kapak

 

SOKRATES’İN SAVUNMASI


1 . [17a] Atinalılar, 17 beni suçlayanların sizi nasıl etkilediğini bilemiyorum. Ama öyle ikna edici konuşuyorlardı ki, az kalsın ben bile kim olduğumu unutacaktım. Buna karşın, tek bir doğru laf etmediklerini söylemem gerekir. Sıraladıkları bunca yalan arasında, özellikle birine çok şaşırdım. Güya mükemmel bir hatip olduğumdan sizi aldatmamam için [17b] dikkat etmeniz  gerekiyormuş! Hemen şimdi kanıtlayacağım üzere mükemmel bir hatip olmadığım hâlde, yüzleri bile kızarmadan

böyle konuşmaları, yapılabilecek en büyük utanmazlıktır kanımca. Ancak, mükemmel hatip derken doğruyu söyleyenleri kastediyorlarsa ona bir şey diyemem! Eğer kastettikleri buysa, onların anladığı şekilde olmasa da iyi bir hatip olduğuma ben de katılıyorum.

Daha önce de söylediğim gibi, hemen hemen hiçbir doğru söz çıkmadı ağızlarından. Oysa siz benden bütün gerçeği dinleyeceksiniz Atinalılar. Hem de, Zeus aşkına, onların kullandığı türden zarif kelime ve ifadelerle süslü özenli cümleler değil, [17c] dilime rastgele gelen kelimelerle örülmüş basit cümleler kullanacağım, çünkü söyleyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum. Hiç kimse farklı bir savunma beklemesin benden. Benim yaşımdaki birinin yeni yetme delikanlılar gibi özenle süslenmiş

cümlelerle konuşması yakışık almaz. Bu yüzden sizden bir isteğim, bir ricam olacak. Çoğunuzun daha önce de dinlemiş olduğu şekilde, kendimi Agora’da tüccarların tezgâhları arasında ya da başka yerlerde dolaşırken kullanmaya alışkın olduğum kelimelerle savunduğumu görürseniz şaşırmayın [17d] ve beni yuhalamayın,18 çünkü şöyle bir durum söz konusu: Bugün yetmiş yaşımda, ilk kez mahkeme önüne çıkıyorum ve bu nedenle burada kullanılan dile tamamen yabancıyım.19 Buralara yabancı biri

olsaydım ve memleketimin ağzıyla, yetiştiğim şekilde konuşsaydım [18a] göstereceğiniz anlayışı şimdi de göstermenizi rica etmek bana adil görünüyor. Size iyi de gelse, kötü de gelse, kendimi istediğim şekilde ifade etmeme izin verin ve sadece doğru konuşup konuşmadığına bakın. Bir hatibin erdemi doğru konuşmak olduğu gibi, bir yargıcın erdemi de budur.

  1. Atinalılar, öncelikle bana daha önce yöneltilen haksız suçlamalara ve bana haksız yere saldıranlara yanıt vermeye hakkım olduğuna inanıyorum. [18b] Şimdiki suçlamalarla şimdiki suçlayıcıların sırası daha sonra gelecek, çünkü yıllardır hiçbir doğru şey söylemedikleri hâlde karşınıza çıkarak beni suçlayanlar çok oldu. Anytos’la20 arkadaşları da çok tehlikeli oldukları hâlde ben bu eski suçlayıcılarımdan daha çok çekiniyorum. Beyler, bunlar hiçbiri doğru olmayan birçok suçlamada bulunarak, küçüklüğünüzden beri aklınızı çeliyor ve sizi bana karşı kışkırtıyorlar. Güya, Sokrates adında bir bilge, gökyüzündeki olaylarla ilgileniyor, yer altını araştırıyor ve önemsiz lafı önemli gösteriyormuş.21 [18c] Atinalılar, beni suçlayanların en tehlikelileri işte bu söylentileri yayanlardır, çünkü onları dinleyenler böyle uğraşları olanların tanrılara inanmadıklarını sanıyor. Bu suçlayıcılar hem sayıca çok, hem de suçlamalarını uzun bir süredir sürdürüyorlar. Ayrıca suçlamalarına gıyabımda, kimsenin beni savunmasına fırsat tanımayarak, kiminiz daha çocuk, kiminiz de ergenken, sizler onlara kolaylıkla inanabileceğiniz yaşlardayken başlamışlardı. Bütün bunların en akıl almaz tarafı da, [18d] bir komedi yazarı dışında22 hiçbirinin adını bilmemem ve sizlere söyleyemeyecek durumda olmamdır.

Kıskançlıkları ve iftiralarıyla sizi ayartanlarla ya da kendileri ikna oldukları için sizi de ikna etmeye çalışanlarla baş etmek çok zordur. Onları, sorular yöneltmek üzere buraya çağıramam.

 

Gölgelerle savaşırcasına, kimsenin yanıtlamayacağı sorular sorarak kendimi savunmak zorundayım. Bundan dolayı, sizler de benim yaptığım gibi, beni suçlayanların iki kısma ayrıldığını kabul etmelisiniz. Bazıları şimdiki suçlayıcılarım, [18e] bazıları da şu sözünü ettiğim, beni öteden beri suçlayan eskiler. Sizler de takdir edersiniz ki, savunmamı önce bu ikincilerden başlatmalıyım. Çünkü ilk olarak onların suçlamalarını duydunuz ve suçlamaları sayı olarak sonrakilerden kat kat fazla. Öyle

olsun! Atinalılar, kendimi savunmaya ve çok kısa bir süre içinde sizlerin uzun yıllar öncesinden edindiğiniz [19a] hatalı önyargıyı silmeye çalışmak zorundayım. Umarım hem benim hem de sizin için en iyisi bu olur, kendimi savunarak durumumu düzeltirim. Bunun önemini  biliyorum ve zorluğundan da haberdarım, ama en iyisi sonucu tanrıya bırakmak. Ben yasaya uyarak kendimi savunmalıyım.

  1. Ta başından başlayalım ve Meletos’u inandırarak [19b] bana karşı dava açmaya ikna eden iftiranın kaynaklandığı suçlamayı ele alıp, bana iftira edenlerin tam olarak nasıl iftira ettiklerine bakalım. Bana suçlama yönelten gerçek kişilermişçesine [hayalî] suçlamalarını okumam gerekiyor: “Sokrates, yer altında ve gökyüzünde olanları araştırdığı ve önemsiz lafı önemli gösterdiği için suçludur. [Bu doğrultuda] gereksiz araştırmalar yürütüyor ve [19c] aynı zamanda bunları başkalarına da öğretiyor.”

Suçlama aşağı yukarı böyle olmalıydı. Havada yürüyebildiğini iddia eden ve haklarında en küçük bir bilgim bile olmayan bir sürü konu hakkında gevezelik ederek ortalıkta dolanan bir Sokrates’i, zaten Aristophanes’in komedyasında bizzat siz de görmüştünüz. [Astronomi] bilimini ve bu tür konuların uzmanlarını hor gördüğümden ya da Meletos’un bana başka davalar açmasından korktuğumdan böyle konuşmuyorum. Atinalılar, [gerçekten de] ben bu konularla hiç ilgilenmiyorum. [19d] Şahit olarak

sizleri gösteriyorum ve beni daha önce dinlemiş olanların –ki çoğunuz konuşmalarımı dinlemiştir– diğerlerini bilgilendirmesini rica ediyorum. Herhangi biriniz bu konularda konuştuğumu bir kez bile duyduysa diğerlerine de söylesin! Bu şekilde hakkımda yayılan diğer söylentilerin de yalan olduğunu anlayacaksınız.

  1. Aslında onların hiçbiri doğru değil. İnsanları eğitme işine girdiğimi ve bu yolla para kazandığımı birilerinden duyarsanız, [19e] bu da doğru değil. Oysa bir kimsenin; Leontinoslu Gorgias, Kealı Prodikos ve Elealı Hippias’ın yaptığı gibi insanları eğitebilmesi kanımca güzel bir şeydir.23 Beyler, bu insanların her biri, kentten kente geçerek, kendi vatandaşları hiçbir ücret almadan [ders vermeye] razı oldukları hâlde, gençleri onlarla görüşmekten vazgeçirerek kendi etraflarına toplamayı, [20a] bunun için para ödetmeyi ve üstüne minnet duymalarını sağlayabiliyorlar.

Duyduğuma göre kentimizde Paroslu bir bilge yaşıyormuş. Bir keresinde, sofistlere diğer herkesin ödediği miktarın toplamından daha fazla para harcayan biriyle, Hipponikos’un oğlu Kallias’la24 karşılaşmıştım. Ona iki oğlu olduğu için şunu sormuştum: “Kallias, senin iki oğlun değil de iki tayın ya da iki buzağın olsaydı, onları yetiştirmek ve doğalarına göre en iyi hâle getirmek üzere [20b] bir bakıcı tutar, maaşa bağlardık. Bu bakıcı, ya bir seyis ya da bir çiftçi olurdu. Ama çocukların insan olduklarına göre, onlara bakmak için kimi tutmayı düşünüyorsun? İnsanlara ve yurttaşlara özgü erdemin bilgisine kim sahip olabilir? Oğulların olduğuna göre bu konuyu düşünmüş olman gerekir. Herhangi birini buldun mu yoksa bulamadın mı?” “Buldum tabii,” diye yanıt verdi. “Kimmiş, nereli ve ders için ne ücret alıyor?” “Euenos”25 dedi, “Paroslu ve ücret olarak beş mna alıyor Sokrates.” Bunun üzerine, bu zanaatı bildiği ve bu kadar iyi ders verebildiği için Euenos’a gıpta ettim. [20c] Ben de bu zanaatı bilsem gurur duyar, kibirlenirdim. Ancak [maalesef] bilmiyorum Atinalılar.

  1. İçinizden biri söz alarak belki de şöyle diyebilir: “Sokrates, sen nelerle ilgileniyorsun ve

 

hakkında çıkan iftiralar nereden kaynaklanıyor? Başkalarının da ilgilendiği şeylerle ilgileniyor olsaydın namın böyle yürümez, hakkında bunca söylenti çıkmazdı. Haydi neler yaptığını anlat da [20d] senin adına hayalî hikâyeler uydurmak zorunda kalmayalım.”

Birilerinin böyle konuşmaya hakkı olurdu kanımca. Bu yüzden size ünümün ve bana atılan iftiraların nereden kaynaklandığını anlatmaya çalışacağım. Dinleyin! Bazılarınız dalga geçtiğimi sanabilirsiniz, ama size gerçekleri anlattığımı bilmelisiniz. Atinalılar, adımın bu şekilde duyulmasının tek nedeni sahip olduğum bir bilgelik türüdür. Nasıl bir bilgelik diye sorarsanız, sanırım insanlara özgü bir bilgelik diye yanıt verebilirim. Gerçekten de göründüğü kadarıyla bu bilgeliğe sahibim. Daha önce söz ettiğim [bilgeler] tam aksine insanlara özgü bilgelikten daha üstün bir bilgeliğe sahip olabilirler.

Ona bir şey diyemem, [20e] çünkü bu tür bilgeliği bilmem. Bildiğimi iddia edenler yalan söylüyor ve bana iftira ediyorlar. Atinalılar, abarttığıma kanaat getirseniz bile yuhalayarak sözümü kesmeyin, çünkü az sonra size söyleyeceklerimi ben uydurmuyorum, son derece güvenilir biri söylüyor. Size bilgeliğim hakkında –ne olursa olsun herhangi bir bilgeliğe sahip olduğumu varsayarsak– Delphoi’deki tanrıyı şahit göstereceğim. Khairephon’u26 tanırsınız sanırım. [21a] Gençliğinden beri

hem benim hem de sizin, yani halkın dostuydu. Sizinle birlikte sürgüne yollandı ve sizinle birlikte Atina’ya döndü. Onun nasıl biri olduğunu, üstlendiği işlere nasıl tutkuyla  sarıldığını bilirsiniz. Delphoi’ye gittiği bir gün, şu kehaneti sormaya cüret etti: Beyler, birazdan söyleyeceklerim için lütfen yuhalamayın beni. Sokrates’ten daha üstün bir bilge var mı diye sordu ve Pythia kimsenin benden bilge olmadığı yanıtını verdi. Khairephon ölmüş olabilir, ama aramızda bulunan kardeşi bu konuda tanıklık edebilir.

6 . [21b] Bunları size neden anlattığıma dikkat edin lütfen. Bana atılan iftiranın kaynağını ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Bunları duyduğumda şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: “Tanrı ne diyor ve [böyle diyerek] neyi kastediyor? Ben kesinlikle bilge olmadığımın farkındayım. O hâlde tanrı neden dünyanın en bilge insanı olduğumu söylüyor? Yalan söylemediği kesin, çünkü öyle bir şey mümkün değil.” Uzun bir süre boyunca tanrının ne demek istediğini merak ettim durdum. Daha sonra da büyük zahmetlere katlanarak kehaneti araştırmaya koyuldum. Kendini bilge sayanlardan birinin yanına gittim [21c] ve kâhine: “Bu adam benden daha bilge, oysa sen insanların en bilgesi olduğumu söylemiştin” sorusunu sorarak kehaneti sorgulamak istedim. Atinalılar, bu adamı –siyasetçilerden biriydi, adını söylemeye gerek yok şimdi– her yönden araştırdım ve onun nasıl biri olduğunu araştırırken şöyle bir izlenim edindim: Bu  adam, birçok kişiye ve özellikle kendisine bilge göründüğü hâlde bilge değildi!

Daha sonra, kendisini bilge sandığı hâlde bilge olmadığını kanıtlamaya çalıştım. [21c] Sonunda  o adamı ve orada bulunanların çoğunu kendime düşman etmiş oldum. Oradan uzaklaşırken kendi kendime: “Ben bu adamdan daha bilgeyim!” diye düşünüyordum. “Göründüğü kadarıyla, ikimiz de güzellik ve iyilik hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. O, hiçbir şey bilmediği hâlde bir şeyler bildiğini sanıyor, oysa ben hiçbir şey bilmemekle birlikte bunun bilincindeyim. Bu durumda, hiçbir şey bilmediğimi bildiğim için, az da olsa ondan daha bilgeyim sanırım.” Daha sonra, bu adamdan daha da

bilge sayılan bir başkasına gittim ve aynı kanıya vardım. [21e] Bu araştırmayla hem onun, hem de başka birçok kişinin düşmanlığını kazandım.

  1. Bütün bunlardan sonra, kendime düşmanlar kazandırdığımı bile bile, üzülerek ve korkarak da olsa birbiri ardına [kendilerini bilge sananlara] gitmeye devam Tanrının kehanetine önem vermem gerektiğine inanıyordum. Kehanetin ne demek istediğini açıklamaya çalışırken, bir şeyler bildiğine inandığım herkesi araştırmalıydım. [22a] Atinalılar, köpek aşkına 27 size gerçeği açıklamam

 

gerekir. Araştırmalarımda şunu fark ettim: Tanrının sözlerini araştırırken, incelediğim insanlar arasında en ünlüleri bana en yetersizleriymiş gibi göründü.  Alçakgönüllü olanlar ise daha sağduyuluymuş gibi görünüyordu. Aslında kehanetin çürütülemezliğini kanıtlamak üzere oradan oraya sürüklenişimi, geçmeyi başardığım bir sınav gibi size anlatmam gerekiyor. Siyasetçilerden sonra, onlardan daha cahil olduğumu ortaya çıkarmak üzere [22b] tragedya, dithyrambos28 ya da benzer

eserler üreten ozanlara gittim. Şiirlerinden, kanımca en iyi işlenmişlerini ele aldım ve ozanlardan bir şeyler öğrenmeyi umarak bu şiirlerinde ne anlatmak istediklerini sordum. Beyler, gerçeği açıklarken utanıyorum ama size söylemem gerekir. Hemen hemen orada bulunan herkes, eserler hakkında, o eserleri üreten ozanlardan daha ayrıntılı bilgi verebilirdi. Böylece kısa sürede ozanların eserlerini bilgelikleri sayesinde değil, [22c] kâhinler ya da gaipten haber verenler gibi, doğal yetenekleri ve

kendilerinden geçmeleri sayesinde ürettiklerini anladım. Onlar birçok güzel şey söylese de, ne söylediklerinin farkında değiller. Ozanların da aynı durumda olduklarına kanaat getirdim. Aynı zamanda ozanlık yetenekleri yüzünden, öyle olmadıkları hâlde, diğer konularda da bilge olduklarına inandıklarını anladım. Siyasetçilerle olduğu gibi, aynı nedenlerle onlardan üstün olduğumu düşünerek yanlarından ayrıldım.

  1. En son zanaatçılara29 [22d] Hiçbir şey bilmediğimin bilincinde olduğumdan, aralarında güzel şeyler bilen birçok kişi bulacağımı tahmin ediyordum ve tahminimde yanılmadım. Benim bilmediğim bazı şeyleri biliyorlardı ve bu konularda benden daha bilgeydiler. Ama Atinalılar, başarılı zanaatçıların da ozanlarla aynı hataya düştüklerini gördüm. Zanaatlarını güzel bir şekilde  icra etmeleri yüzünden, çok daha önemli başka alanlarda da bilge olduklarını sanıyorlardı ve bu

kusurları sahip oldukları bilgeliği gölgeliyordu. [22e] Sonunda, kehaneti doğrulamak üzere şöyle bir ikilemde kaldım: Herhangi bir alanda onların anladığı şekilde bilge ve onların anladığı şekilde cahil olmaktan kaçınmalı mıydım, yoksa onlar gibi [kendini bilge sanan bir cahil] mi olmalıydım? Hem kendime, hem de kehanete, “olduğum gibi kalmak daha iyidir” yanıtını verdim.

  1. Atinalılar, işte bu araştırmadan tatsız ve tehlikeli birçok düşmanlık doğdu. [23a] Bu düşmanlıklar birçok iftiraya neden oldu ve adım böylece bilgeye çıktı. Her seferinde, karşımdakinin bilgeliğini çürüttükçe, orada hazır bulunanlar benim o alanda bilge olduğumu sandılar. Beyler, gerçek anlamda sadece tanrı bilgedir, söz konusu kehanet de aslında bunu anlatmak İnsanlara özgü bilgeliğin çok küçük değeri vardır, belki de hiçbir değeri yoktur. Kehanetin benden bahsetmesi, adımı anması, [23b] belki de beni örnek göstererek: “Ey insanlar, aranızdaki en bilge kişi, Sokrates gibi aslında bilgeliğinin hiçbir değerinin olmadığını bilen kişidir.” anlamına geliyor olabilir. Bundan dolayı, ben de tanrının buyruğuna uygun olarak buralarda dolaşıyor ve bilge olduklarını düşündüğüm yerli ya da yabancıları hâlâ araştırıp soruşturuyorum. Öyle olmadıklarına her karar verişimde de, bilge olmadıklarını kanıtlayarak tanrıyı haklı çıkarıyorum. Bu uğraşım yüzünden ne kentle ilgili konularda

kayda değer bir hizmetim dokunabiliyor,  ne de ailemin işlerine koşabiliyorum. [23c] Tanrının hizmetinde olduğum için mutlak bir yoksulluk içinde yaşıyorum.

