Adsız tasarım
 
Herkesin bir hayat hikayesi vardır.
Benim hikayem de vardı.Yirmi bir yıllık yaşam sürecine birçok anı sığdırmıştım, yalnız kaldığımda hep yaşadıklarımı düşüyordum.
Yine bir gün düşündüm.

Film şeridi gibi geçiyordu hayatım gözlerimin önünden.
Hayatın aldıkları daha çoktu bana verdiklerinden.
Gecenin ayazında kalmış, titreyen bedenimi ısıtacak hiçbir şeyim yoktu.
Soğuktan büzüşen ellerimi birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyordum.
Duvar dibinde sinmiş ürkek bir kız çocuğu yoktu. O gece omuzumda dünyanın yükünü taşıyan koca bir kadındım ben.
Şimdi her şey kötüydü benim için.
Çünkü benim annem yoktu o gece.
Annem yoktu evimizde.
Beni sokağa defeden yabancı bir kadındı.
Altı yaşındaydım henüz. Ne olduğunu, ne bittiğini anlamaya çalışıyordum. Anlayamıyordum.
Bir gecede altmış yaşına girivermiştim.
Sessizliğe büründüm bir anda. Duvarın dibinde otururken, tek amacım ısınmaktı. Isındım da bir anda.
Dayanamayacağım kadar soğuktu hava.
Umrumda değildi duvar dibi.
Umrumda değildi gecenin soğuk nefesi.
Umrumda değildi uyumamak.
Uyudum bende.
Teslim etmiştim kendimi soğuk karanlığa hiç direnmeden.
Uzun uzun uyumuşum.
Geceler, günler, haftalar boyunca,uykuya doyana kadar.
Sonra bir gün;
elimi bir melek tuttu.
-Seni çok seviyorum, diyerek yüzüme bir buse kondurdu.
Çok mutluyduk.
Onun yanı huzurdu.
Yemyeşildi her yer.
Kuşlar vardı.
Bir tanesini yakalayıp bana getirdi.
“Sev kuzucuğum” deyişi bile güzeldi.
Gülümsedi bana,dişleri inci gibiydi.
Karbeyaz elbisesi uçuşuyordu.
İnce uzun parmaklarıyla sıvazlıyordu yüzümü.
Kirden çalı süpürgesi gibi olmuş saçlarımdan da hiç iğrenmemişti.
Başımı okşuyor, kokluyordu beni.
-Ne kadar güzel bir şeymiş dedim ona.
Kucağına oturtup sordu
-Nedir bakayım o güzel olan?
-Kokunu almak dedim.
Kara gözlerini bal köpüğü gözlerime dikti.
Kalın, kırmızı dudaklarından tane tane çıkıyordu kelimeler.
Hiç alışık değildim benimle bu şekilde konuşulmasına.
Çok tuhaf hissediyordum.
Sorular ok gibi delip geçiyordu zihnimi.
Ne önemi vardı zaten soruların?
Anlam yüklemeyi dahi bilmiyordum.
Önemli olan iyi hissettiğim şeyi yaşamaktı. Yaşıyordum o anda.
-Hiç bitmesin dedim.
Gülümsedi bana.
-Lütfen gitme dedim.
-Gideceğim dedi.
Elini tutmuştum sıkıca.
Yumuşacık pamuk gibiydi.
Mahçup olmuş gibiydi.
Üzgündü,mutluydu.
Yüz ifadesi çok derindi.
Ağzının içi kelimelerle dolu gibiydi.
Çok konuşmayı tercih etmiyordu. Az konuşuyordu.
Halbuki beni evden def eden kadın böyle değildi.
O konuşunca kafama sancılar giriyordu.
Ben herkesi o kadın gibi sanmıştım.
Yanılmışım.
Dünyada çok farklı insanlar da varmış.
Meleği görünce anladım.
Kolunda mavi bir bileklik vardı.
Çok yakışmıştı Meleğ’e.
Dikkatimi çekmişti.
Gözüm takılıyordu.
Kolunda tatlış duran bilekliğine baktığımı gördü.
-Bu bileklik senin kuzucuğum dedi. Gülümseyerek, bir buse daha kondurdu buz gibi olan soluk yanağıma.
-Sen şimdi git kuzucuğum dedi.
Yanağımdan makas alarak devam etti sözlerine;
-Ben de gitmeliyim şimdi.
Sol yanım acımıştı o anda.
-Lütfen gitme dedim fakat kâr etmiyordu Meleğ’e.
Kafasına koymuştu gitmeyi.
Bir kez daha beni yalnız bırakıyordu.
Tıpkı yıllar önce bıraktığı gibi.

