakma der gibi bakıyordu. Ağladım, içim el vermiyordu. Tek çarem buydu.

Oradan ayrıldım. O günden sonra izimi herkese karşı kaybettirdim. Yiğit’leyken üniversite sınavına girmiştim hatta kazanmıştım. O dönem Polislik eğitimlerine katılmıştım. Polis eğitimlerini de kazandığım zaman adımı bile değiştirmiştim.

Ben artık Sevgi Güneş değil Kader Paksoylu’ydum. Kızım Nefes’i ardımda bıraktığım için o kadar suçluyordum ki kendimi… Kızımı ancak uzaktan seyretmek zorunda kalıyordum.

Yiğit artık aramaktan yorulmuşçasına pes ederken az da olsa rahatlamıştım ama kızımı artık oradan alamazdım. Beni affetmezdi, beni sevmezdi. Ben de olsam aynı karşılıkla verirdim.

Kızımı kendimden korumak zorundaydım, mecburdum buna.

Benim bu hayatta tek kızım vardı, onu da kendi ellerimle kaybettim. Hayattaki tek dayanağım ellerimin arasından kayıp gitmişti.

İki ayrı kadın… İkisinin de acısı, çocuklarıydı. Onların mahrum kaldığı hayatları vardı, anne sevgisinden mahrum kalan iki çocukta hayata karşı dik durmayı acı bir şekilde öğrenmişti.

Kanter Akın, çocuğunu korumak için kocasını öldüren bir kadın…

Sevgi Güneş, çocuğunu korumak için eşinden kaçan kadın…

İkisi de çok güçlü! Hayatlarında o kadar çok şey gören bu iki kadın pes etmeyi aklıların uçlarından bile geçirmediler. Belki çocuklarından ayrılar ama hiçbir zaman hayata karşı yenilmeyi düşünmediler. Onların hikâyeleri burada sona erdi.

Sıra çocuklarındaydı…

Acılar, nefes olsa diller susmaya başlardı. Her nefeste acının artığını gösteren hız, belki de hiç yavaşlamayacaktı.

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account