  1. Öte yandan, kendiliklerinden etrafımda toplanan gençler zengin ailelerin çocukları olduklarından boş zamanları bol ve insanları sınadığımı görmek hoşlarına Hatta sık sık beni taklit ederek onlar da başkalarını sınamaya kalkıyorlar. Gördüğüm kadarıyla, çok az şey bildikleri hatta hiçbir şey bilmedikleri hâlde bir şeyler bildiklerine inanan bir sürü insan bulabiliyorlar. O zaman da sınananlar öğrencilerime değil bana kızıyorlar ve Sokrates adında rezil birinin [23d] gençleri

yoldan çıkardığını yayıyorlar. Ancak onlara, ne yaparak ve ne öğreterek gençleri yoldan çıkardığımı

 

sorarsanız bilmiyorlar ve söyleyecek laf bulamıyorlar. Yine de söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığı ortaya çıkmasın diye, akıllarına ilk gelen ve genel olarak felsefeyle ilgilenenlere yakıştırılabilecek türden suçlamalar sıralıyor, güya “gökyüzünde ve yer altında olup bitenleri incelediğimi”, “tanrılara inanmadığımı” ve “önemsiz lafı önemli gösterdiğimi” söylüyorlar. Hiçbir şey bilmedikleri hâlde biliyormuş gibi davrandıkları gerçeğini dile getirmek istemiyorlar sanırım. [23e] Alıngan, saldırgan ve

çok sayıda olduklarından ve ısrarla ikna edici şekilde aleyhimde konuştuklarından, eskiden olduğu gibi bugünlerde de kulaklarınızı ağır iftiralarla dolduruyorlar.

Meletos, Anytos ve Lykon işte bu suçlamalara dayanarak bana saldırdılar. Meletos ozanların, Anytos zanaatkârlarla siyasetçilerin, [24a] Lykon ise hatiplerin hiddetini ifade ediyorlar. İlk başta söylediğim gibi, böyle dallanıp budaklanmış iftiraları, bu kadar kısa sürede unutturabilmem mucize olurdu. Atinalılar, böyle konuşarak sizi kendime düşman edeceğimi bile bile, önemli ya da önemsiz

hiçbir şeyi saklamadan ve çekinmeden bütün gerçekleri önünüze serdim. Bu davranışım, gerçekleri söylediğimin ve bana atılan iftiraların nedenlerinin bunlar olduğunun kanıtı. Konuyu ister şimdi, ister daha sonra inceleyin, [24b] karşınıza yine aynı şeyler çıkacak.

  1. İlk suçlayıcılarımın suçlamalarına karşı kendimi yeterince savundum herhâlde. Şimdi de, kendi ifadesine göre, iyi bir insan ve vatansever olan Meletos’un ve daha sonraki suçlayıcılarımın suçlamalarına karşı kendimi savunmaya çalışayım. Bunlar yeni suçlamalarmış gibi suç duyurularını okuyalım. Suç duyurusu: “Sokrates’in gençleri yoldan çıkardığı ve kentin tapındığı tanrılara değil [24c] kendisinin icat ettiği yeni tanrılara tapındığı için” suç işlediğini iddia Suçlama hemen hemen

böyle. Şimdi de suçlamanın her kısmını ayrı ayrı inceleyelim. Gençleri yoldan çıkararak suç  işlediğimi söylüyor. Ama ben, ciddi konularla dalga geçtiği ve bugüne kadar hiç ilgi göstermediği şeyler hakkında endişeleniyormuş gibi rol yaparak insanları sorumsuzca mahkemelerde süründürdüğü için Meletos’un suçlu olduğunu söylüyorum. Şimdi size söylediklerimin doğruluğunu kanıtlamaya çalışacağım.

  1. Söyle bakalım Meletos! Sen her şeyden çok gençlerin [24d] erdemli bireyler olarak yetişmesine önem vermiyor musun?
  •  
  • O hâlde şu adamlara, gençleri kimin daha iyi yetiştireceğini söyle! Gençlerin eğitimiyle ilgilendiğine göre, sorumun yanıtını bildiğin açıkça Dediğine göre, onları yoldan çıkaranı, yani beni buldun ve yargıçların karşısına çıkararak suçlamalarda bulundun. Şimdi de yargıçlara gençleri kimin geliştirebileceğini göster. Sustuğunu ve söyleyecek laf bulamadığını görüyor musun Meletos? Böyle davranman ayıp değil mi ve sana söylediğim gibi, gençlerin eğitimiyle ilgilenmediğini kanıtlamıyor mu? Bana yanıt ver dostum, insanları daha iyi kılan kimdir?
  •  

[24e] —Ama ben sana onu sormuyorum dostum. Yasaları iyi bilme sorumluluğunu taşıyanlar ve asıl işi bu olanlar kimlerdir diye soruyorum.

  • Bu adamlar yargıçlardır
  • Ne diyorsun Meletos? Bu adamlar gençleri eğitip geliştirme becerisine sahip mi?

 

  •  
  • Hepsi mi bu beceriye sahip, yoksa bazıları bunu yapabilirken bazıları yapamıyor mu?
  •  
  • Hera aşkına, doğru söylüyorsun. Yararlı insanlar konusunda büyük bolluk varmış! Peki şuna ne dersin? Şuradaki dinleyiciler de mi gençleri daha iyi insanlar hâline getirebilir?

[25a] — Bunu onlar da yapabilir!

  • Peki ya boule üyeleri [milletvekilleri] ?
  • Boule üyeleri
  • O zaman Meletos, gençleri yoldan çıkaran halk meclisi üyeleri mi, yoksa onlar da mı gençleri olduklarından daha iyi hâle getirebiliyor?
  • Onlar da daha iyi hâle
  • Göründüğü kadarıyla benim dışımdaki bütün Atinalılar gençleri iyi ve erdemli hâle getiriyormuş. Onları yoldan çıkaran sadece benmişim. Bunu mu kastediyorsun?
  • Kesinlikle bunu
  • Bana büyük bir mutsuzluk yüklüyorsun. Yanıt ver o zaman: Aynı durumun atlar için de geçerli olduğuna inanıyor musun? Herkes [25b] atları geliştirirken, kim olduğunu bilmediğim tek bir kişi mi onlara zarar veriyor? Yoksa tam tersine, atları daha iyi kılabilenler, kim olduğunu bilmediğim tek bir kişi ya da kısıtlı sayıda insanlar, yani atlarla ilgilenen uzmanlar olmasın? Sıradan insanlar ise atlarla

ilgilendikleri ya da atları kullandıkları zaman, onlara zarar veriyor olmasın? Atlarla  olduğu gibi başka hayvanlarla da öyle olmuyor mu Meletos? Sen ve Anytos kabul etseniz de etmeseniz de öyle oluyor. Kendilerine sadece tek bir kişi zarar verirken diğer herkes yararlı olsaydı, gençler bu durumdan [25c] büyük mutluluk duyardı. Öte yandan Meletos, bu söylediklerinle bugüne kadar gençlerle hiç ilgilenmediğini ve beni mahkeme önüne çıkardığın konularla hiçbir ilgin olmadığını

kanıtlıyorsun.

  1. Zeus aşkına, bir de şunu söyle Meletos: İyi yurttaşlar arasında yaşamak mı daha iyidir, kötü yurttaşlar arasında mı? Haydi yanıt ver dostum, sana zor bir soru İyi insanlar çevrelerine her zaman yararlı olurken, kötüler onlara zarar vermiyor mu?
  • Kesinlikle öyle!
  • [25d] O hâlde yakınlarından yararlanmak yerine onlardan zarar görmek isteyen herhangi biri olabilir mi? Yanıt ver sevgili dostum, yasa sorumu yanıtlamanı Zarar görmek isteyen biri olabilir mi?
  • Tabii ki
  • Öyleyse beni gençleri yoldan çıkardığım suçlamasıyla mahkeme önüne çıkardığına göre, sence bunu isteyerek mi yoksa istemeyerek mi yapıyorum?

 

  • İsteyerek yapıyorsun
  • Neler diyorsun sen Meletos? Bu genç yaşında bilgelik alanında benim yaşımdaki birinden öyle üstünsün ki, kötülerin çevrelerine her zaman kötülükler, [25e] iyilerin de [her zaman]   iyilikler yaptığını öğrenebilmişsin! Oysa ben öyle cahilim ki, çevremdekilerden birini kötü bir insan hâline getirirsem ondan zarar göreceğimi  göremiyorum! Üstelik bu çok büyük kötülüğü bilerek ve isteyerek

yapıyorum, öyle mi? Beni ikna edemiyorsun Meletos, başka kimseyi de ikna edebileceğini sanmıyorum. Ben ya kimseyi yoldan çıkarmıyorum ya da yoldan çıkarıyorsam bunu bilerek ve isteyerek yapmıyorum. [26a] Öyleyse sen her iki durumda da yalan söylüyorsun. Eğer gençleri istemeden yoldan çıkarıyorsam, bu türden kasıtsız suçlar için mahkeme önüne çıkmamı emreden yasa yok. Beni bir kenara çekerek doğruyu göstermen, nasihatlerde bulunman gerekirdi. Bana öğretilseydi

istemeden yaptığım hatalardan vazgeçerdim. Ama sen bana uzak durdun ve yanıma gelerek nasihat etmeye yanaşmadın. Tam aksine, yasaya göre eğitilmeye değil, cezalandırılmaya ihtiyaç duyanların çıkarıldığı mahkemenin önüne çıkardın.

  1. Atinalılar, demin de söylediğim gibi, Meletos’un hiçbir zaman [26b] bu konularla az ya da çok ilgilenmediği zaten açıkça ortada. Ama sen yine de söyle bize Meletos, benim gençleri nasıl yoldan çıkardığıma inanıyorsun? Yazdığın iddianameye göre, bunu kentin inandığı tanrılara inanmamalarını ve onların yerine yeni ilahî güçlere inanmalarını öğreterek mi yapıyorum? Gençlere bunları öğreterek yoldan çıkardığımı söylemiyor musun?
  • Tam olarak bunu söylüyorum.
  • Meletos, adlarını andığımız bu tanrılar aşkına, bana ve mahkeme üyelerine daha açık konuş, [26c] çünkü ne kastettiğini anlayamıyorum. Bir yandan, gençlere bazı tanrıların var olduğuna inanmalarını, ama kentin tanrılarına değil de başka tanrılara inanmalarını öğrettiğimi söylüyorsun. Bu durumda benim de tanrıların varlığına inandığım, tam olarak tanrıtanımaz olmadığım ve bu bakımdan yasayı çiğnemediğim ortaya çıkıyor. Öte yandan, tanrıları tümüyle reddettiğimi ve gençlere bunu öğrettiğimi söylüyorsun.
  • Bunu kastediyorum, tanrıları tümüyle reddettiğini söylüyorum.
  • [26d] Sevgili Meletos, bunu neye dayanarak söylüyorsun? Diğer insanlardan farklı olarak güneşin ve ayın tanrı olduğuna inanmıyor muyum?30
  • Zeus aşkına, inanmıyor sayın yargıçlar! Güneşin taş, ayın da toprak parçası olduğunu söylüyor.
  • Meletos, dostum, sen Anaksagoras’ı mı suçladığını sanıyorsun?31 Yargıçları ne kadar da küçümsüyormuşsun! Onları Klazomenesli Anaksagoras’ın kitaplarının bu türden teorilerle dolu olduğunu bilmeyecek kadar cahil mi sanıyorsun? Bir de gençlerin, istedikleri zaman bu kitapları orkestradan bir drahmiye satın alabilecekken,32 bu tür bilgileri benden aldığını iddia Gençler kitaplara ödeyecekleri küçük bir bedel karşılığında, [26e] bu garip teorileri kendine mal eden Sokrates’le bir güzel dalga bile geçebilirlerdi. Zeus aşkına, sana öyle biri gibi mi görünüyorum? Sence hiçbir tanrıya inanmıyor muyum?
  • Zeus aşkına, kesinlikle hiçbir tanrıya inanmıyorsun.
  • Ben asıl sana inanmıyorum Meletos ve kanımca sen de kendine inanmıyorsun. Atinalılar, bu

 

adamın kendini beğenmiş ve terbiyesiz olduğunu, iddianameyi  de kendini beğenmişliğinden, terbiyesizliğinden ve gençliğinden kaynaklanan tecrübesizliği yüzünden imzaladığını düşünüyorum. [27a] Sanki bir bilmece hazırlayarak: “Bilge Sokrates, onunla dalga geçtiğimi ve çelişik ifadeler kullandığını anlayabilecek mi, yoksa onu ve bizi dinleyenleri aldatmayı başarabilecek miyim?” düşüncesiyle beni sınıyor. Çünkü iddianamesinde kendi düşüncelerine ters düşen şeyler söylüyor kanımca. “Sokrates tanrılara inanmayarak suç işliyor, ama aslında tanrılara inanıyor,” diyor sanki. Böylesi davranışlar oyun oynayanlara özgüdür.

  1. Beyler, şimdi gelin de bunları neden söylediğini birlikte araştıralım. Meletos, sen sorularımızı yanıtla, [27b] sizler de konuşmamın başında rica ettiğim gibi, düşüncelerimi alışık olduğum tarzda ortaya koymama itiraz Meletos, insanlara özgü şeylerin varlığına inanırken insanların var olmadığına inanmak mümkün mü? Beyler, laf kalabalığına getirmeden sorumu yanıtlasın. Atların

varlığına inanmadan atçılığa inanmak, aulos enstrümanının varlığına inanmadan aulos çalma sanatına inanmak mümkün mü? Sorumu yanıtlamak istemiyorsan, sana ve buradaki herkese ben söyleyeyim, mümkün değil seçkin dostum. Sen asıl şuna yanıt ver: [27c] ilahî şeylere inandığı hâlde ilahlara inanmayan biri olabilir mi?

  •  
  • Yargıçların zoruyla da olsa, kendini zorlayarak yanıt verdiğin için beni çok mutlu Yeni ya da eski, hem ilahî varlıklara inandığımı hem de onları öğrettiğimi iddia ediyorsun. Senin sözüne ve iddianamedeki yeminli ifadene göre ilahî varlıklara inanıyorsam tanrılara da inanmam gerekmez mi? Öyledir, yanıt vermediğine bakarak benimle aynı düşünceleri paylaştığını varsayıyorum. [27d] İlahî varlıkların [daimon] tanrı ya da tanrıların çocuğu olduklarını kabul etmiyor muyuz? Öyle değil mi?
  • Kesinlikle öyle.
  • Senin dediğin gibi ilahî varlıklara inandığıma göre ve bu ilahî varlıklar bir tür tanrıysalar, tanrılara inanmadığım hâlde onlara inandığımı iddia ettiğinde, bizimle şifreli konuşarak dalga geçtiğini söylerken haksız mıyım? Öte yandan daimonlar söylendiği gibi tanrıların nymphelerden [peri] ya da başka kadınlardan doğma melez çocuklarıysa, tanrıların çocukları olduğuna ama tanrıların var olmadığına kim inanır? Bu aynen [27e] atlarla eşeklerin yavruları olan katırların

varlığına inanıp, atlarla eşeklerin varlığına inanmamak kadar yersiz ve saçma olurdu. O hâlde Meletos, nereden bakarsan bak, sen bu davayı ya beni ve yargıçları sınamak için ya da beni hangi somut suçlamayla suçlayacağını bilemediğin için açtın. Bu durumda, bir insanın daimonlara ve diğer ilahî varlıklara ilişkin şeylere inanırken tanrılara, daimonlara ve mitoloji kahramanlarına inanmamasının mümkün olabileceğine [28a] en kıt akıllı insanları bile ikna edemezsin.

  1. Atinalılar, Meletos’un iddianamesinde belirttiği üzere yasaları ihlal etmediğim konusunda kendimi uzun uzadıya savunmama gerek yok sanırım. Ancak, benden nefret edenlerin çok olduğuna ilişkin daha önce anlattıklarımın doğruluğuna inanın. Eğer mahkûm edilirsem, beni mahkûm ettirecek olan Anytos’la Meletos’un suçlamaları değil, işte bu, yani kalabalığın iftirası ve hasedi olacak. Bildiğiniz gibi, iftirayla haset başka birçok dürüst insanı mahvetti [28b] ve mahvetmeye devam edecek

sanırım. Hiçbir kötülük benimle sona ermeyecek.

Birileri belki de şunu söyleyebilir: “Seni ölüm tehlikesiyle karşı karşıya getiren bu tür şeyler yaptığına utanmıyor musun?” Buna karşılık olarak ben de şu haklı yanıtı veririm: “Diğer insanlara az

 

da olsa yardım etmek isteyen biri, yaşayıp yaşamayacağının hesabını hiç yapmamalıdır. O insan sadece yaptıklarının adil olup olmadığına, iyi insanlara yaraşıp yaraşmadığına bakmalıdır. Aksi takdirde, [28c] senin düşüncene göre, Troia’da ölen yarı tanrılar, hatta Thetis’in oğlu33 bile sözü edilmeye değer olmazlardı. O, Hektor’u öldürme arzusuyla yanarken, küçük düşme tehlikesi karşısında ölümü öyle hafifsemişti ki, bir tanrıça olan annesi, ona şöyle seslenmişti sanırım: “Oğlum,

arkadaşın Patroklos’un ölümünün intikamını almak için Hektor’u öldürürsen, sen de öleceksin. Hektor’dan hemen sonra ölüm sırası sana geliyor.” Ancak o, bunları duyduğunda, ölümü de tehlikeyi de umursamadı. [28d] Dostlarının intikamını almayan bir korkak gibi yaşamak onu daha  çok korkutuyordu. “Kıvrık uçlu gemilerin yanında, toprağa yük olacak şekilde34 utanç içinde yaşamaktansa, bana haksızlık edeni cezalandırdıktan hemen sonra ölürüm daha iyi!” dedi.  Onun ölümü ya da tehlikeleri umursadığını mı sanıyorsun? Gerçekten de bu böyledir Atinalılar. Bir insan öyle davranmasının doğru olduğunu düşünerek ya da komutanının görevlendirmesiyle kendini herhangi bir amaca adarsa, oradan ayrılmayarak tehlikelere göğüs germeli, utanç haricinde  ölüm dâhil hiçbir şeyi umursamamalıdır.