Gözlerimi açtığımda sağımda beyazlar içinde bir kadın vardı.
Solumda ise yine beyaz giymiş bir adam.
Kolumda da Meleğ’in mavi bilekliği takılı idi.
Neresi burası? Anlamaya çalışıyordum.

Biraz sonra anladım ki burası bir hastane odası.
Neler oluşmuştu. Hiçbir şey bilmiyordum.

-Uyandı,uyandı.
-Çok şükür.
-Sonunda…
Ses tonlarını tanımadığım insanlar benim için sevinmişlerdi.

Her şeyin açıklaması olmalıydı.

“Bana ne oldu?” Sorusunu yönelttiğim doktor mutluydu.
-Açıklama yapacağım elbette uyuyan güzel,dedi bana bakarak.
Ben doktor beyden açıklama beklerken az sonra odaya uzun boylu, cüsseli, yakışıklı, oldukça kaliteli giyimli bir adam girdi.
O da benim gibi açıklama bekliyordu.
-Biraz konuşa bilir miyiz Hayati bey,dedi.
Doktor;
-Elbette Cüneyt Bey diyerek eliyle kapıyı işaret etti.
İkisi de çıktılar odadan.
Odanın duvarının yarısı cam olduğu için hal ve hareketleri görünüyordu.
İsmi Cüneyt olan adam sevinçli görünüyordu.
Doktor Hayati bey onu odasına davet etti. İkiside birlikte odaya girdiler.
Konuşulan şeylerin benimle ilgisi olduğu aklımın ucundan bile geçmezken, kendimi biraz sonra karmaşada bulmuştum.

Doktor Hayati bey bütün açıklamayı yapmıştı bana.
Şok üstüne şok yaşıyordum.
Bir insanın hayatı ne kadar değişik olaylara gebe kalabilirdi ki? İşte benim hayatım da benim haberim olmadan savrulmuşdu.

Çıkış işlemlerim tamamlanıyordu ağır ağır.
Evim olmuş bulunduğum hastane meğer.
Kendi evimde bir odam yoktu benim.
Burada odam bile varmış.
Saatler, günler,haftalar boyunca konuk olmuşum meğerse.
Kendi evime beni sığdıramayan babam sadece bir kez gelmiş beni görmeye.
Kolumdaki bilekliğin sebebini anlamıştım artık.

Melek kadın ise sadece bir rüyadan ibaretmiş.
Göz yaşlarım önce kipriklerimi ıslatmıştı.
Durduramıyordum içimin parçalanırcasına yanışını.
Küçücük bir bedenden ibaret oluşum kimin umrundaydı acaba? Beni bekleyen yeni bir hayat vardı dışarıda.
Peki ya hazır mıydım buna?
Bilmiyordum.
Zaman su misali akıp gitmiş. Ben dünü yaşarken rüyalarımda meğer yarına kavuşmuşum.
Peki nasıl adapde olacaktım şimdi bu hayata?
Ben dünde kalmış gibiydim.
Altı yaşında bir kız çocuğu bırakmıştım ben, karanlık gecenin soğuk nefesine.
Duvar dibinde ellerini ovuşturarak ısınmaya çalışan bir kız çocuğu vardı hâlâ benim zihnimde.
Annesi tarafından terk edilen minik bir kız çocuğu,
sol yanı acıyan kız çocuğu yapayalnız hayatına şimdi nasıl devam edecekti.

Kimsesizlerin kimsesi Allah’tır.
Minicik ellerimi açtım ve dua ettim.
Çok üzgündüm. Çocuk olmak çaresizlik demekti belki de. O gün anlamıştım.
Ben anne olursam eğer bir gün çocuğumu asla yalnız bırakmayacakdım.
Söz vermiştim kendime.

Dizimin bağı kopmuştu.
Ferim gelmiyordu yürümeye.
Uzunca olan koridorda bir adım daha atamıyordum.
Cüneyt denilen kişi beni kucağına alıp dördüncü kattan aşağı bir çırpıda indirmişti.
Yeni bir hayata yelken açmak mı?
Anlamını bilmediğin bir cümle kurmuştu bana arabada.