  1. Atinalılar, [28e] bana hükmetmeleri için seçtiğiniz komutanlar, beni Poteidaia, Amfipolis ya da Delion’da görevlendirdiklerinde,35 başka herkes gibi, ölüm tehlikesini göze alarak görevimin başında kalmışken, şimdi düşündüğüm gibi ve anladığım kadarıyla tanrı beni felsefe yapmak, diğer insanları ve kendimi incelemek üzere görevlendirmişken, ölümden ya da başka bir tehditten çekinerek firar etsem [29a] büyük bir suç işlemiş Böyle bir davranış korkunç olurdu ve o zaman gerçekten de tanrılara inanmadığım, kehanete itaatsizlik ettiğim, ölümden korktuğum ve bilge olmadığım hâlde kendimi bilge sandığım için mahkemeye çıkarılmayı hak ederdim. Beyler ölümden korkmak, öyle olmadığı hâlde kendini bilge sanmak ve bilmediği şeyleri bilir görünmek gibidir. Ölümün insanoğlunun başına  gelen  iyiliklerin  en  iyisi  olup  olmadığını  kimse   bilmiyor, ama  güya  başa

gelebilecek en büyük kötülük olduğunu sandıklarından ondan korkuyorlar. Birinin bilmediği bir şeyi bildiğini sanması [29b] cehaletin en utanç verici türü değil midir? Ama ben, bu konuda birçok insandan farklıyım beyler. Hades hakkında fazla bilgim olmadığı hâlde, bilgim olmadığını kabul ettiğim için diğerlerinden daha  bilge olduğumu söyleyebilirim. Bir  insanın,  tanrı  ya  da insan, kendisinden üstün

olanlara haksız davranmasının ve itaatsizlik göstermesinin kötü ve yanlış olduğunu biliyorum. Bu yüzden, kötü olduklarını bildiğim kötülükler arasından, ne olduklarını tam bilemediğim için iyi olma potansiyeli taşıyanlarından hiçbir zaman korkmayacak ve onlardan kaçınmayacağım.

[29c] Şimdi siz mahkeme önüne çıkarılmamam, ama çıkarıldığıma göre mutlaka ölüme mahkûm edilmem gerektiğini, çünkü serbest kalırsam öğrettiğim her şeyi yapacak olan oğullarınızın istisnasız tümüyle mahvolacağını söyleyen Anytos’a inanmayıp beni serbest bırakarak: “Sokrates, Anytos’un dedikleriyle ikna olmadık ve seni serbest bırakıyoruz. Ama bir şartımız var! Bundan böyle bu araştırmalarına ve felsefe yapmaya son vereceksin, aksini yaptığın görüldüğünde de ölüme mahkûm

edileceksin.” [29d] diyebilirsiniz. Beni bu şartlarla serbest bırakırsanız, size yanıtım şöyle olur: “Atinalılar, sizi sayar ve severim, ama size değil tanrıya itaat edeceğim. Nefes aldığım ve gücüm yettiği sürece felsefe yapmaktan, nasihat vermekten ve size her rastladığımda gerçekleri göstermekten hiç vazgeçmeyecek, size söylemeye alışkın olduğum şeyleri söyleyeceğim. Ey mükemmel insan, gücü ve bilgeliğiyle bütün kentlerin en büyüğü ve en şöhretlisi olan Atina’nın yurttaşı olmana rağmen,

sağduyuyla, gerçeklerle ve ruhunu daha iyi kılmakla hiç ilgilenmediğin ve uğraşmadığın hâlde, [29e]

daha çok para, şan ve şöhret kazanmak için çabalamaya utanmıyor musun?” İçinizden biri aksini

 

söyleyip ilgilendiğini iddia ederse, gitmesine izin vermeyeceğim. Ben de gitmeyeceğim ve onu sınayacağım, ona sorular sorup, yanıt vermeye zorlayacağım. Erdemli olduğunu söylediği hâlde erdemli olmadığını tespit edersem, [30a] onu önemsiz şeylere fazla değer verip,  önemli  olanlarına daha az değer vermekle suçlayacağım. Genç ya da ihtiyar, yerli ya da yabancı, karşıma çıkan herkese ve özellikle soylarınız itibarıyla bana  daha  yakın olan siz yurttaşlarıma  böyle  davranacağım.  Bunu

iyice anlayın, tanrı böyle emrediyor. Bugüne kadar size ve kente, benim tanrıya sunduğum bu hizmetten daha büyük bir nimet nasip olmadığına inanıyorum. Aranızdaki gençlerle yaşlıları, bedenlerinizle ya da paranızla değil, mümkün olduğunca [30b] ruhunuzu mükemmelleştirmekle ilgilenmeye ikna etmek için çevrenizde dolaşmaktan başka bir şey yapmıyorum. Erdemi paranın getirmediğini,  tam  aksine  parayı  ve  kamusal   ya   da  kişisel  bütün  nimetleri  erdemin  getirdiğini

söylüyorum. Eğer bu sözlerim gençleri yoldan çıkarıyorsa, zararlı olduklarını kabul ederim. Birileri bunları değil de başka şeyler söylediğimi iddia ederse yalan söylemiş olur. Bütün bunlara karşı size şunu söyleyebilirim: “Anytos’a hak verseniz de vermeseniz de, beni serbest bıraksanız da bırakmasanız da, defalarca ölecek olsam bile, [30c] başka şekilde davranmam mümkün değil.”

  1. Atinalılar, sizden özellikle beni yuhalamamanızı rica etmiştim! Dinleyin ve yuhalayıp sözümü kesmeyin, çünkü söylediklerimi dinlerseniz onlardan yararlanacağınıza inanıyorum. Sizlere birkaç şey daha söylemek istiyorum ve onları duyunca bağırıp çağırmaya başlamanızdan çekiniyorum. Sakın öyle yapmayın ve şunu iyi bilin! Eğer kendimi tasvir ettiğim gibi biriysem, beni öldürerek benden çok kendinize zarar vereceksiniz. Ne Anytos ne de Meletos bana hiçbir şekilde zarar veremezler, [30d]

çünkü kötülerin iyilere zarar vermesi doğru ve adil değildir. Onlar beni  öldürebilir, sürgüne gönderebilir ya da yurttaşlık haklarımı elimden alabilirler. Bunları yaparak başıma büyük belalar açtıklarını sanabilirler, ama ben öyle düşünmüyorum. Bence asıl kötü olan, şimdi yaptıkları gibi, bir adamı haksız yere öldürmeye çalışmalarıdır. Atinalılar, işte bu yüzden herhangi birinin düşüneceği gibi savunmamı  kendim için yapmıyorum. Beni mahkûm ederek, tanrının size bahşettiklerine karşı bir

günah işlememeniz için [30e] savunmamı sizin adınıza yapıyorum. Beni öldürürseniz kendini kentimize böylesine adamış başka birini kolay kolay bulamayacaksınız. İşi latifeye dökecek olursak, kentimiz uyanıp kendine gelmesi için bir at sineğine ihtiyaç duyan, soylu ama iri ve hantal  bir ata benziyor. Bana öyle geliyor ki, tanrı beni hiç ara vermeden peşinizden koşarak her birinizi uyandıracak, [31a] nasihat edecek ve  azarlayacak bir  at sineği  olarak kentin başına  sarmış.  Beyler,  böyle  özelliklere

sahip başka birini kolay kolay bulamazsınız. Dediklerime kulak verirseniz beni serbest bırakmalısınız. Ama belki de, ikazlarımdan rahatsız olup Anytos’un iddialarına inanarak,  tatlı uykusundan uyandırılan bir uykucu gibi tek bir vuruşunuzla kolaylıkla hayatıma son verebilirsiniz. Bundan böyle, tanrı sizinle ilgilenecek başka birini göndermezse, bütün hayatınızı derin bir uykuya dalmış hâlde geçirirsiniz. Tanrı tarafından, kente böyle bir amaçla armağan edilecek nitelikte biri

olduğumu [31b] şuradan anlayabilirsiniz. Kendi sorunlarımı ihmal etmem, çok uzun bir süreden beri ailevi sorunlarımın ihmal edilmesine katlanmam, her birinize bir baba ya da bir ağabey gibi yaklaşarak erdemli olmanız için ikna etmeye çalışmam ve hiç ara vermeden sizin menfaatiniz için çalışmam pek de insana özgü davranışlar değildir sanırım. Bu öğütleri verdiklerimden bir ücret alsam ya da onlardan herhangi bir çıkarım olsa böyle davranmamın bir anlamı olabilirdi belki. Ama beni her konuda utanmazca suçlayan suçlayıcılarım bile bunu yaptığıma, yani  herhangi  birinden ücret

talep ettiğime [31c] ya da aldığıma dair birilerini şahit gösterme hayâsızlığına cüret edemediler. Doğru konuştuğuma dair yeterince inandırıcı bir şahidim var sanırım, o da yoksulluğumdur!

  1. Aranızda dolaşarak size tek tek nasihat verip birçok şeyle uğraştığım hâlde, kamusal bir alanda

 

kalabalıkların önüne çıkarak kente nasihat vermemem size yersiz gelebilir. Bunun nedeni, birçok yerde söylediğimi duymuş olduğunuz ve Meletos’un iddianamesinde alaycı bir dille bahsettiği, [31d] içimde tanrılara özgü ilahî bir şeyin, bir sesin bulunmasıdır. Bu olay çocukluğumda başladı. İçimde bir ses, beni yapmak istediğim bazı şeyleri yapmamaya ikna ederken, hiçbir zaman herhangi bir şeyi

yapmaya teşvik etmiyor. Siyasetle ilgilenmemi engelleyen işte budur ve beni engellemesini  çok yararlı buluyorum. Atinalılar şunu iyi bilin ki, uzun süre önce siyasetle ilgilenmeye kalkışsaydım çoktan öldürülmüş olurdum ve ne kendime [31e] ne size yararım dokunurdu. Size gerçeği söylediğim için bana hiddetlenmeyin, çünkü sizi ya da başka kalabalıkları karşısına alarak kentteki haksızlıklarla, yasa dışı işlere içtenlikle karşı koyup onları engellemeye çalıştığında hiç kimse canını kurtaramaz. Adalet için [32a] mücadele etmek isteyen biri, yaşamını birkaç yıl daha sürdürmek istiyorsa özel işleriyle uğraşmalı ve kamusal görevlerden kaçınmalıdır.

  1. Söylediklerimin doğruluğunu sözlerimle değil, sizin daha çok itibar edeceğiniz şekilde eserlerimle kanıtlayacağım. Karşı koyarsam hayatımı yitireceğimi bildiğimde dahi, hiç kimsenin karşısında ölüm korkusuyla geri adım atmadım ve haksızlıklara göz yummadım. Size anlatacaklarım sıkıcı ve mahkemelere özgü olaylar olabilir ama tamamıyla gerçektir. [32b] Atinalılar, ben  kentte boule36 üyeliği dışında hiçbir görev üstlenmedim. [Arginouses] deniz savaşında ölenlerin cesetlerini toplamayan on strategos’u –daha sonra sizin de kabul edeceğiniz üzere, yasalara aykırı olarak– topluca yargılamak istediğinizde, prytanes olma sırası mensup olduğum Antiohis phyle’sindeydi. O zaman, prytaneslerden sadece ben size karşı çıkarak yasalara aykırı davranmamanızı öğütledim ve oyumu size karşı kullandım. Hatiplerin hakkımda iddianame hazırlayarak beni  tutuklamak istemelerine ve sizlerin bağırarak onları kışkırtmanıza rağmen, [32c] mahkûmiyetten ya da idam cezasından korkarak size uyacağıma, tehlikeyi göze alarak yasaların ve adaletin gereğini yapmayı tercih

Bunlar, kent hâlâ demokrasiyle yönetilirken oldu. Daha sonra, oligarşi döneminde, Otuzlar beni başka dört kişiyle birlikte Tholos’a37 göndererek, Salamisli Leon’u38 idam edilmek üzere Salamis’ten alıp getirmemi emrettiler. Bildiğiniz gibi, [Otuzlar] mümkün olduğunca çok kişiyi suçlarına ortak edebilmek için birçok kişiye böyle görevler dağıtıyordu. Bu şekilde anlatmamı kabalık olarak nitelemezseniz, şunu söylemek isterim: [32d] Ölümü hiç umursamadığımı, tam aksine, haksız ve inançsız olmaktan kaçındığımı, o zaman da sözlerimle değil hareketlerimle gösterdim. Dönemin totaliter yönetimi, çok sert olmasına karşın, beni haksızlık yapmaya zorlayacak derecede korkutamadı. Tholos’tan çıktığımızda, diğer dört kişi Salamis’e giderek Leon’u getirdiler, ama ben doğruca evime gittim. Kısa süre sonra Otuzlar iktidardan devrilmemiş olsaydı, bu yaptığımdan dolayı belki de öldürülebilirdim. [32e] Söylediklerimin birçok tanığı var.

  1. Kamu görevleri üstlenerek erdemli bir yurttaşa yaraşır şekilde haklıların yanında yer alsaydım ve yapmam gerektiği gibi buna en büyük önemi verseydim, bunca yıl hayatta kalabilir miydim sanıyorsunuz? Kesinlikle kalamazdım Atinalılar, ne ben ne de herhangi biri! [33a] Ama ben, hem kamusal alanda –herhangi bir görev üstlenmem durumunda– hem de özel hayatımda herkese, her zaman aynı  şekilde davrandım. Adaletin dışına çıkarak ne herhangi birine, ne de bana iftira edenlerin

öğrencim olduğunu iddia ettiği başkalarına, hiçbir zaman ayrıcalık tanımadım. Hiçbir zaman, hiç kimsenin öğretmeni olmadım.39 Ama konuşurken ya da görevlerimi yerine getirirken bana kulak vermek isteyen genç ya da yaşlı kimseyi de hasetlik yüzünden geri çevirmedim. [33b] Konuşmak için para almadım, para almadığım için de susmadım. Zenginlerin olduğu kadar yoksulların  da sorularına

 

açık oldum, beni dinlemek isteyen herkese yanıtlar verdim. Daha sonraları, [beni dinleyenlerden] bazıları erdemli olup bazıları olmadıysa, kimseye vaat etmediğim ve vermediğim dersler yüzünden benim sorumlu tutulmam haksızlık olur. Eğer herhangi biri, başkalarının duymadığı ve öğrenmediği şeyleri benden özel olarak öğrendiğini iddia ederse, emin olun ki yalan söylüyordur.

  1. Bazıları zamanlarının çoğunu benimle birlikte geçirmekten [33c] niye hoşlanıyor peki? Atinalılar, beni dinlediniz ve nedenini biliyorsunuz, size bütün gerçekleri anlattım! Bilge olmadıkları hâlde bilge olduklarını sananları sınamamı izlemek hoşlarına gidiyor ve bunu izlemek gerçekten de hoş bir şey. Bu görev bana kehanetlerle, rüyalarla ve ilahî iradenin insanlara herhangi bir şeyi yaptırmak istediğinde başvurduğu başka yollarla tanrılar tarafından Atinalılar, bu söylediklerim gerçek

olduğu gibi kontrol edilmeleri de çok kolaydır. Daha önce gençleri yoldan çıkardığıma ve hâlâ [33d] yoldan çıkarmaya devam ettiğime göre, bu yoldan çıkan gençlerden bugün büyümüş olanlarının, onlara gençken kötü nasihatler verdiğimi söyleyerek kürsüye  çıkmaları, beni  suçlamaları ve cezalandırılmamı istemeleri gerekirdi. Kendileri değilse bile babaları, kardeşleri ya da herhangi bir akrabaları, yakınlarının benden kötülük gördüğünü hatırlayarak intikam almak  istemeliydiler. Gördüğüm kadarıyla, onlardan birçoğu burada bulunuyor:  En başta benimle  aynı  demos’a bağlı olan

akranım ve [33e] şu gördüğünüz Kritovoulos’un babası Kriton, şurada duran Aeschines’in babası Sphettuslu Lysanias ve Epigenes’in babası Kifissoslu Antiphon. Aynı şekilde, zamanlarını benimle birlikte geçirenlerin kardeşleri de burada. Theozites oğlu Theodotos artık yaşamadığına göre, kardeşi Nikostratos’un aleyhimde konuşmasını engellediğini kimse iddia edemez. Demodokos oğlu Theages’in kardeşi Paralos, Ariston oğlu Platon’un kardeşi Adeimantos, [34a] Apollodoros’un kardeşi

Aiantodoros da burada. Meletos’un aralarından en azından birini şahit gösterebileceği birçok başka örnek de gösterebilirim. Daha önce aklına gelmediyse, şimdi tanık göstersin ve [tanığın] söyleyeceği bir şey varsa ben kürsüden çekileyim o konuşsun. Ancak beyler, tam tersiyle karşılaşacaksınız. Meletos ve Anytos’un ifadelerine göre yoldan çıkardığım ve zarar verdiğim [34b] gençlerin yakınları benim lehime tanıklık yapmak isteyecekler. Yoldan çıkardığım [varsayılan] gençlerin benim yanımda

yer almak istemelerinin herhangi bir nedeni olabilir. Ama yoldan çıkarmadığım yaşlı başlı akrabalarının benim yanımda yer almak istemeleri için tek bir düzgün ve haklı nedenleri var. O da Meletos’un yalan, benimse doğru söylediğimi bilmeleridir.

  1. Beyler, kendimi savunmak için yaklaşık olarak bunları ve buna benzer şeyleri söyleyebilirim. Ancak, içinizden herhangi biri, [34c] kendi durumunu hatırlayarak, bundan daha önemsiz bir dava için gözlerinde yaşlarla yargıçlara yalvarıp yakardığı, kendini acındırmak için çocuklarını, akraba ve arkadaşlarını şahit olarak kürsüye çıkardığı hâlde, en ağır cezaya çarptırılma riskini taşımama rağmen benim böyle çarelere başvurmadığımı görünce Bu düşüncelerin etkisinde kalarak aleyhime dönebilir ve oyunu [34d] öfkeyle bana karşı kullanabilir. İçinizden herhangi  biri böyle davranırsa –aslında buna ihtimal vermek istemiyorum, ama öyle bir niyeti varsa– ona şöyle yanıt verme hakkına sahip olduğuma inanıyorum: “Dostum, bir yerlerde benim de akrabalarım var elbette. Homeros’un dediği gibi,40 bir meşeden ya da bir kayadan değil, insanlardan doğdum. Bundan dolayı akrabalarım ve biri ergen, diğer ikisi daha çocuk olan üç oğlum var Atinalılar! Yine de onlardan herhangi birini şahit kürsüsüne çıkarıp beraatıma oy vermeniz için size yalvarmadım.”

Neden öyle davrandığımı biliyor musunuz? Atinalılar, bunu kibrimden [34e] ya da sizleri hor gördüğümden yapmıyorum. Ölümü yiğitçe karşılamamın başka nedenleri var. Benim yaşımda ve benimki gibi bir ada sahip olan birinin böyle şeylere tenezzül etmesi; bana, size ve kentimizin şanına

 

yakışmaz. Doğru ya da yanlış, [35a] Sokrates’in bazı açılardan diğer insanlardan farklı olduğuna dair bir inanç oluştu. Bilgelik, yiğitlik ya da herhangi başka bir erdemde nam salmış olanların, o nama yakışmayacak işler yapması utanç verici olurdu. Böylelerinin yargılandığını çok gördüm. Bir şey olduklarını sanırlar ve ölüm cezasına çarptırıldıklarında –sizler onları idama mahkûm etmeseniz ölümsüz kalacaklarmış gibi– başlarına feci bir şey geleceğini zannederek çok tuhaf davranırlar. Bana

kalırsa böyleleri kente utanç getiriyor. Yabancılar bunlara bakarak,  [35b] sahip oldukları erdemlerle öne çıkıp yüksek mevkilere ve ayrıcalıklı konumlara getirtilen Atinalıların kadınlardan hiç farklı olmadıklarını söyleyebilir. Atinalılar, az da olsa bir değere sahip olduğuna inanılan biz ve bizim gibiler öyle davranmamalıyız, böyle davrananlara da müsaade etmemelisiniz. Tam aksine, oylarınızla mahkeme önünde onurlu davrananları değil, bu tür acıklı rezillikler sahneleyerek kenti küçük düşürenleri cezalandırmalısınız.

  1. Beyler, iyi nam salmak bir yana, [35c] bir yargıcı bilgilendirerek ikna etmektense, ona yalvararak beraat etmeye çalışmak bana pek adil Yargıç, adaleti lütuf gibi dağıtmak için değil, yasalara göre hüküm vermek için o mevkie getirilir. Hatta hoşuna gidenlere lütufkâr davranacağına değil, yasalara göre karar vereceğine yemin eder. Bizler sizi yeminlerinizi bozmaya alıştırmamalı, sizler de buna alışmamalısınız, çünkü bu durumda siz de, biz de tanrıların emirlerine karşı gelmiş oluruz. Atinalılar, karşınıza geçerek doğru, adil ve dine uygun bulmadığım şeyler yapmamı

beklemeyin benden. [35d] Zeus aşkına, hem de tam Meletos beni dinsizlikle suçlarken! Açıkça belli ki, yalvararak sizi ikna etmeye çalışsam ve ettiğiniz yemini bozmaya zorlasam, size tanrıların var olmadığına inanmayı öğretmiş, kendimi de tanrılara inanmamakla suçlamış olurdum. Ancak kesinlikle öyle bir şey söz konusu değil. Atinalılar, tanrıların varlığına beni suçlayan herkesten daha çok inanıyorum. Benim ve sizin için en iyi sonuçları verecek şekilde, hakkımda hüküm vermeyi de size ve tanrıya bırakıyorum.

 

 

Sokrates, mahkemenin suçlu olduğuna hükmetmesinden sonra tekrar kürsüye çıkar ve mahkeme nasıl bir ceza vereceğine karar vermeden önce ikinci konuşmasını yapar.

 

 

  1. [35e] Atinalılar, şu anki durumuma, [36a] yani beni oylarınızla mahkûm etmenize öfkelenmememin birçok nedeni var ve aslında böyle olacağını Beni hayrete düşüren şey oyların sayısı,41 çünkü [mahkûm edici oylarla beraatıma hükmeden] oylar arasındaki farkı bu kadar küçük değil, daha büyük bekliyordum. Göründüğü kadarıyla otuz oy karşı tarafa atılsaydı beraat ederdim. Ama Meletos’un suçlamasından beraat ettiğime inanıyorum. Hatta sadece beraat etmekle kalmadım, Anytos ve Lykon’un suçlamaları olmasaydı, [36b] Meletos oyların beşte birini bile alamayacağından bin drahmi ceza ödemek zorunda kalacaktı.42
  2. Bu adam, bana idam cezasının verilmesini teklif Öyle olsun! Buna karşılık ben ne teklif edeyim Atinalılar? Hak ettiğim bir cezayı teklif etmeliyim kuşkusuz! Peki o nedir? Rahat bir hayat yaşamayı kabul etmediğim ve insanların çoğunun ilgilendiği para, mal, mülk, askeri ve siyasi görevler, her türlü siyasi ortaklıklar ve kent içinde oluşan gruplaşmalar peşinden koşmadığım için [36c] neler çekmem, hangi bedelleri ödemem gerekir? Böyle şeylere önem vermenin ne kendime ne de size bir yararı dokunacağına inanmadığımdan her birinizle tek tek bir araya gelerek, size kanımca en

 

büyük iyiliği yapmaya karar verdim. Her birinizin yanına giderek; en anlayışlı hâle gelmeniz, sahip olduğunuz şeylerle değil önce kendinizle, kentin işleriyle değil, önce kentin kendisiyle ilgilenmeniz, diğer konulara da aynı şekilde özen göstermeniz için sizi ikna etme [36d] işine soyundum. Böyle biri olduğuma göre neyi hak ediyorum? Atinalılar, gerçekten de bana hak ettiğim karşılık verilecekse, başıma iyi şeyler gelmeli. Size iyilikler yapan, öğütleriyle gayrete getirmek için boş vakit bulma ihtiyacında olan yoksul bir adama ne yakışır? Atinalılar, ona yakışan tek şey, karnının Prytaneion’da 43 doyurulmasıdır. Hatta bunu, Olimpiyat Oyunlarında at yarışlarını ya da ikili ve dörtlü araba yarışlarını kazanmış birisinden daha çok hak eder. Onlar sizin mutlu görünmenizi sağlıyorken,  ben sizi gerçekten mutlu ediyorum [36e] ve onlar bedava yemeğe ihtiyaç duymuyorken ben ihtiyaç duyuyorum. Bana adil davranılmak isteniyorsa, [37a] karnımın Prytaneion’da doyurulmasını teklif ediyorum.

  1. Acıma ve yakarışlarla ilgili söylediklerimi belki de kendini beğenmişlik olarak Ama öyle değil Atinalılar, durum farklı! Hiçbir insana bilerek ve isteyerek haksızlık etmedim, ama kendimi savunmam için çok az süre tanındığından sizi buna inandıramıyorum. Başka kentlerde olduğu gibi, idam cezası söz konusu olduğunda, yasa mahkemenin bir günde değil de birkaç günde karara bağlanmasına izin verseydi, [37b] belki de ikna edilebilirdiniz. Ancak şimdi, bu

kadar kısa süre içinde bu kadar büyük iftiralardan kurtulmak kolay değil. Hiç kimseye haksızlık etmediğimden emin olduğuma göre, kendime de haksızlık edemem. Kendim aleyhine konuşmayacak, başıma kötü şeyler gelmesini hak ettiğimi söylemeyecek, herhangi bir ceza önermeyeceğim. Artık korkacak neyim var? Daha önce bahsettiğim gibi, iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğuna kesin karar veremediğim,  Meletos’un önerdiği  cezadan mı korkmalıyım?  Onun yerine  kötü  olduklarından emin

olduğum hapis gibi cezalar mı önersem? [37c] Bileşimi her yıl değişen bir kurulun, On Birlerin kölesi olarak zindanda yaşamak neye yarar? Yoksa bir para miktarı belirleyerek, para cezasını  ödeyene kadar zindanda kalmayı mı yeğlemeliyim? Ancak bu, daha önce söylediklerimle aynı şeydir, çünkü cezayı ödeyebilecek param yok. O zaman sürgünü teklif edeyim! Bu cezayı belki de kabul edersiniz. Ama  bunu teklif etmek için fazlasıyla canıma  düşkün ve yurttaşım olan sizlerin felsefî arayışlarımla

sözlerime katlanamadığını, [37d] rahatsız olup kızdığını ve onlardan kurtulmak istediğini göz ardı edecek kadar düşüncesiz olmam gerekir. Sizler davranışlarıma katlanamadığınıza göre  başkaları nasıl katlansın? Aslında tam aksi geçerli Atinalılar! Bu yaşta bir insanın buradan ayrılması, bir kentten diğerine geçerek yaşaması, her yerden kovulması ne kadar hoş olurdu! Nereye gidersem gideyim, gençler burada olduğu gibi etrafıma toplanıp sözlerime değer verirdi. Onları geri çevirsem,

büyüklerini beni sürgüne yollamaya ikna ederdi. Geri çevirmediğim takdirde, [37e] onlar yüzünden bu kez babalarıyla akrabaları beni kovardı.

  1. Belki birisi şöyle diyebilir: “Sokrates, bizden uzaklara giderek, fazla konuşmadan sakin bir hayat yaşayamaz mısın?” İşte bazılarınızı bu konuda ikna edebilmek çok zor! Tanrıya itaatsizlik anlamına geleceğinden buna sessiz kalamayacağımı söylesem, [38a] sizinle dalga geçtiğimi sanır, bana inanmazsınız. Ama bir insanın erdem hakkında ve kendimle diğerlerini sınarken tartışıp incelediğimi kendi kulaklarınızla duyduğunuz diğer konular hakkında konuşmasının en büyük nimet olduğunu,

sınanmamış bir hayatın yaşamaya değer olmadığını söylesem daha da az ikna olursunuz. Beyler, anlattıklarım kesinlikle doğru, ama sizi ikna edebilmem kolay değil.

Ayrıca ben de kendimi herhangi bir cezaya layık görmeye alışkın değilim. [38b] Param olsaydı, ödeyebileceğim bir para cezası teklif ederdim ve bana hiçbir zararı dokunmazdı. Ama param yok.

 

Ödeyebileceğim bir rakamı teklif etmeye razı olursanız, belki de size gümüş bir mna ödeyebilirdim.44 Atinalılar, şurada duran Platon, Kriton, Kritovoulos ve Apollodoros otuz mna teklif etmemi öneriyor ve buna kefil oluyorlar. O hâlde bu rakamı teklif ediyorum. Paranın ödeneceğine bu güvenilir insanlar kefildir.

 

 

Sokrates, ölüme mahkûm edildikten hemen sonra, bu kararı oylayan yargıçlara seslenir.45

 

 

 

  1. [38c] Atinalılar, kısa bir süre [sabredemediğiniz] için adınız kötüye çıkacak ve kente çamur atmak isteyenler tarafından Sokrates gibi bir bilgeyi ölüme mahkûm ettiğiniz için suçlanacaksınız. Sizi suçlayanlar, öyle olmadığım hâlde bilge olduğumu söyleyecekler. Sabredip kısa bir süre daha bekleseydiniz bu iş kendiliğinden olacaktı Yaşımı görüyorsunuz, daha şimdiden hayata uzak ve ölüme yakınım. Bunu herkese değil, [38d] sadece ölmem için oy kullananlara söylüyorum. Onlara

söylemek istediğim başka bir şey daha var. Atinalılar, belki de sizi ikna edecek uygun savlar bulamadığım için mahkûm edildiğimi düşünüyorsunuz. Mahkûmiyetten kaçınmak için her şeyi yapıp her şeyi söylemenin gerektiğine inansam haklı olabilirdiniz. Tabii ki öyle değil. Savlarımın eksikliğinden değil, küstahlık ve utanmazlığımın eksikliğinden, bir de benden büyük bir memnuniyetle duymayı beklediğiniz sözleri söylemediğim için mahkûm oldum. [38e] Ağlayıp dövünmedim ve

başkalarından duymaya alışkın olduğunuz, ama bana yakışmayan şeyler yapıp söylemedim. Buna rağmen, tehlike altında olduğumda özgür insanlara yakışmayan şeyler yapmam gerektiğine inanmadım ve şimdi de kendimi böyle savunduğum için pişman değilim. Kendimi şimdi savunduğum şekilde savunduktan sonra ölmeyi, yalvarıp yakararak ölümden kurtulmaya yeğ tutarım. Mahkemelerde ve savaşta, ne ben ne de başkaları, [39a] ölümden sakınmak için her şeyi yapmayı göze almalıdır.

Gerçekten de, özellikle savaşlarda, birinin silahlarını bırakıp canına kastedenlerin ayaklarına kapanması durumunda  kolaylıkla ölümden kurtulacağı açıktır. Her tehlike  türü için ölümden sakınmanın birçok farklı yolu vardır, yeter ki tehlikede olan kişi her şeyi söyleyecek ve her şeyi yapacak kadar utanmaz olsun. Ancak beyler dikkat edin: Ölümden sakınmak o kadar zor değildir, zor olan kötülükten sakınmaktır, çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar. [39b] Yaşlı ve ağır olan ben, ağır

hareket eden ölüme yenildim, hızlı ve kötü olan suçlayıcılarım ise daha hızlı olan kötülüğe yenildiler. Şimdi ben, sizler tarafından ölüme mahkûm edilerek buradan ayrılırken, onlar doğruluk tarafından fesatlık ve haksızlığa mahkûm edilerek ayrılıyorlar. Ben kendi cezama, onlar da kendi cezalarına katlanacaklar. Belki de öyle olması gerekiyordu, bu yüzden iyi ki öyle olmuş diyorum.

  1. [39c] Mahkûmiyetim için oy verenlere, bundan sonra olacaklar hakkında bir kehanette bulunmak istiyorum, çünkü insanların özellikle kehanette bulunabileceği bir konumda, ölmek üzereyim. Beni öldüren beyler, size sesleniyorum! Zeus aşkına, ölümümden hemen sonra, beni çarptırdığınız cezadan çok daha ağırına çarpılacaksınız.46 Beni ölüme mahkûm ederek hayatlarınızın hesabını vermekten kurtulacağınızı sandınız, ancak size söylediğim gibi, tam tersiyle karşılaşacaksınız. Sizler farkına varmadan [39d] engellemekte olduğum denetleyenlerinizin sayısı artacak. Ne kadar genç olurlarsa sizi de o kadar çok rahatsız edecekler ve buna bağlı olarak öfkeniz İnsanları öldürerek, sizi doğru yaşamamakla suçlayacak birilerinin ortaya çıkmasını engelleyeceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Denetlenmekten bu şekilde kurtulmak hem olanaksız,  hem de  kötü  bir  çözümdür.  Başkalarının sizi

eleştirmesini engellemek yerine, mümkün olduğunca daha iyi biri olmaya çalışmalısınız. En doğru  ve

 

en kolay yöntem budur. Mahkûmiyetime oy verenleri bu kehanetle selamlayarak ayrılıyorum.

  1. [39e] Arhonların meşgul olduğu süre içinde ve öldürüleceğim yere taşınacağım zamana kadar, beraatım yönünde oy kullananlarla burada olanlar hakkında memnuniyetle sohbet edebilirim. Benimle bir süre daha kalın beyler, kalan zamanımı samimiyetle sohbet ederek geçirmemize hiçbir engel [40a] Dostum olan sizlere, bugünkü olayların benim için ne anlama geldiğini anlatmak istiyorum. Sayın yargıçlar47 –sizlere hak ettiğiniz yargıç unvanıyla sesleniyorum– bugün başıma gelen muhteşem bir şeydi. İçimde bulunan kehanet yeteneği, yani daimonion’um, bugüne kadar her zaman, önemsiz konular da dâhil olmak üzere, doğru olmayan bir şey yapmaya kalktığımda sık sık konuşuyor, bana engel

oluyordu. Bugün, sizin de gördüğünüz gibi, herhangi birinin felaketlerin en büyüğü olarak niteleyebileceği bu olaylar başıma geldi. İlahî işaret, [40b] ne bu sabah evimden çıktığımda, ne mahkeme huzurunda, ne de konuşmamın herhangi bir noktasında bana engel olmaya çalıştı. Başka konuşmalarımda sıklıkla araya girerek, beni bazı şeyleri söylemekten alıkoyardı. Ancak şimdi, bu olaylar süresince hiçbir eylemimi ya da sözümü engellemedi. Bunun nedenini neye bağlayabilirim? Size söyleyeyim: Bu başıma gelenlerin benim için iyi olduğuna ve ölümün [40c] kötü bir şey olduğunu düşündüğümüzde yanlış yaptığımıza inanıyorum. En büyük kanıtım da şudur: Kötü bir şey yapmaya kalktığım anda, ilahî işaret kesinlikle bana engel olacaktı.

  1. O hâlde ölümün iyi bir şey olduğuna dair büyük bir umut bulunduğunu düşünebiliriz. Ölüm şu iki şıktan Ölüler ya hiç var olmaz ve hiçbir şey hissetmezler ya da söylendiği gibi ölüm bir değişimdir, ruhun buradan başka bir yere göç etmesidir. Hiçbir duygunun faaliyette bulunmaması, [40d] uyuyanın hiçbir rüya görmediği derin bir uyku olması durumunda, ölüm muhteşem bir kazanç sayılabilirdi. Bir insanın hiçbir rüya görmeden uyuduğu bir geceyi hayatının diğer gece ve günleriyle

karşılaştırdığını varsayalım. Bütün hayatı boyunca yaşadığı kaç gün ya da gecenin bu rüyasız geceden daha güzel ve hoş olduğuna karar vermesi gerektiğinde, sadece sıradan bir insan değil, [40e] kralların en büyüğü bile olsa bu gün ve gecelerin çok az olduğunu görecektir. Eğer ölüm öyle bir şeyse, ben onu bir kazanç olarak nitelerim, çünkü bu durumda sonsuzluk tek bir geceden daha uzun değilmiş  gibi

görünüyor. Öte yandan söylenenler doğruysa, yani ölüm buradan başka bir yere göç etmek anlamına geliyorsa ve bütün ölüler oradaysa, bundan büyük bir nimet düşünebilir misiniz sayın yargıçlar? Biri, yargıç olduklarını iddia edenlerden kurtularak Hades’e ulaştığında, [41a] karşısında orada hüküm verdiklerine inanılan gerçek yargıçları; Minoas, Radamanthys, Aiakos ve Triptolemos 48 ile yaşamları boyunca adil olan diğer yarı-tanrıları bulduğunda, bu göçün kötü bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da sizlerden herhangi biri; Orpheus, Mousaios, Hesiodos ve Homeros’la 49 karşılaşmak için nasıl bir bedel ödemeyi göze alırdı? Bütün bunlar gerçekse eğer, ben tekrar tekrar ölmeye  razıyım. Özellikle haksız yere hüküm verilerek öldürülen [41b] Palamedes50 ve Telamon oğlu Aias gibi eski [kahramanlarla] bir araya gelmemi ve başıma gelenlerle onların başlarına gelenleri karşılaştırmamı olanaklı kılacağı için, orada bulunmak benim için hiç de fena olmaz. En önemlisi de, kimin bilge olduğuna ve kimin bilge olduğunu sandığı hâlde bilge olmadığına dair buradaki araştırma ve sınamalarımı oradakilerle de sürdürebileceğim. Sayın yargıçlar, o kalabalık orduyu Troia’ya götüren komutanı,51 [41c] Odysseus’u ya da Sisyphos’u ve adlarını sıralayabileceğim sonsuz sayıda erkek ve kadını sınayabilme olanağı için nasıl bir bedel ödemeye razı olunabilir? Onlarla sohbet etmek, arkadaşlıklar kurmak ve onları sınayabilmek kesinlikle tarif edilemez bir mutluluktur. Söylenenler doğruysa eğer, oradakiler buradakilerden daha mutlu oldukları ve geri kalan zamanlarında ölümsüzlüğe kavuştukları için hiç kimseyi öldürmezler.