Nereden bilebilirdim ki gerçeklerin bir bir yüzüme çarpılacağını.
-Bahar, kızım ben aslında…
Diye başlamıştı cümleler. Hayatımın yönünü değiştirecek, beni başka bir renge itecek kadar acımasızdı.
İğne gibi batıyordu her kelimesi.
Göz yaşlarım yağmur gibi şiddetliydi. Burnumdan akan sümüklere dur diyemiyordum.
Altıncı yaşım bitmiş,yedinci yaşımdan gün almıştım.
Yine hayatı anlayamayacak kadar çocuktum.
Fakat düşüne biliyordum bazı şeyleri.
Elbette ki zaman gösterecekti bazı şeyleri. Zaman her şeyin ilacıdır zamanla hayatım yoluna girecekti. Bekliyordum. Her bir günümü iple çekercesine. Belki de bir çocuğun en basit düşündüğü şey büyüyünce her şeyin yoluna girme düşüncesi.
Babam olduğunu öğrendiğim adam beni evine götürmüştü.
Burada bir iyi bir kötü geçip gidiyordu zaman.
Karısı Hülya beni istemeye istemeye kabullenmişti.
Babamın benden başka öz çocuğunun olmadığını öğrenmiştim.
Hülya ‘nın yanında getirdiği çocuk eski eşinden olan oğluydu.
Peki babam sandığım o adam kimdi?
Yıllarım geçip gidiyordu gerçek babamın yanında çok fazla gizlediği şey vardı.
Çok hüzünlüydü.
Bazen hüznünü ortak olmak istemiyorum fakat zihnindeki deli sorular ve hırsım buna hep engel oluyordu.

Yıllar geçti ve sonra büyüdüm.
Evlenecek çağa gelmiştim.
Babam yıllar önce kendi yaptığı yanlışa beni de itecekti.
Habersizdim.
Yıllar önce omuzundaki yükler sebebi ile kendini koca bir kadın hisseden kız çocuğunun bedeni ruhuyla uyum sağlamıştı. Artık yirmi yaşını doldurmuş, üniversite eğitimine devam eden genç bir kızdım.
Hayatımdaki tüm bu güzelliklere,yeniliklere rağmen
hep bir eksik buluyordum kendimde.
Birçok olanağa sahiptim fakat hep eksiktim.
Çünkü hep sol yanım acıyordu.
Annemi istiyordum ben.
Üzgündüm,
Mutsuzdum.
Haklıydım kendimce.
Yıllarım elinden alınmışdı.
Geride kalmıştım ben.
Annem gitmiş beni geride bırakmıştı.
Babam sahip çıkmamıştı geride kalmıştım.
Rüyalarım gerçek değildi yine geride kalmıştım.
Şimdi ise kaybolan yıllarım beni bir kez daha geride bırakmıştı.
Çığlıklar atarak ağlamam çok normaldi.

Yirmi bir yaşında oluşum neyi değiştirir diki.
Ben yine çocuktum.
Yeniden emeklemeye ihtiyacım vardı benim.
Babama minnettarlığımı sadece susarak gösteriyordum.
Ne diyebilirdim ki. Hakkım yoktu buna. Herkes için değersizken o bana değer verip yaşatmaya çalışmıştı.
Doktorların dahi inanmadığı bir mucizenin mimari olmuştu.
Ona karşı susmam en büyük hakkıydı.
Ben boynumun borcunu ödemeye razıydım.
Bile bile ateşe yürüyecektim.
Yıllar önce annemle istemeyerek evlenmiş.
Babamın sırlarına vakıf değildim.
Oda eksikti.
Çoğu zaman mutsuzdu.

Odanım balkonundan görünen geniş bir bahçe vardı. Genelde o bahçede yürüyüş yapardı.
Hal ve hareketlerini odamdaki pencereden izlerdim.
Bazende ağlayışlarına şahit olurdum.
Dilinden düşmeyen affet beni Ayşe kelimesi.
Yolun ilk ipucuydu.
Hep soruyordum kendime Ayşe kim diye.
Öğrenmiştim.
Ayşe benim gerçek annemmiş meğer.
Adını Meleğim diye andığım hayali annem Ayşe’ymiş.