 

  1. Sayın yargıçlar, aslında sizler de ölüm karşısında iyimser olmalı ve şu gerçeğe inanmalısınız: [41d] İster sağ, ister ölü olsun, erdemli bir insan için kötülük yoktur ve tanrılar onun sorunlarıyla ilgilenmekten hiç kaçınmazlar. Benim sorunlarım kendiliğinden ortaya çıkmadı, ama şimdi ölerek insanlara özgü sorunlardan kurtulmanın benim için daha iyi olacağını açıkça görebiliyorum. İşte bu yüzden ilahî işaret hiçbir şekilde bana engel olmaya çalışmadı ve işte bu yüzden beni oylarıyla mahkûm edenlerle aleyhimde suçlamada bulunanlara hiç kızgın değilim. Aslında mahkûmiyetime karar verirken ve beni suçlarken [ulvi bir] niyetleri yoktu, bana zarar vermek istiyorlardı ve bundan

dolayı [41e] suçlanmayı hak ediyorlar. Ancak onlardan tek bir ricam olacak: Beyler, oğullarım yetişkin olduğunda, paraya ya da başka bir şeye erdemden daha fazla önem verdiklerini görürseniz, benim sizi rahatsız ettiğim gibi sizler de onları rahatsız edip cezalandırın. Bir hiç oldukları hâlde kendilerini bir şey sanır, yapmaları gerekenleri yapmaz ve hiçbir değerleri olmadığı hâlde bir değerleri olduğunu düşünürlerse, benim size yaptığım gibi onları eleştirin. Böyle yaparsanız, [42a] hem ben hem de

oğullarım, sizden hak ettiğimiz karşılığı almış oluruz.

Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz.

Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir.

 

KRİTON

 

[ΚΡΙΤΩΝ]

 

ya da

 

Yapılması Gerekenler Hakkında

 

[43a] SOKRATES – Neden bu kadar erken geldin Kriton? Yoksa erken değil mi? KRİTON – Oldukça erken.

SOKRATES – Yaklaşık olarak saat kaç? KRİTON – Şafak sökmek üzere.

SOKRATES – Hayret, gardiyan kapıyı açmaya nasıl razı oldu?

KRİTON – Buraya gele gide tanıştık artık, ayrıca ona biraz bahşiş de verdim. SOKRATES – Yeni mi geldin, yoksa geleli çok mu oldu?

KRİTON – Geleli çok oldu.

[43b] SOKRATES – Peki beni neden hemen uyandırmadın da sessizce yanımda oturdun?

KRİTON – Zeus aşkına Sokrates, kendimi senin yerine koyarak bu sıkıntıyla uykusuz kalmak istemeyeceğini düşündüm. Tatlı tatlı uyuduğunu görünce de seni hayranlıkla seyrettim ve olabildiğince rahat edebilmen için özellikle uyandırmadım. Kendimi bildim bileli karakterine hayranım, ama yaşadığın bu felakete sükûnet ve dinginlikle katlandığını gördükçe hayranlığım daha da artıyor.

SOKRATES – Benim yaşımda bir insanın ölmesi gerektiği için öfkelenmesi yakışık almaz Kriton.

[43c] KRİTON – Ama başkaları senin yaşında felaketlerle karşılaşınca yaşları, başlarına gelenlere öfkelenmelerine engel olmuyor Sokrates.

SOKRATES – Orası doğru! Ama sahi, neden bu kadar erken geldin?

KRİTON – Kötü bir haber getirdim, Sokrates. Gördüğüm kadarıyla senin için kötü değilse bile, ben ve bütün dostların için acı ve katlanılması zor bir haber!

SOKRATES – Neler oluyor? Yoksa öldürülebilmem için [43d] gelmesi gereken gemi mi geldi Delos’tan?52

KRİTON – Daha gelmedi, ama gemiyi Sunion’da53 bırakıp gelenlerin dediklerine bakılırsa bugün gelecekmiş. Bu haberlerden anlaşıldığına göre gemi bugün gelecek ve sen de Sokrates zorunlu olarak yarın yaşamını yitireceksin.

SOKRATES – Hayırlısıyla Kriton, tanrıların arzusu bu yöndeyse, öyle olsun. Ama ben geminin bugün geleceğini sanmıyorum!

[44a] KRİTON – Bu kanaate nasıl vardın?

SOKRATES – Söyleyeyim. Geminin gelişinden bir gün sonra ölmem gerekmiyor mu?

 

KRİTON – Evet, bu konuyla ilgilenen yetkililer54 öyle diyor.

SOKRATES – Geminin bugün değil, yarın geleceğini sanıyorum. Bunu da, bu gece, sen gelmeden az önce gördüğüm bir rüyaya yoruyorum. Aslında, iyi ki beni uyandırmamışsın!

KRİTON – Nasıl bir rüyaydı gördüğün?

SOKRATES – Bembeyaz giysilere bürünmüş güzel ve alımlı bir kadının, önüme çıkarak  bana adımla seslendiğini ve, [44b] “Sokrates, bereketli Phthia’ya55 bu geceden sonraki üçüncü gün varacaksın” dediğini gördüm.

KRİTON – Garip bir rüyaymış Sokrates.

SOKRATES – Ama bana kalırsa anlamı çok açık Kriton.

KRİTON – Göründüğü kadarıyla fazlasıyla açık, ama ilahi56 Sokrates, hiç olmazsa bu kez beni dinle ve canını kurtar. Eğer ölecek olursan, ölümün benim için bir felaketten çok daha fazlası olacak. Benzerini hiçbir zaman bulamayacağım bir dostumu kaybetmekle kalmayacağım, seni ve beni fazla tanımayanların çoğu, seni para harcayarak kurtarmak olanaklıyken bunu ihmal ettiğimi  sanacaklar. [44c] Gerçekten de, bir insanın maddiyata dostlarından fazla önem verdiğinin sanılmasından daha utanç verici ne olabilir? Çünkü çoğunluk, biz dostlarının bunca ısrarına karşın, senin  buradan  gitmek57 istemediğine inanmayacaktır.

SOKRATES – Mübarek Kriton, çoğunluğun ne düşüneceğinden bize ne? Düşüncelerine önem verilmeye değer bilge kişiler, nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davranıldığını düşüneceklerdir nasıl olsa.

[44d] KRİTON – Ama görüyorsun ki Sokrates, çoğunluğun düşüncelerine de önem vermek gerekir. Şu başına gelenlerin kanıtladığı gibi,58 insan bir defa gözden düşmeye görsün, çoğunluk ona kötülüklerin sadece küçüklerini değil, en büyüklerini bile yapmaktan çekinmez.

SOKRATES – Kriton, keşke çoğunluk en büyük kötülükleri yapabilseydi, o zaman en büyük iyilikleri de yapabilirdi. Ne iyi olurdu! Aslında ne birini, ne de diğerini başarabiliyor. Çoğunluk bir insanı bilge yapamadığı gibi, aptal da yapamıyor, rastgele davranmakla yetiniyor.

[44e] KRİTON – Bunlar dediğin gibi olsun, ama sen asıl şunu söyle: Ben ve diğer dostların için mi endişeleniyorsun? Buradan çıkıp gidersen, iftiracıların seni gizlice kaçırdığımızı yayarak bizi rahatsız edeceğinden, bu yüzden bütün servetimize el konacağından, onlara büyük miktarlarda para ödeyeceğimizden ya da başka zararlara uğrayacağımızdan mı çekiniyorsun? [45a] Öyle bir kaygın varsa unut gitsin. Seni kurtarmak için böyle bir tehlikeyi, hatta gerekirse daha da büyüğünü göze

almaya razıyız. Yeter ki sözlerimi dinle ve başka türlü hareket etme.

SOKRATES – Hem bunun için, hem de başka birçok şey için kaygılanıyorum Kriton.

KRİTON – Bunlar için hiç kaygılanma. Adamların seni kurtarmak ve buradan çıkarmak üzere istedikleri para fazla değil. İftiracıların da ne kadar aşağılık olduklarını görmüyor musun? Onları  satın alıp susturmak hiç de pahalıya mal olmayacak.59 [45b] Bütün servetim emrinde ve sanırım bu işlere fazlasıyla yeter. Ama sen beni düşünerek harcama yapmamı istemiyorsan, bu paraları ödemeye

 

hazır, başka kentlerden gelen dostlarımız da var. Bunlardan biri, Thebaili Simmias, 60 bu amaçla yanında yeteri kadar para getirmiş bile, ayrıca Kebes ve daha birçoğu da ödeme yapmaya hazır. Dediğim gibi, böylesi konulara takılıp kendini kurtarmaktan vazgeçme. Duruşma sırasında söylediğin gibi, buradan ayrılırsan ne yapacağını bilememek de seni zorlamasın, nereye gidersen git  seni sevecek insanlar bulunacaktır. [45c] Eğer Thessalia’ya gitmek istersen, koruma sağlayarak Thessalialıların seni rahatsız etmelerine engel olabilecek ve sana saygı gösterecek dostlarım61 var.

Ayrıca bu davranış biçimin, yani kurtulman mümkünken kendine ihanet etmen, hatta seni yok etmeye çalışan düşmanlarının yapmak istediklerini ve yaptıklarını bir an önce  kendine yapmak için sabırsızlanman bana pek doğru gelmiyor. [45d] Her şeyin ötesinde, bence kendi çocuklarına62 da ihanet ediyorsun. Onları yetiştirip eğitmek elindeyken, zamanından önce tek başlarına bırakıp kaderlerine terk ediyorsun. Kuşkusuz senin yüzünden yetimliğin gerektirdiği ve yetimlerin63 yaşadığı türden zorluklarla karşılaşacaklar. Bir insan ya hiç çocuk sahibi olmamalı ya da olursa çocukları için zahmete katlanarak onları eğitip yetiştirmelidir. Sense kanaatime göre en kolay yolu seçiyorsun. Oysa bütün hayatı boyunca erdeme hizmet ettiğini iddia eden biri olarak, dürüst ve cesur bir insanın yapması gereken şeyleri yapman gerekirdi. [45e] Şahsen ben, seninle ilgili bütün bu olayların korkaklığımız yüzünden böyle sonuçlandığının sanılacağına, hem sen, hem de dostların olan bizler adına utanıyorum.

Davanın mahkemeye götürülmemesi mümkünken götürülmesine izin verilmesi, duruşmaların seyri ve rezaletin daniskası olan bu kararın çıkması bizim korkaklık ve kadersizliğimizden bilinecek. Bizim seni, [46a] senin de kendini küçücük bir müdahaleyle kurtarmamız mümkünken bunu yapmadığımızı söyleyecekler. Dikkat et Sokrates, bütün bunlar senin ve bizim için sadece kötü değil, utanç verici de olmasın. Bir an önce kararını ver. Düşünmeye fazla vaktin yok, şimdiye kadar çoktan düşünmüş

olmalıydın. Ve aslında verilecek tek bir karar var, her şey bu gece olup bitmeli. Biraz daha oyalanırsak iş işten geçer. Sokrates, her koşulda beni dinle ve ne diyorsam onu yap.

[46b] SOKRATES – Sevgili Kriton, gösterdiğin bu çaba bir şekilde doğruluğa hizmet etse  çok değerli olabilirdi, ancak öyle olmayınca büyüklüğü oranında kötü bir çabadır.  Şimdi  şu söylediklerini yapıp yapmamamız gerektiğini inceleyelim. Ben sadece bu durumda değil, her zaman benimkiler,64 [ruhun üç bileşeni] içinden o an için bana en mantıklı gelene uyarım. Daha önce söylediğim sözleri, bugün bu zor  duruma  düştüm diye  şimdi  inkâr  edemem.  Tam aksine  bu sözleri

aynen eskiden olduğu kadar geçerli buluyor ve onlara eskiden olduğu kadar saygı duyup değer veriyorum. [46c] Ve şunu iyi bil ki şimdi daha geçerli düşünceler öne süremezsek, çoğunluğun gücü  bizi bugün başımıza gelen felaketlerden daha da büyükleriyle, örneğin hapse atmak, öldürmek ya da malımıza   mülkümüze   el  koymakla   çocuklar  gibi  korkutsa   da söylediklerine hak vermeyeceğim.

Öyleyse meselemizi en iyi şekilde nasıl inceleyebiliriz? Öncelikle senin şu insanların düşünceleri hakkında söylediğinden başlayalım ve eskiden “bazı insanların düşüncelerine önem verilirken bazılarının düşüncelerine önem verilmemeli” derken haklı mı yoksa haksız mıydık bir bakalım. [46d] Ya da bu düşünce hakkımda ölüm cezası verilmeden önce haklıyken, laf olsun diye söylenen çocukça bir gevezelik olduğu şimdi mi anlaşıldı?

Bu yüzden Kriton, başıma gelen bu felaketten sonra, bu konuyla ilgili eskiden konuştuklarımızın geçerliğini seninle birlikte sorgulamak isterim. Eğer o zamanki düşüncelerimiz geçerliyse onlara itaat edelim, geçerli değilseler terk edelim. Kanımca, sözüne değer verilen insanlar da bugüne kadar,

 

şimdi benim söylediğim gibi, insanların düşüncelerinden [46e] bazılarına önem verirken bazılarına önem vermemek gerektiğini söylemişlerdir. Tanrılar aşkına Kriton, sence de bu söz doğru söylenmiş değil mi? İnsanların başına gelenlere bakarak bir değerlendirmede bulunursak, sen yarın ölmek üzere değilsin ve şimdiki felaket seni mantıksız düşünmeye zorlamıyor. [47a] Düşün öyleyse; “insanların bütün düşüncelerine değil de bazılarına” ve “bütün insanların düşüncelerine değil de bazı insanların

düşüncelerine önem verilmesi gerekir” sözleri sana yerinde söylenmiş gibi gelmiyor mu? Ne dersin? Bunlar doğru sözler değil mi?

KRİTON – Doğru.

SOKRATES – O hâlde yararlı düşüncelere değer vermeli, zararlılara ise değer vermemeli, değil mi?

KRİTON – Evet.

SOKRATES – Bu durumda, akıllıların düşünceleri yararlıyken akılsızların düşünceleri zararlıdır, değil mi?

KRİTON – Başka nasıl olabilir?

[47b] SOKRATES – Haydi bakalım, bu söylediklerimizin doğru olup olmadıklarını sınayalım. Beden eğitimiyle uğraşan ve bunu esas uğraşı olarak gören biri, her önüne gelenin mi yoksa bir hekimin ya  da bir eğitmenin,65 konusunun uzmanı tek bir kişinin övgü, yergi ve düşüncelerini mi önemser?

KRİTON – Bir kişinin düşüncelerini önemser.

SOKRATES – Yani çoğunluğun değil, o bir tek kişinin yergilerinden çekinmeli ve onun övgülerini sevinçle karşılamalı, öyle mi?

KRİTON – Gayet tabii.

SOKRATES – Demek ki, diğerlerinin tümünden çok, işinin ehli ve uzmanı olan bu bir kişinin önerdiği şekilde hareket etmeli, bedenimizi çalıştırmalı, yemeli ve içmeliyiz.

KRİTON – Öyle yapmalıyız.

[47c] SOKRATES – Güzel! Peki, insan bu bir kişiyi dinlemez, onun düşünceleriyle övgülerine değer vermez ve bu işten anlamayan çoğunluğun düşüncelerine değer verirse, sonunda başına bir kötülük gelir mi?

KRİTON – Nasıl gelmez?

SOKRATES – Bu kötülük nedir, nereye yönelir ve söz dinlemeyenin neresine zarar verir? KRİTON – Bedenine yöneldiği açık, çünkü bu kötülük bedene zarar verir.

SOKRATES – Doğru konuşuyorsun Kriton ve her şeyde bu böyledir, hepsini ayrı ayrı incelememize gerek yok. Üzerinde konuştuğumuz doğru ve yanlış, güzel ve çirkin, iyi ve kötü hakkında ne yapmalıyız peki? [47d] Çoğunluğun düşüncesine uymalı ve ondan çekinmeli miyiz, yoksa bir uzmanın düşüncesine önem vermeli, başka herkesten çok ondan mı çekinip utanmalıyız? Eğer uzmanın

 

düşüncelerine değer vermezsek, doğru davranışlarla daha iyi olan ve kötü davranışlarla bozulan parçamıza zarar verir, onu yok ederiz. Yoksa bunun hiç mi önemi yok?

KRİTON – Bence önemi var Sokrates.

SOKRATES – Öyleyse sağlıklı yaşamla daha iyi olan, hastalıkla da bozulan şeyi bu işten anlamayanların görüşüne uyarak yok edersek, o yok olduktan sonra yaşayabilir miyiz? [47e] Bu şey de bedendir, öyle değil mi?

KRİTON – Evet.

SOKRATES – Peki, zarar görmüş ve tükenmiş bir bedenle yaşanabilir mi? KRİTON – Hiçbir şekilde yaşanamaz.

SOKRATES – Doğruların yaradığı, yanlışların da zarar verdiği parçamız bozulursa, o bozulmuş parçayla yaşayabilir miyiz? Yoksa doğrular ve yanlışlarla doğrudan ilintili bu parçamızı, [48a] artık o parça her neyimizse, bedenimizden daha mı değersiz sayacağız?

KRİTON – Hiçbir şekilde sayamayız.

SOKRATES – Hatta bedenimizden daha değerli değil midir? KRİTON – Evet, daha değerlidir.

SOKRATES – Demek ki sevgili dostum, el âlem bizim için ne diyor diye o kadar kaygılanmamalı, sadece doğrulardan ve yanlışlardan anlayan uzmanın ve onun sözlerinde ifade edilen gerçeğin diyeceklerine önem vermeliyiz. Bu durumda çoğunluğun  doğru, güzel, iyi ve bu değerlerin karşıtlarıyla ilgili düşüncelerine önem vermeliyiz derken, pek de doğru bir öneride bulunmuyorsun. [48b] Yine de biri çıkıp, “iyi ama çoğunluk bizi ölüme mahkûm edebilecek güçtedir,” diyebilir.

KRİTON – Gayet tabii, böyle diyen biri çıkabilir Sokrates.

SOKRATES – Doğru söylüyorsun! Ama sevgili dostum, ayrıntılarıyla incelediğimiz bu söz bana göre bir öncekiyle aynı. Şimdi de yaşamaya değil, iyi yaşamaya önem vermeliyiz sözü bizim için hâlâ geçerli mi değil mi onu inceleyelim.

KRİTON – Geçerli elbette.

SOKRATES – Peki iyi yaşamanın, güzel ve doğru bir şekilde yaşamak anlamına geldiği konusundaki düşüncemiz de geçerli mi, değil mi?

KRİTON – Geçerli.

SOKRATES – O hâlde bu uzlaştığımız konulardan hareketle, [48c] Atinalılar buradan gitmeme izin vermezken, benim gitmeye çalışmam doğru mu değil mi onu araştıralım. Eğer bunu doğru bulursak yapalım, aksi takdirde bundan vazgeçelim. Para harcama, el âlemin ne düşündüğü ve çocukların yetişmesi hakkında ileri sürdüğün düşünceler, dikkat et, kolaylıkla ölüme mahkûm eden ve ellerinden gelse,  yine  hiçbir  mantığa  dayandırmadan  ölüme  mahkûm  ettiklerini  kolaylıkla  diriltecek  olan o

çoğunluğun düşünceleri66 olmasın sakın? Ancak biz, aklımız öyle buyurduğu için az önce konuştuğumuz  şeyin doğru olup  olmadığını  düşünmeliyiz.  Ben ve  gitmeme  yardımcı  olanlar,  beni

 

buradan çıkaracak olanlara para vererek ve minnet duyarak doğru mu hareket ediyoruz, [48d] yoksa böyle yaparak gerçekten suç mu işliyoruz? Eğer bunu yapmakla yanlış bir davranışta bulunduğumuz ortaya çıkarsa, dikkat et, burada kalıp sükûnetle ölümü beklememizin ya da herhangi başka bir kötülüğe katlanmamızın hesabını yapmaya gerek kalmaz.

KRİTON – Doğru konuştuğunu sanıyorum Sokrates. Ama ne yapmamız gerektiğini düşün.

SOKRATES – Düşünelim, sevgili dostum, birlikte düşünelim. [48e] Eğer herhangi bir şekilde benim söylediklerime karşı bir fikir geliştirebilirsen ikna olurum, ama geliştiremezsen bana sürekli aynı şeyi, yani Atinalılar müsaade etmezken benim buradan gitmem gerektiğini söylemekten vazgeç. Çünkü yapacaklarımı sana rağmen değil, seni ikna ederek yapmak isterim. Önce düşüncemizin temeline dikkat et, seni ikna edebiliyor mu? [49a] Ondan sonra da sorulanları kendince en doğru şekilde

yanıtlamaya çalış.

KRİTON – Çalışacağım.

SOKRATES – Hiçbir şekilde bilerek yanlış yapmamamız gerektiğini mi söylüyoruz, yoksa yerine göre şu durumda gerekir, bu durumda gerekmez mi diyoruz? Aslında yanlış davranmak, daha önce de kabul ettiğimiz gibi, hiç de iyi ve dürüst bir şey olmaz, değil mi? Yoksa daha önce üzerinde anlaştığımız bütün o düşünceler mahkememi ve mahkûmiyetimi izleyen birkaç gün içinde unutuldu mu? Demek ki Kriton, biz bu yaştaki koca adamlar, uzun süredir birbirimizle ciddi ciddi konuşurken [49b] çocuklardan farksız olduğumuzu anlayamadık. Demin de söylediğimiz gibi, daha ağır ya da daha hafif felaketlere de uğrasak, çoğunluk farkında olsun ya da olmasın, yanlış bir davranışta bulunmak o yanlış davranışta bulunan için her durumda kötü ve utanç verici değil mi? Bunu kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz?

KRİTON – Kabul ediyoruz.

SOKRATES – Öyleyse hiçbir şekilde yanlış davranışta bulunmamak gerekir.

[49c] KRİTON – Kesinlikle.

SOKRATES – Hiçbir şekilde yanlış davranmamak gerektiğine göre, yanlış bir davranışa muhatap olan biri de çoğunluğun düşündüğünün tersine, yanlışa yanlışla karşılık vermemeli.

KRİTON – Vermemeli.

SOKRATES – O zaman Kriton, kötülük etmeli mi etmemeli mi? KRİTON – Elbette etmemeli Sokrates.

SOKRATES – Ya ne yapmalı? Çoğunluğun düşündüğü gibi, kötülük gören birinin kötülükle karşılık vermesi doğru mudur, değil midir?

KRİTON – Değildir elbette.

SOKRATES – İnsanlara kötülük etmek, onlara yanlış davranmaktan hiçbir şekilde farklı değildir sanırım.

KRİTON – Doğru söylüyorsun.

 

SOKRATES – O zaman, bir insan yanlışa yanlışla karşılık vermemeli ve kendisine herhangi bir kötülük yapılsa bile kötülük yapmamalı. [49d] Bu söylediklerimizi kabul ederken kendi düşüncelerine ve inançlarına ters düşmemeye dikkat et Kriton. Çünkü bu düşünceleri çok az kişinin doğru bulduğunu67 ve gelecekte de yine çok az kişinin doğru bulacağını biliyorum. Bu düşünceleri kabul edenlerle etmeyenlerin ortak bir görüşe varmaları imkânsızdır. Bunlar karşılıklı olarak birbirlerinin düşüncelerine bakarak biri diğerini küçümser. Bu yüzden iyi düşün, sen de bana katılıyor ve aynı şekilde düşünüyor musun? Eğer öyleyse, insanın yanlış yapmaması, yanlışa yanlışla karşılık vermemesi ve ona kötülük yapıldığında kötülük yaparak kendini korumaması gerektiği ilkesinden hareketle düşünmeye başlayalım. Yoksa sen bu ilkeye katılmıyor ve ona karşı mı çıkıyorsun? Ben eskiden de böyle düşünüyordum şimdi de böyle düşünüyorum, [49e] ancak sen herhangi bir şekilde farklı düşünüyorsan düşünceni söyle ve açıkla. Ama daha önce konuştuklarımıza katılıyorsan devam edeyim.

KRİTON – Fikrimi değiştirmedim ve seninle aynı düşünüyorum devam et.

SOKRATES – Peki devam ediyorum, daha doğrusu sana soruyorum: Bir insan, karşısındakiyle doğruluğunda anlaştığı şeyleri yerine getirmeli mi, yoksa karşısındakini aldatmalı mı?

KRİTON – Yerine getirmeli.

SOKRATES – Anlaştığımız noktaları dikkate alarak şimdi bana şunu söyle: [50a] Kenti bizi serbest bırakmaya ikna etmeden buradan ayrılırsak bazılarına, özellikle de hiç kötülük etmememiz gereken bazılarına kötülük etmiş olur muyuz, olmaz mıyız?

KRİTON – Sorunu anlamadığım için yanıt veremeyeceğim Sokrates.

SOKRATES – O zaman şöyle düşün! Biz buradan firar edersek68 –ya da bu yaptığımız başka nasıl adlandırılabilirse– yasalar ve bizzat kentin kendisi gelip karşımıza  dikilerek: “Söyle bakalım Sokrates, ne yapmak niyetindesin? [50b] Bu yaptığın biz yasaları çiğnemek ve bütün kente elinden geldiğince zarar vermek değil midir? Yoksa sence, mahkeme kararlarının hükümsüz olduğu, basit bireyler tarafından geçersiz kılınıp ayaklar altına alındığı bir kent ayakta kalır ve devrilmez69 mi?” diye sorarlarsa, bu ve benzeri sorulara ne yanıt verebiliriz Kriton? Değiştirmeye çalıştığımız ve mahkeme kararlarına saygı duyulmasını emreden yasayı savunan biri,70 özellikle de hatipse  birçok şey söyleyebilir. [50c] Ya biz, “Kent bize haksızlık etti, hakkımızda yanlış hüküm  verdi,”  mi diyeceğiz? Bunu mu yoksa başka bir şeyi mi söyleyeceğiz?

KRİTON – Zeus aşkına, bunu söyleyeceğiz Sokrates.

SOKRATES – Peki ya o zaman yasalar: “Biz seninle böyle davranacağına mı yoksa ne olurlarsa olsunlar kentin mahkemelerinde alınan bütün kararlara itaat edeceğine dair mi anlaşmıştık71?” diye sorarlarsa ne deriz? Bu sözlerine şaşırdığımızı gördüklerinde de belki şöyle devam ederler: “Söylenenlere şaşırma Sokrates ve her zaman soru-cevap yöntemine başvurduğuna göre, [50d]  cevap ver bakalım: Aleyhimizde hangi suçlamada bulunarak bize ve kente zarar vermeye kalkıyorsun? Her şeyden önce, seni biz var etmedik mi? Baban biz yasalara uygun olarak annenle evlenerek seni dünyaya getirmedi mi? Şimdi evlilikle ilgili olan yasaları iyi olmadıkları gerekçesiyle mi suçluyorsun?” Ben de, “Hayır suçlamıyorum,” derim. “Yoksa senin de onlara göre yetiştirildiğin, çocukların eğitimini ve yetiştirilmesini düzenleyen yasalardan mı yakınıyorsun? [50e] Ya da içimizden,

 

babana seni müzik ve beden eğitimi72 alanlarında eğitmesini emreden yasalar mı kötü?” “Hayır kötü değil,” derim. “Çok güzel! Peki, mademki [bizim öngördüğümüz şekilde] doğdun, yetiştirildin ve eğitildin, kendinin ve atalarının bizim çocuğumuz, bizim kölemiz73 olmadığını söyleyebilir misin? Ve bu böyle ise, bizim sana yapmaya kalkıştığımız şeyleri, senin de aynen bize yapabilecek kadar bizimle eşit haklara sahip olduğunu mu sanıyorsun? Babanla ya da varsa efendinle ilişkilerinde,

onlarla aynı haklara mı sahipsin? Yani maruz kaldığın şeylere karşılık olarak onlara aynısını yapmak, sana kötü sözler söylediklerinde kötü sözlerle yanıt vermek, [51a] sana vurduklarında onlara vurmak hakkına ve buna benzer başka haklara sahip misin? Peki, biz seni yargılayıp ölüme mahkûm etmeyi uygun gördüğümüzde, erdeme hizmet ettiğini iddia eden sen, intikam almak için biz yasaları ve vatanı elinden geldiğince yok etmeye çalışacak, bunu yapmakla doğru davrandığını mı söyleyeceksin? Vatanın anneden, babadan ve bütün diğer atalardan daha değerli olduğunu, [51b] hem tanrıların, hem de aklı başında insanların gözünde en saygıdeğer, en aziz ve en ulvi varlık olduğunu unutabilen sen nasıl bir bilgesin? Herkes vatana babasından daha fazla saygı duymalı, itaat etmeli ve o öfkelendiği zaman gönlünü almaya çalışmalı. Ya kanaatini değiştirmesi için onu ikna etmeli ya da emrettiklerini yerine

getirmeli ve onun emriyle dayak yemeyi, zincire vurulmayı, yaralanmak ve ölmek üzere savaşa gitmeyi hiç itiraz etmeden kabullenmelidir. Bütün bunlar  yapılmalı, doğrusu da budur. Askere alınmaktan kaçmamalı, düşman karşısında geri çekilmemeli, birliğinden firar etmemeli,74 [51c] savaşta olduğu kadar mahkemelerde ve başka her yerde vatanın ve kentin emrettiği her şeyi  yerine getirmeli ya da bu emrettikleri doğru görünmüyorsa yasal yollarla onu doğru olmadıklarına ikna etmeye

çalışmalıdır. Ama anneye, babaya ve özellikle vatana karşı şiddet kullanmak büyük saygısızlıktır.” Yasalar bize böyle derse ne cevap vereceğiz Kriton? Haklı olduklarını söyleyeceğiz, değil mi?

KRİTON – Sanırım öyle.

SOKRATES – Yasalar belki de, “Sokrates, bu söylediklerimizin doğru olduğunu, aklından geçirdiklerini bize yaparsan yanlış hareket etmiş olacağını düşün,” diyebilirler. “Seni  dünyaya getirmek, yetiştirmek ve eğitmekle, sana ve öteki yurttaşlara elimizden gelen her şeyi sağlamakla yetinmedik, [51d] bütün Atinalılara, yurttaş listelerine kaydedildikten ve kentin gelenekleri ile biz yasaların nasıl işlediğini gördükten sonra, bizden hoşlanmadıkları takdirde, isterlerse servetlerini

alarak diledikleri yere gitme izninin verildiğini de söyledik. Gerçekten de her yurttaş, bizden ve kentten hoşlanmayıp bir koloniye yerleşmek ya da başka herhangi bir yere göç etmek isterse,75 biz yasalardan hiçbiri ne varını yoğunu alıp dilediği [51e] yere gitmesine engeldir, ne de böyle bir şeyi yasaklar.76

Yurttaşların içinden, bizim mahkemelerde nasıl kararlar verdiğimizi ve kenti nasıl yönettiğimizi görerek burada kalan birinin, olası emirlerimizi yerine getirmek konusunda bizimle doğal olarak uzlaşmış olduğunu kabul ederiz ve bu kimse bize itaat etmezse onun üç şekilde suç işlediğini söyleriz. İlk olarak, onu dünyaya biz getirdiğimiz hâlde bize itaat etmiyor, [52a] ikincisi onu biz yetiştirdiğimiz hâlde bize itaat etmiyor, üçüncüsü de itaat etmeyi kabullendiği hâlde hem bunu yapmıyor hem de

herhangi bir yanlışımızı gördüyse onu düzeltmemiz için bizi ikna etmeye uğraşmıyor. Oysa biz, söylediklerimizi yapmasını zorbalıkla emretmeyip sadece öneriyor ve ona iki seçenek sunuyoruz: Ya bizi emirlerimizin doğru olmadığına ikna edecek ya da emirlerimizi yerine getirecek. Aklından geçirdiklerini yapacak olursan Sokrates, bu söylediğimiz suçlamalara hedef olacaksın ve bütün Atinalılar içinde en küçük değil, tam aksine en büyük suçlu sayılacaksın.”

 

Bunun üzerine ben de “Neden acaba?” diye sorarsam, haklı olarak bu anlaşmayı diğer Atinalılardan daha fazla benimsediğimi söyleyebilirler. [52b] Çünkü “Hem bizden hem de kentten hoşnut olduğunu gösteren sağlam kanıtlarımız var Sokrates,” diyecekler. “Kente aşırı bir sevgi duymuyor olsaydın, diğer tüm Atinalılardan fazla burada kalmazdın. Bir kez İsthmia yarışmalarına77 katılman dışında hiçbir panayır için kentten ayrılmadın ve askerî yükümlülüklerini yerine getirmek78 dışında herhangi bir yere gitmedin. Başkalarının yaptığı gibi hiçbir yere seyahat etmedin, başka bir kenti ve başka yasaları tanıma arzusuna kapılmadın, biz ve kentimiz sana yettik. Bizi o kadar benimsedin ki bizim kurallarımıza göre yaşamayı, hatta çocuklarını burada dünyaya getirmeyi tercih ettin. [52c] İsteseydin duruşmalar esnasında bile kendine ceza olarak sürgünü seçebilir, şimdi kentin rızası dışında yapmak istediğin şeyi onun rızasını alarak yapabilirdin. Oysa sen ölüm cezasını itirazsız kabul etmenle böbürleniyor, ölümü sürgüne tercih ettiğini söylüyordun. Şimdi ise hem o söylediklerinden utanmıyor, hem de ihlal etmeye çalıştığına göre biz yasalara da önem vermiyorsun. Bizim kurallarımıza göre, kentin yurttaşı olarak yaşaman üzere vardığımız anlaşmaya rağmen, [52d] buradan kaçmaya çalışmakla ancak aşağılık bir kölenin davranacağı gibi davranıyorsun. Her şeyden önce, bizim kurallarımıza göre yaşamayı sadece lafta değil de gerçekten kabul ettin mi, etmedin mi? Sen önce bunun cevabını ver.” deseler ne karşılık verebiliriz? Söylediklerini kabul etmekten başka çaremiz var mı?

KRİTON – Çaresiz kabul edeceğiz Sokrates.

SOKRATES – “Kabul etmeye zorlanmadığın, aldatılmadığın, [52e] kısa sürede karar vermek zorunda bırakılmadığın hâlde, bizimle vardığın uzlaşmaları ve anlaşmaları ihlal etmekten başka ne yapıyorsun?” diye sorabilirler. “Bizden hoşnut kalmamış ve aramızda vardığımız anlaşmayı adil bulmamış olsan, bunları düşünecek yetmiş yıl zamanın vardı, istesen gidebilirdin. Ama sen bilindiği üzere, ne her fırsatta iyi yasalarla yönetildiklerini söylediğin Sparta ile Girit’i,79 [53a] ne de Helen ya

da barbar kentlerinden herhangi birini Atina’ya tercih etmedin. Körlerden, topallardan ya da başka sakatlardan bile az ayrıldın vatanından. Bütün bunlar, açıkça kenti ve biz yasalarını diğer Atinalılardan daha çok beğendiğini gösteriyor, çünkü yasaları olmayan bir kenti kim beğenir?  Ve şimdi bu anlaşmalara sadık kalmayacak mısın? Hayır Sokrates, bizi dinlersen eğer, onlara sadık kalmalısın. Bu sayede, kentten kaçarak ele güne rezil olmazsın.”