Babama bir gün;
-Annem kim benim baba diye sorabilmiştim.

Babamdan aldığım cevap ise onun suskunluğuydu.

Günler geçiyordu.
Hayatıma yeniden yön verecekti babam.
Kendi çıkarı için beni sevmeyen bir adamla evlendirecekti.
Emir’i gizliden gizliye ben seviyordum.
Emir beni değil.
Bu ne kadar gurur kırıcı bir şeydi kendi açımdan fakat anlamıyordu beni babam.
Annemle kendisi de yıllar önce iş evliliği yapmışlar.
Aileler iş ortaklığı için birbirini sevmeyen iki genci evlendirmiş.
Sonucu mu çok hazindi işte.

Aynı aile yine yılar sonra
Haznedaroğlu ailesi bir skandala imza atıyordu.
Ben evleniyordum.

Emir ile tanıştığımda onu ben sevmiştim.
Fakat o beni sevmiyordu.
Zoraki bir evliliğin kurbanı olacaktık.
Benim onu sevmem hiçbir şeyi değiştirmeye yetmezdi.

Şu dünyada “seni seveni seveceksin” mutluluğun sırrıydı bu.

Asla beni sevmeyen bir adamın karısı olmak istemiyordum.
Sevilmek en büyük hakkımdı.
Kurtulmak istiyordum.
Emir’i de bu durumdan kurtarmak.
O da suskundu benim gibi.
Karşı gelemiyordu ailesine.
Eğer ben onunla evlenecek olursam tek yıkılan ben olmayacaktım.

Babam ve Emir’in babası bu hatayı göz göre göre yapıyorlardı.
Engel olamıyorduk.
Gücümüz yoktu buna.

Emir bir başkasını seviyordu.
Ben onun aşkının katili olamazdım.
Olmayacaktım.

Büyük bir mucuze olsa gerek ki o gün düğün günü Allah annemi gönderdi bana.
Annemin bir anda karşımda belirmesi, beni nikah masasından kaldırmaya yetmişti o gün.
En karma duygulu günümde onun bana koşarak naralar atması ve
-lütfen dur yapma deyişi ile sarsılmışdım.
-Sarıl bana  kuzucuğum. Artık bitsin bu hasret,kelimesini duyduğumda irkildim.
-Yıllar önce neredeydin sen, dememek için kendimi zor tutuyordum.
Terkedilmiş bir  evlat olsam da,  elin içinde annemi rencide etmek en son yapacağım şeydi belkide.
Fakat şuurumu kaybedecek gibiydim.
Oturdum tekrar nikah masasına ve düşündüm.

Sessiz bir melodiyken içimdeki şarkı şimdi annem için dilimden dökülüveriyordu.

“Yakmasınlar, yıkmasınlar kırmasınlar kalbini.Üzmesinler artık yeter melek kadın seni.”

Yıllar önce annem için yazdığım şarkının nakaratı dökülüyordu ağzımdan şimdi.

Annem ağlıyordu.
Ben ağlıyordum.
Babam ağlıyordu.
Herkes ağlıyordu.

-Yapma kızım.Yapma kuzucuğum.
Biliyorum sana iyi bir anne olamadım. Seni yalnız bıraktım.Sana bakmak büyütmek istemediğinden değil sensizliğimin sebebi…

Annemin içi dertlerle dolmuş taşımıştı o kadar belliydi ki.
Şiir gibi akıp gidiyordu söyledikleri.

Annem sözlerine devam ettiği sırada Babam anneme susması için işaret etti.

Annemin gözleri gözümdeydi.
Gözlerinde çaresizliğin nemi vardı.
Islaktı kirpikleri.
Atıldım bir anda.
-Asıl sen yapma anne.Anlat lütfen bana neden?
Babam gözlerini belerterek piste atladı. İstemiyordu babam annemin konuşmasını.
Kaba ve sert bir tavırla onu kovuyordu.
“Çık git kötü kadın buradan” bağrışıyla yankılanıyordu düğünün yapıldığı mekan.

Dinlemeye kararlıydım annemi.
Babam bu konuda suskunluğunu korumuştu yıllarca.

Annemin gözlerinde dökülen yaşlara kıyamıyordum.
Her ne olursa olsun o benim annemdi.