“Düşünsene, bu anlaşmaları bozmak ve bunlardan birini olsun ihlal etmekle kendine ya da dostlarına ne yararın dokunabilir? [53b] Çünkü dostlarının da sürgüne gönderilme, vatanlarından olma ya da servetlerini yitirme tehlikesiyle karşılaşacakları apaçık ortada. İkisi de iyi yasalarla yönetilen, Thebai ya da Megara80 gibi yakın kentlerden birine gidersen, orada ülkelerinin düşmanı gibi karşılanacaksın Sokrates. Kendi kentlerini sevenler, yasaları ihlal ettiğin için sana kuşkuyla yaklaşacaklar. Bu davranışlarınla seni mahkûm eden yargıçların haklı bir mahkûmiyet  kararı verdiklerine inananların tezlerini güçlendireceksin. [53c] Çünkü yasaları ihlal eden birinin, gençleri ve akılsızları kötü yönlendireceğine kolaylıkla inanılabilir. Bu durumda ne yapacaksın, iyi yönetilen kentlerden ve uygar insanlardan kaçacak mısın? Ve öyle yaparsan, yaşamanın bir değeri kalır mı? Ya da yanlarına giderek hiç utanmadan insanlarla sohbet mi edeceksin? Onlarla ne konuşabilirsin Sokrates? Onlara burada söylediklerini, yani erdemin, adaletin, hukukun ve yasaların insanlar için çok değerli olduğunu mu söyleyeceksin? [53d] Peki Sokrates, böyle davranmanın çok uygunsuz görünebileceğini hiç düşünmüyor musun? Aslında düşünmen gerekir!”

 

“O zaman sen de bu yerlerden ayrılarak, Thessalia’ya, Kriton’un dostlarının yanına gidersin. Orası düzensiz ve ahlaksız bir yer olduğu için81 bir paçavra, bir post ya da kaçakların giydiği buna benzer bir giysiye sarınarak ve dış görünümünü değiştirerek gülünç bir şekilde nasıl hapisten kaçtığını anlatman belki de hoşlarına gider. Ama doğa yasaları gereğince yaşanacak pek az zamanı kalan senin yaşında bir adamın, en temel yasaları bile çiğneyerek hayata böyle onursuzca sarılmasını [53e] ayıplayacak biri çıkmaz mı sanıyorsun? Hiç kimseyi rahatsız etmezsen belki de çıkmaz. Aksi hâlde Sokrates, hiç de layık olmadığın bir sürü laf işitecek, herkese yaltaklanarak ve dalkavukluk ederek yaşamak zorunda kalacaksın. Thessalia’da zamanını nasıl geçireceğini sanıyorsun? Sanki bir şölene katılmaya gelmiş gibi, şunun bunun sofrasında yemek yiyerek, içki içerek hayatını tüketeceksin. [54a] Adalet ve diğer erdemler hakkında atıp tuttuğun o meşhur konuşmaların ne olacak peki? Belki de çocukların için, onları yetiştirmek ve eğitmek için yaşamak istediğini öne sürebilirsin. Onları Thessalia’ya götürüp ülkelerine bir yabancı gibi mi yetiştirip eğiteceksin, bu kötülüğü de mi yapacaksın?82 Ya da onları burada bıraktığını düşünelim. Sen hayattaysan, başlarında durmadığın hâlde daha iyi yetişip eğitileceklerini mi sanıyorsun? Onlarla dostlarının ilgileneceğini söyleyebilirsin. Peki Thessalia’ya gittiğin zaman ilgilenecekler de Hades’e gittiğinde ilgilenmeyecekler mi? Dostun olduklarını ileri sürenlerin, gerçekten de işe yarar insanlarsa, [54b] nerede olursan ol çocuklarınla ilgileneceklerine inanmalısın.”

“Sokrates, Hades’e gittiğinde oranın yargıçları83 karşısında rahatça hesap verebilmen için, seni yetiştiren bizlere kulak ver ve ne çocuklarını, ne canını, ne de herhangi başka bir şeyi doğruluktan üstün tut. Aklından geçirdiklerin, ne senin ne de yakınların için, ne bu dünyada ne de gideceğin öbür dünyada iyi, doğru ve dine uygundur. Şimdi ölüme gidersen, biz yasalar tarafından değil, [54c] insanlar tarafından haksızlığa uğramış olarak gideceksin. Ama böyle utanç verici bir şekilde, haksızlığa karşı

haksızlık, kötülüğe karşı kötülük yaparak, bizimle varmış olduğun anlaşma ve uzlaşmaları bozarak kaçarsan, en az kötülük etmen gereken kendine, dostlarına, vatanına ve bize kötülük edeceksin. Bundan böyle, yaşadığın sürece biz sana kızgın olacağız, öteki dünyadaki kardeşlerimiz, yani Hades’in yasaları da ellerinden geldiğince bizi bozmaya çalıştığını bileceklerinden seni dostça karşılamayacaklar. Sen en iyisi bizi dinle, [54d] sakın Kriton’a kanma!”

Sevgili dostum Kriton, bütün bunları Korybant törenlerine84 katılanların sürekli aulos85 sesleri duyduklarını sanmaları gibi dinlediğimi iyi bil. Bu konuşmalar kulaklarımda yankılandıkça başka hiçbir ses duyamaz oluyorum. Şunu da iyi bil ki, bana doğru görünen şeyler dışında ne  söylersen söyle boşuna olur. Ama yine de beni ikna edeceğini sanıyorsan devam et.

KRİTON – Söyleyecek bir sözüm yok Sokrates.

[54e] SOKRATES – Öyleyse vazgeç Kriton ve biz yine öyle hareket edelim, tanrı da öyle istiyor zaten.

 

PHAİDON

 

[ΦΑΙΔΩΝ]

 

ya da

 

Ruh Hakkında

 

[57a] EKHEKRATES – Phaidon, Sokrates’in zindanda zehir içtiği gün yanında mıydın, yoksa orada olanları başkalarından mı duydun?

PHAİDON86 – Yanındaydım Ekhekrates.

EKHEKRATES – Ölmeden önce son sözleri ne oldu, nasıl öldü? Bunları öğrenmeyi çok istiyorum. Şimdilerde Phliouslu87 hiçbir hemşerimiz Atina’ya gitmiyor, [57b] olaylar hakkında kesin bilgiler verebilecek herhangi bir yabancı da uzun süredir buralara uğramadı. Tek bildiğimiz, zehir içerek öldüğü.

[58a] PHAİDON – Demek ki mahkemenin nasıl geçtiğini de bilmiyorsunuz!

EKHEKRATES – Onu biliyoruz, birileri anlattı. Hatta dava çok önce  sonuçlandığı  hâlde Sokrates’in cezasının uzun süre sonra infaz edilmesi bizi hayrete düşürdü. Sahi, bunun sebebi neydi Phaidon?

PHAİDON – Bir tesadüf eseri Ekhekrates, mahkeme kararının verilmesinden bir gün önce, Atinalıların Delos’a gönderdiği geminin pupasına çelenk konulmuştu.

EKHEKRATES – Bu gemi de neymiş?

PHAİDON – Atinalıların inanışına göre, bu gemi Theseus’un yanına yedi delikanlıyla [58b] yedi genç kız alarak Girit’e gittiğinde bindiği gemiymiş. Orada hem kendi hayatını, hem de yedi çiftin hayatını kurtarmış. Rivayete göre, Atinalılar bu gençler kurtulursa Delos’a her yıl resmî bir heyet göndermeyi Apollon’a adamışlar. İşte o zamandan beri tanrıya bu heyeti hep gönderdiler, hâlâ da göndermeye devam ediyorlar. Bir yasaya göre, yolculukla ilgili dinî tören başladıktan sonra, gemi Delos’a varıp Atina’ya dönene kadar şehrin arınmış kalması, hiç kimsenin ölüm cezasının infaz edilmemesi gerekir.

Bu deniz yolculuğu rüzgâr ters estiği zaman çok uzun sürer. [58c] Törenlerin başlangıcı, yani Apollon rahibinin geminin pupasına çelenk koyması, dediğim gibi, mahkeme kararının verilmesinden bir gün öncesine rastlamıştı. Sokrates’in hüküm gecesinden ölümüne kadar uzun süre boyunca zindanda kalması işte bundandır.

EKHEKRATES – Ya ölümle ilgili ayrıntılar Phaidon? Neler konuşuldu, neler oldu, Sokrates’in yanında dostlarından kimler vardı? Yoksa arhonlar mahkûmun yanına kimsenin yaklaşmasına izin vermedi ve dostlarından uzak, yapayalnız mı öldü?

[58d] PHAİDON – Hayır tam tersine, yanında büyük bir kalabalık vardı.

EKHEKRATES – Ne olursun, başka bir işin yoksa bütün bunları ayrıntılarıyla bize anlatabilir misin?

PHAİDON – Hayır, hiçbir işim yok ve olup biteni başından sonuna kadar size anlatmaya çalışacağım. İster ben anlatayım, ister başkasından dinleyeyim, Sokrates’in hatırasını anmak benim için her zaman mutlulukların en büyüğü olmuştur.

EKHEKRATES – Seni dinleyecek olan bizler de aynı duygulara sahibiz Phaidon. Şimdi lütfen,

 

mümkün olduğunca ayrıntılı olarak bize her şeyi anlatmaya çalış.

[58e] PHAİDON – Onun yanındayken içimde uyanan duygular çok tuhaftı. Sevdiğim bir insanın ölmek üzere olduğu düşüncesi içimde hiç acıma duygusu uyandırmıyordu. Tavırları ve sözleriyle mutlu bir insan izlenimini veriyordu Ekhekrates. Ölüm karşısında öyle cesur, öyle asil duruyordu ki, Hades’e bile tanrıların inayetiyle gittiğini, oraya vardığında hiç kimseye nasip olmayan bir mutluluğa kavuşacağını düşünüyordum. [59a] İşte bu yüzden bir matem yaşandığında duyulması doğal olan acıyı

hiç duymuyordum. Öte yandan, her zaman yaptığımız gibi, başlattığımız felsefî sohbetin –çünkü o an bile konuşmalarımız bu yöndeydi– keyfine de varamıyordum. Gerçekten de tuhaf bir duygusal durumdaydım. Keyif ve Sokrates’in az sonra öleceğini düşündükçe içimi kaplayan acı alışılmadık bir bileşim oluşturuyordu. Orada hazır bulunanların tümü de aynı hâldeydiler. Bazen gülüyor, bazen ağlıyorduk; hele içimizden biri, Apollodoros bu duyguları hepimizden yoğun yaşıyordu. [59b] Onu ve

huylarını az çok bilirsin zaten.

EKHEKRATES – Nasıl bilmem!

PHAİDON – Evet, Apollodoros kendini tamamen bu duygulara kaptırmıştı, ama ben de ötekiler gibi oldukça tedirgindim.

EKHEKRATES – Orada kimler vardı Phaidon?

PHAİDON – Atinalılardan, demin sözünü ettiğim Apollodoros’tan başka Kritovoulos’la babası [Kriton], Ermogenes, Epigenes, Aiskhines ve Antisthenes de oradaydı. Ayrıca Paianialı Ktesippos, Meneksenos ve birkaç Atinalı daha vardı. Platon hastaydı sanırım.

EKHEKRATES – Yabancılar da var mıydı?

[59c] PHAİDON – Evet, Thebaili Simmias, Kebes ve Phaidondes, Megaralı Eukleides ve Terpsion da oradaydılar.

EKHEKRATES – Aristippos ile Kleombrotos da mı oradaydı? PHAİDON – Hayır, onların Aigina’da olduğu söyleniyordu.

EKHEKRATES – Daha başka kimler vardı?

PHAİDON – Orada bulunanlar hemen hemen bunlardı sanırım. EKHEKRATES – Peki, neler konuşulduğunu anlat şimdi!

PHAİDON – Sana her şeyi, başından sonuna kadar anlatmaya çalışacağım. [59d] Daha önceki günler, benle diğerleri Sokrates’i ziyaret etmeyi âdet edinmiştik. Her sabah hapsedildiği zindana çok yakın olan mahkemenin önünde toplanıyorduk. Erken açılmadığı için bir süre kapının açılmasını bekleyerek aramızda konuşuyorduk. Kapı açıldığında Sokrates’in yanına gidiyor, çoğu zaman bütün günü onunla geçiriyorduk. Fakat önceki gün zindandan çıkarken geminin Delos’tan döndüğünü haber aldığımızdan,

o gün daha erken buluştuk. [59e] Aramızda anlaşarak aynı yerde mümkün olduğu kadar erken bir saatte buluşmaya sözleştik ve öyle de yaptık. Her zaman bize kapıyı açan kapıcıyı çağırdık, o da bize yanımıza gelip çağırana kadar beklememizi söyledi. “On Birler şimdi Sokrates’in zincirlerini çözerek ona bugün öleceğini haber veriyorlar,” dedi. Fazla zaman yitirmeden tekrar kapıya gelip bizi içeriye

 

aldı. Hücreye girdiğimizde, [60a] az önce zincirleri çözülen Sokrates’i ve kollarında tuttuğu çocuğuyla yanında oturan Ksanthippi’yi88 gördük. Onu tanırsın! Ksanthippi bizi görür görmez bağırıp çağırmaya, genellikle böylesi durumlarda kadınların söylediği: “Ah Sokrates, dostların seninle vedalaşmaya geldi, sen de onlarla vedalaşacaksın!” gibi şeyler söylemeye başladı. Sokrates gözlerini Kriton’a çevirerek: “Kriton, biriniz onu eve götürsün!” dedi. Kriton’un adamları onu götürürken kadın dövünüyor, saçını başını yoluyordu. [60b] Bu arada Sokrates yatağın kenarına ilişip, kıvırmış olduğu bacağını ovuşturarak:

  • Beyler, insanların keyif dediği şey ne kadar da tuhafmış, Onun ve karşıtı sayılan acının doğası arasında bunca farklılık varken ve ikisi bir insanda aynı zamanda yan yana bulunmak istemezken, içlerinden birini kovalayıp yakaladığınızda, çifte varlıkları aynı başa bağlanmış gibi, genellikle diğerine de sahip olmak zorundasınız. [60c] Bana öyle geliyor ki, Aisopos bunu düşünebilseydi bir masal yazar ve tanrının birbirleriyle çatışan bu iki düşmanı barıştırmak isteyip de

başaramayınca başlarını tek bir bedende birleştirdiğini söylerdi. İkisinden biri bir insanda göründüğünde diğerinin de hemen peşinden gelmesinin sebebi budur, derdi. Şu anda benim duygularım da böyle, çünkü zincirin bacağıma  verdiği acının arkasından hazzın geldiğini hissediyorum.

Kebes söz alarak:

  • Zeus aşkına, ne iyi ettin de bana bunu hatırlattın Sokrates, dedi. [60d] Nesirden nazıma aktardığın Aisopos masalları ile Apollon ilâhisine ilişkin olarak, birkaç kişi ve az önce Euenos,89 bugüne kadar hiç şiirle uğraşmadığın hâlde buraya geldiğinden beri hangi mantığa hizmetle şiirler yazmaya başladığını sordular. Euenos tekrar soracak olursa –çünkü bilirim, soracaktır– kendisine yanıt verebilmemi önemsiyorsan ona ne dememi istersin?
  • Kebes, en iyisi ona doğruyu söyle. Şiirlerimi yazarken ne kendisiyle ne de şiirleriyle yarışmayı düşündüm, [60e] çünkü bunun kolay olmadığını Sadece gördüğüm birtakım rüyaların ne anlama geldiğini düşünürken, sürekli olarak bu rüyaları görmem müziğin bu türüyle ilgilenmemi emrediyorsa günah işlemekten kaçınayım dedim.90 Gördüğüm rüyalar şöyleydi: Bugüne kadar aynı rüya birçok kez ziyaretime geldi. Her seferinde farklı görünümde olmasına karşın hep aynı şeyi söylüyor, “Mousiki91 yap Sokrates, mousikiyle uğraş!” diyordu. Başlarda, koşucuların gayrete getirilmesi gibi, [61a] rüyanın beni zaten yapmakta olduğum şeyi yapmam için cesaretlendirip teşvik ettiğini sandım. Çünkü en üstün mousiki türü felsefedir ve ben felsefeyle ilgileniyordum. Fakat davamın sonuçlanması ve tanrının bayramının ölümümü geciktirmesi üzerine, rüya sürekli olarak benim “halk mousikisi” ile ilgilenmemi emrediyorsa, itaat etmem ve işe koyulmam gerektiğine karar verdim. Şiirler yazarak ve rüyalara itaat ederek [61b] inancımı göstermeden bu dünyadan ayrılmayı doğru bulmadım. Bu yüzden ilk şiirimi, anısına bu bayramın kutlandığı ve bu kurbanların adandığı tanrı için yazdım. Tanrıdan sonra, bir şairin gerçek bir şair olabilmesi için sözler sıralamakla yetinmeyip hikâyeler de yazması gerektiğini düşündüm ve bu yetenek bende olmadığına göre elimin altında bulunan ezberimdeki Aisopos masallarını ele alarak aklıma ilk gelenlerini uyarladım. İşte Euenos’a bunları söyle ve ona sağlıklı olmasını dilediğimi ilet. [61c] Aklı varsa vakit kaybetmeden peşimden gelmesini de söyle. Göründüğü kadarıyla bu dünyayı bugün terk ediyorum, çünkü Atinalılar böyle istiyor.

 

  • Euenos’a ne biçim öğütler veriyorsun öyle Sokrates, dedi Onunla çok kez karşılaştım ve onu tanıdığım kadarıyla, kesinlikle öğütlerini dinlemek istemeyecektir.
  • Nedenmiş o? Euenos filozof değil mi?
  • Öyledir galiba, dedi
  • Öyleyse Euenos ve onun gibi hakkını vererek felsefeyle uğraşan herkes öğüdümü dinlemek Ancak kendisine karşı şiddet kullanmaması gerekiyor, çünkü böyle bir şeyin yasak olduğu söyleniyor.