Annem kelimelerine başlamıştı.
Ağzından tane tane çıkıyordu kelimeler.
Rüyamdaki gibiydi.

-Baban benimle zorla evlendi kızım.
Babalarımız bizi yıllar önce iş ortaklığı sebebiyle evlendirdiler.Sonra sen doğdun bu evlilikten.Ve ben, seni bırakmak istemedim kuzum.Bana deli dediler.
Ben deli değildim. Asıl deli onlardı.
Beni yıllarca bir akıl hastanesine kapattılar.Senin bu alçak baban seni benden çaldı kuzum.

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi bir huyu vardı.Ve çıkıyordu da.

Babam o kadar kötülük yapmış ki anneme.Annem sayısını dahi unutmuş.

Annemin mal varlığının vasisi olarak yıllarca istediği gibi at koşturmuştu.

Beni annemden koparıp sonrada bir çöp gibi atıvermiş.

Pişmanlık sarınca da yıllar sonra vicdanını temizlemek için beni yanına almıştı.

Şu hayat ne garipti.

Kimilerine verirken bir şeyleri kimilerinden de alıyordu işte…

Ah melek kadın!
Oysa ki senin kucağında uyumak için neler vermezdim.

Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar bulunmazdı sahiden.

Ben yıllarca anne hasreti çekerek büyümüştüm.

Emir’i sevmemin nedeni bekli de ondan gördüğüm şavkatdi.

Oysa o beni sevmiyordu.Açıyordu sadece.

Bense acınmak değil,sevilmek istiyordum.

Kırıntısına dahi razıydım.Annem anlamış olacaktı ki tekrardan;
-Hayır evladım,vazgeç bu oyundan.
Bu evlilik size sadece mutsuzluk getirecek,mutluluk değil diyerek bağırıyordu .
Haklıydı kanısında.
Yine mutsuzluğa sürüklenmek istemiyordum.
Kararımı vermiştim.
Annemin gelişi daha ilk dakika da beni bir yanlıştan kurtarmaya yetmişti.

Ayağı kalkmıştım tüm bu olanlar yaşanırken.
Oturmaya yeltendim ve oturdum.
Nikah memuru sorusunu yenilemeye başlamıştı.

Yeniledi de sorusunu.

Babam pür dikkat izliyordu beni.
Annem de öyle.
Ağzımda çıkacak kelime babama verebileceğim en büyük ders niteliğini taşıyordu.

Ve bende o soruya;
-Hayır yanıtını verdim.
Emir üzülmüştü.
O, evet kelimesini beklerken bense onu ve diğerlerini yanıltarak hayır cevabını vermiştim.

Annem mutluydu kararıma.
Bense ne mutlu nede üzgündüm.
Sadece geç verilmiş doğru bir kararı uygulamıştım.

Kendime olan saygım her şeyden önce geliyordu.

Yıllar sonra anneme kavuşmanın mutluluğu içime girmişti.

Hiçbir günümde olmayışı beni o anda üzmemişti.

Hep yeniden doğmak istiyordum şu deli dünyaya.
Yeniden başarmak istiyordum şu hayatta.

Şimdi yeniden doğup belki de yeniden başlayacaktım…

Emir şaşkınlığı beni artık alâkadar etmiyordu.

Onu özgür bırakıyordum.
Şimdi onu seven onu bekleyen yavuklusuna koşabilirdi,koşmuyordu.

Bense sandalyeyi iterek üzerimde bulunan gelinliği alt yarından tutarak hızlı adımlarım ile uzaklaşmak istiyordum.

İlk işim annemin boynuna sarılmaktı.
Sol yanımı ağrısı artık dinsin istiyordum.

Anneme sarıldım.
Onun kokusunu içime çekip çekip ağlıyordum.
-Annem!İyi ki geldin.Annem seni çok seviyorum deyişimle o da çok mutlu oluyordu.

Artık babama da kızamıyordum.
Onu kendi haline bırakmak en doğru karardı.

Annemin elinden sıkıca tutmuştum.
Tıpkı çocukken tuttuğum gibi.
Ben hâlâ duvar dibinde ısınmaya çalışan altı yaşında ki kız çocuğuyum.

 

Tags:
Paylaş
1 Yorum
  1. Yazar
    Maviyazar 2 hafta önce

    Kendi yazdığım hikayeden kendim etkilendim maşallah.

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account