Bunları söyleyerek ayaklarını aşağıya sarkıttı ve yere değdirerek [61d] sohbetine bu konumda devam etti. Bunun üzerine Kebes ona şunu sordu:

  • Bir insanın kendisine karşı şiddet kullanmaması gerektiğini ve aynı zamanda filozofların kendi rızalarıyla bir ölünün peşinden gitmelerini nasıl söylersin Sokrates?
  • Neden olmasın Kebes? Philolaos’la92 birlikte yaşayan Simmias’la sen, bu konunun tartışıldığına hiç tanık olmadınız mı?
  • En azından açıkça tartışıldığına hiç tanık olmadık
  • Ben de sadece duyduklarımı biliyorum, ama bildiklerimi memnuniyetle sizinle paylaşabilirim. Belki de bu hayatı bırakıp gitmek üzere olan bir insanın, özellikle öbür dünyaya yapacağı yolculuk üzerine bilgi edinmeye [61e] ve nasıl olduğuna dair hikâyeler üretmeye çalışması Gün  batımına kadar kalan süre başka şekilde nasıl doldurulabilir?
  • O hâlde neden bir insanın intihar etmeye hakkı olmadığını söylüyorlar Sokrates? Şimdi bize söylediğin şeyi, yani insanın kendi canına kıymaya hakkı olmadığını, bizim aramızda bulunduğu sıralarda Philolaos’tan ve başkalarından da duymuştum, [62a] ama hiçbir zaman bu konuyla ilgili açıkça konuşulduğuna tanık olmadım.
  • Konuya yoğunlaşırsak yakında bir şeyler Belki de bütün konular arasında sadece bunun basit olması ve insanların başına hiç gelmemesi sana garip gelebilir. Ancak diğer konularda da olduğu gibi, bazı hâllerde, bir insanın ölmesi yaşamasından daha iyi olabilir. Böyle bir insanın bu iyiliği kendine yapması tanrılara saygısızlık olarak algılanacağından, iyiliği yapması için bir başkasını beklemesi belki sana garip gelebilir.

Bunun üzerine Kebes tatlı tatlı gülümseyerek, memleketinin ağzıyla:

  • Orasını Zeus bilir,
  • [62b] Bu düşüncenin böyle ifade edilmesi sana mantıksız gelebilir, ama belki de kendine özgü bir mantığı vardır. Gizli öğretilerde konuyla ilgili öğretilen ve bütün insanların bir hapishanede gözetim altında bulunduğunu, oradan kurtulmaya ya da firar etmeye hakları olmadığını belirten söz bana çok önemli ve anlaşılması zor görünüyor. Ancak bu cümlede doğru ifade edildiğini düşündüğüm bir nokta var, o da tanrıların bizim bakımımızla sorumlu olmaları ve biz insanların tanrıların malı olmamızdır. Sen de öyle düşünmüyor musun?
  • Öyle düşünüyorum, dedi

 

  • [62c] Sen de, kendi malın olan kölelerinden biri rızanı almadan intihar etseydi ona kızmaz, elinden gelse onu cezalandırmaz mıydın?
  • Elbette cezalandırırdım.
  • Konuya bu şekilde yaklaşırsak, tanrının şimdi bana ölmemi emretmesinde olduğu gibi herhangi bir mecburiyet yaşamadan, bir insanın intihar etmemesi gerektiği düşüncesi o kadar da mantıksız değil.
  • Bu düşünce akla yakın görünüyor, dedi Kebes. [62d] Ancak demin konuştuğumuz gibi tanrının bakımımızdan sorumlu olması ve bizim onun malları olduğumuz doğruysa, az önce filozofların ölmeye itirazları olmayacağına dair söylediklerin mantıksız görünüyor. İnsanların en bilgelerinin, mümkün olabilecek en yetkin bakıcıların, yani tanrıların vesayetinden hiç itiraz etmeden ayrılmak istemelerini bir türlü anlayamıyorum. İnsanlar özgür kaldıklarında kendilerine daha iyi bakabileceklerine

inanmıyorlardır herhâlde. [62e] Şüphesiz akılsız biri kaçıp kurtulmak isteyerek iyi bir efendiden kaçmanın doğru olmadığını, tam tersine onun yanında mümkün olduğunca fazla kalmak gerektiğini, gitmenin akılsızlık olacağını düşünmeyebilir. Akıllı biri ise kendisinden daha iyi olan birinin yanında sürekli kalmak isteyecektir. Ancak Sokrates, bütün bunlardan az önce konuştuklarımızın tam tersi çıkıyor. Yani akıllı insanlar ölürken üzülmeli, akılsızlar ise sevinmelidir.

 

Sokrates Kebes’i dikkatle izledi ve bir ara onun konuyu ele alış tarzından [63a] hoşlandığını hisseder gibi oldum. Sonra da bakışlarını bize yönelterek:

 

  • Kebes her zaman öne sürecek savlar bulmaya çalışır ve kendisine söylenenleri hemen kabullenmeye yanaşmaz,

 

  • Kebes’in söylediklerini bu kez ben de haklı buluyorum Sokrates, dedi Simmias söz alarak. Gerçekten de bilge olan insanlar, kendilerinden daha değerli olan efendilerinden neden kaçsınlar, onlardan neden kolaylıkla kurtulmak istesinler? Bence Kebes bu söyledikleriyle, hem bizi hem de değerli bulduğunu belirttiğin efendilerini, yani tanrıları kolaylıkla terk ettiğin için sana laf
  • [63b] Haklısınız! Mahkemede yaptığım gibi son söylediklerimi karşınızda savunmam gerekecek sanırım.

 

  • Evet bunu istiyorum, dedi

 

  • Öyleyse söylediklerimi yargıçlar huzurundaki savunmamdan daha inandırıcı bir şekilde savunmaya çalışayım. Simmias ve Kebes, öbür dünyada önce iyi ve bilge tanrılar, sonra da ölerek oraya göçen buradakilerden daha iyi insanlar bulacağıma inanmasam ölüme kızabilirdim. Ancak şimdi, bildiğiniz gibi gerçekleşeceğini kesin bir şekilde savunamasam da, [63c] o iyi insanlara kavuşmayı umut Mutlak iyi efendiler olan tanrılarla karşılaşma umudumu ise, herhangi bir

şeyden daha hararetli bir şekilde savunacağımı bilin. Bu yüzden, [öleceğim için] başkaları gibi kızmıyorum ve ölenler için, eski inanışların öğrettiği gibi, kötülerden çok iyilere yarayan bir şeyler olduğuna inanıyorum.

  • Ne diyorsun Sokrates, diye araya girdi Bu düşüncelerini kendine saklayarak mı

 

aramızdan ayrılmayı düşünüyordun? Bizimle paylaşmayacak mıydın? [63d] Bu düşünceler kanımca hepimizin ortak malı ve bizi ikna edebilirsen senin savunman olacaklar.

  • Buna çalışacağım! Ama önce uzun bir süredir Kriton’un bana söylemek istediği neymiş, ona bir bakalım.
  • Sokrates, diye söz aldı Kriton, sana zehri verecek olan adam uzun süre önce mümkün olduğunca az konuşmanı söylememizi tembih etmişti. Çok konuşanların vücudu ısındığından zehrin etkisi azalıyormuş. [63e] Kurallara uymayanlar bazen iki hatta üç kez zehir içmek zorunda kalıyormuş.
  • Bırak konuşsun, dedi Sokrates. Ancak yine de, iki ya da üç kez zehir verecekmiş gibi hazırlık yapsın.
  • Vereceğin yanıtı aşağı yukarı biliyordum, ama sana söylemeden içim rahat
  • Bırak konuşsun, diye tekrarladı Sokrates. Yargıçlarım olan sizlere bir açıklama yapmak Hayatını gerçekten felsefeye adamış bir insanın, ölüm karşısında cesaretini yitirmemesi [64a] ve öldükten sonra öbür dünyada büyük nimetlere kavuşacağını umması bana çok doğal geliyor. Simmias ve Kebes, size bunun  nasıl böyle olabileceğini anlatmaya çalışacağım. Kendilerini gerçekten felsefeye vermiş olanların sadece ölümle ve ölmekle ilgilendiklerini diğer insanlar büyük bir ihtimalle hiç fark etmez. Bu doğru ise, bütün yaşamları boyunca sadece ölümü bekledikleri hâlde, ölüm geldiğinde uzun bir süredir bu kadar istedikleri şeye karşı isyan etmeleri şüphesiz anlamsız olur.
  • Zeus aşkına Sokrates, dedi gülerek [64b] Şu anda canım hiç gülmek istemediği hâlde beni güldürdün! İnsanların çoğu ve özellikle bizim Thebaililer bu söylediklerini duysa, felsefe ile uğraşanlar hakkında söylenenlerin doğru olduğunu, felsefe ile uğraşanların gerçekten de ölümü arzuladıklarını ve böyle bir sonu hak ettiklerini anladıklarını söylerdi.
  • Anladıkları ifadesini hariç tutarsan doğru söylemiş olurlardı Çünkü gerçek filozofların ölümü neden özlediklerini, hangi anlamda ve nasıl bir ölümü hak ettiklerini anlayamazlar. [64c] Ama biz, insanların çoğunu bırakalım da konuyu kendi aramızda tartışalım. Ölümün bir şey olduğuna inanıyoruz değil mi?

 

  • Elbette inanıyoruz, dedi

 

  • Ölüm, ruhun bedenden kurtulmasından başka bir şey mi? Bir yandan ruh bedenden kurtulup ayrı ve bağımsız kalırken, öte yandan beden de ruhtan kurtularak ayrı ve bağımsız kalıyor değil mi? Ölüm, bundan başka ne olabilir?
  • Bundan başka bir şey olamaz, dedi
  • Sevgili Simmias, şimdi benimle aynı fikirde olup olmadığına  dikkat et, [64d] çünkü bizi uğraştıran meselenin çözümlenmesi buna bağlı. Haz adı verilen şeyleri, mesela yiyip içmenin verdiği hazları aramak sence bir filozofa yakışır mı?
  • Elbette yakışmaz.
  • Ya aşkın verdiği hazları aramak?

 

  • Kesinlikle hayır.
  • Ya bedene ait olan bütün öteki hazların, sence böyle bir adamın gözünde herhangi bir değeri olabilir mi? Örneğin değerli elbiselerle ayakkabılar ve bedenle ilgili bütün diğer süslemeler, [64e] kullanmak zorunda bırakılmadıkça ilgisini çeker mi?
  • Gerçek filozoflar böyle şeylere değer vermez sanırım, dedi
  • Demek ki, böyle bir insanın bedeniyle ilgilenmediğini ve mümkün olabildiğince ondan uzaklaşarak ruhuna yöneldiğine mi inanıyorsun?
  • Evet öyle.
  • O hâlde, sözünü ettiğimiz şartlar altında, ruhunu mümkün olduğu kadar bedeniyle olan ilişkisinden ayıran [65a] ve bunu diğer insanlardan daha iyi başaran kişi gerçek bir filozof olarak ortaya çıkmaz mı?
  • Kesinlikle öyle.
  • İnsanların çoğu, bu tür hazlardan keyif almayan ve onlara katılmak istemeyenlerin yaşamaya layık olmadıklarını, beden vasıtasıyla elde edilen hazları aramayanların ölüme yakın olduklarını iddia eder
  • Çok doğru söylüyorsun.
  • Ya sağduyunun kazanılması hakkında ne düşünüyorsun? Sağduyu arayışında bedenin yardımına başvurmak yararlı mı yoksa zararlı mı olur? [65b] Bir örnekle ne demek istediğimi anlatayım. Görme  ve işitme duyuları insanlara gerçeğin bir kısmını öğretebiliyor mu, yoksa şairlerin dediği gibi aslında hiçbir şeyi açıkça görmüyor ve duymuyor muyuz? Bu iki duyunun algıları güvenilmez ve bulanıksa, onlardan daha zayıf olan diğerlerinin algıları daha da kötü Sen de öyle düşünmüyor musun?
  • Kesinlikle öyle.
  • O hâlde ruh gerçeğe ne zaman ulaşabilir? Çünkü bir şeyi bedenin aracılığıyla incelemeye giriştiğinde bedenin onu yanıltacağı
  • [65c] Doğru söylüyorsun.
  • Bu durumda ruh, varlıkların gerçek özü hakkında sadece düşünce yoluyla bilgi edinebilir, öyle değil mi?
  • Evet öyle.
  • İşitme ve görme duyuları, acılar ve hazlar onu rahatsız etmediği sürece ruh daha iyi düşünür. Bedeni hiç dikkate almadan ve mümkün olabildiğince onunla iletişime geçmeden, hatta ona hiç temas etmeden tamamen kendi içine çekilerek varlıklar hakkındaki bilgilere ulaşır.
  • Gerçekten de öyle.
  • O hâlde filozofun ruhu bedeni açıkça hor görür, [65d] ondan uzaklaşmaya çalışır ve kendisiyle  baş başa kalmak

 

  • Öyle görünüyor.
  • Şimdi buna ne diyeceksin Simmias? Kendiliğinden “doğru” olan bir şeyin varlığını kabul edecek miyiz, yoksa etmeyecek miyiz?
  • Zeus aşkına, kabul edeceğiz
  • Ya kendiliğinden “güzel” ve “iyi” olan şeyleri?
  • Onları da!
  • Peki sen bu tür şeylerden herhangi birini kendi gözlerinle gördün mü?
  • Asla görmedim.
  • Ama belki de bedeninin aracılığıyla çalışan başka bir duyuyla ona temas etmişsindir. Her şeyini, boyutunu, sağlığını, gücünü ve tek bir kelimeyle ifade etmek gerekirse, bir varlığın tam olarak ne olduğunu belirten özünü [65e] Bunlarla ilgili en arı bilgiye bedenimiz aracılığıyla mı ulaşırız? Yoksa içimizden, araştırdığı şeyler hakkında en doğru ve en kesin şekilde düşünmeye hazırlanmış olanımız mı varlıkların özüne en çok yaklaşır? Söyle Simmias, gerçeğe böyle bir adam

ulaşamazsa başka kim ulaşabilir?

  • Haklısın.
  • O hâlde varlıkları tanımak için –mümkün olduğunca– sadece düşüncesini kullanan [66a] ve düşünme sürecine görme duyusunu karıştırmayan, düşünme yetisini desteklemek için herhangi başka bir duyusuna başvurmayan kişi en arı bilgiye ulaşır. Bu kişi sadece arı düşünceyi kullanarak gözlerden, kulaklardan ve tek bir kelimeyle belirtmek gerekirse, ruhun algılarını körelterek gerçeklere ve sağduyuya ulaşmasını engelleyen bedenin tümünden kurtulmuş bir şekilde, yalıtılmış varlıkların herhangi birinin özüne dair bilgilerin peşine düşer. Söyle Simmias, böyle bir adam gerçeğe ulaşamazsa başka kim ulaşabilir?
  • İnanılmaz derecede doğru konuşuyorsun
  • [66b] Şimdiye kadar konuştuklarımıza göre, gerçek filozofların beyninde şöyle bir düşünce doğar ve aralarında şu türden konuşmalar geçer: “Evet, düşüncelerimiz bizi bir patikada ilerlermişçesine şu sonuca ulaştırıyor: Bedenimiz var olduğu ve ruhumuz onun gibi bir kötülükle yoğrulmuş hâlde bulunduğu sürece, hiçbir şekilde arzuladığımız, gerçek adını verdiğimiz şeye bizi tatmin edecek kadar sahip olamayacağız. [66c] Bedenimiz besinlere ihtiyaç duyduğundan, on binlerce can sıkıcı uğraşı

doğurur. Ayrıca maruz kalabileceğimiz hastalıklar da gerçeklerin peşinden koşmamıza engel olur. Haklı olarak söylendiği gibi bedenimiz bizi aşklar, tutkular, korkular, her türden hayaller ve saçma gevezeliklerle doldurur ve onun yüzünden bir an olsun en basit bir şeyi bile düşünmemiz mümkün olmaz. Savaşlar, isyanlar ve çatışmalar bedenle onun istekleri yüzünden çıkmıyor mu? Bütün savaşlar maddi kazanımlar sağlama isteği yüzünden çıkar, [66d] maddi kazanımlara da bedenimize köle gibi

hizmet edebilmek için ihtiyaç duyarız. İşte bu yüzden felsefeye ayıracak boş zamanımız kalmaz. Fakat işin en kötüsü, bedenimiz herhangi bir şeyi araştırmamız için bize zaman tanıdığında  bile, araştırmamız süresince sürekli müdahâle eder, gürültüye ve telaşa neden olur, düzenimizi bozar ve gerçekleri açıkça görmemize engel olur. Bir şeyi hakkıyla öğrenmek istediğimizde bedenimizden

 

kurtulmamız [66e] ve sadece ruhumuzla araştırmamız gerektiğini artık kanıtlamış bulunuyoruz. Göründüğü kadarıyla, arzuladığımız ve âşığı olduğumuzu iddia ettiğimiz sağduyuya, yaşadığımız süre içinde değil, ancak öldükten sonra kavuşabiliriz. Bedenimiz aracılığıyla gerçekleri tanımak mümkün olamayacağına göre ya hiçbir şekilde gerçek bilgiye ulaşmak mümkün değildir ya da ona ancak ölümden sonra ulaşabiliriz, [67a] çünkü ruh sadece o zaman bedenden ayrılma imkânını bulabilir, daha

önce değil. Ama öyle sanıyorum ki, yaşadığımız süre içinde gerçeklere yaklaşmak istediğimizde, zorunluluklar dışında bedenimizle hiç ilişkiye girmediğimiz, bize dokunarak bizi kirletmesine müsaade etmediğimiz ve tanrı gelip bizi kurtarıncaya kadar ondan uzak kaldığımız oranda bunu başarabiliriz. Bedenin basiretsizliğinden kurtulup arındığımızda, arınmış varlıklarla birlikte olacağız ve kendi imkânlarımızla arınmış bilgiye ulaşacağız. [67b] Gerçek dediğimiz şey belki de bu bilgidir,

çünkü arınmamış olanın arınmış olana değmesi kabul edilemez.” Bilgiye âşık olanlar işte buna benzer şeyler düşünür ve aralarında bunları konuşur sanırım Simmias. Yoksa sen aynı kanıda değil misin?

  • Aynı kanıdayım Sokrates, hem de herkesten çok.
  • Dostum, bütün bunlar doğruysa şu anda gitmekte olduğum yere varanlar için büyük bir umut doğuyor. Geçmiş hayatlarında elde etmek için bunca çabaladıkları şeye –herhangi bir yerde elde edebilmek mümkünse tabii– orada tatmin edici derecede sahip olacaklardır. Bu yüzden bana dayatılan bu yolculuk, [67c] kendini arındırıp bu yolculuğa hazırlayan herkeste olacağı gibi bende de aynı umudu uyandırıyor.
  • Doğru söylüyorsun.
  • Arınma, eski bir geleneğe göre, ruhun olabildiğince bedenden ayrılması, bedenin her yanından toplanarak bir yerde yoğunlaşması ve kendini bedenle bir arada tutan bağlardan kurtularak, [67d] şimdi olduğu gibi gelecekte de kendisiyle baş başa yaşamaya alıştırılması değil midir?
  • Kesinlikle öyle.
  • Ölümü, ruhla bedenin bağlarının koparak birbirlerinden ayrılması olarak tanımlamıyor muyuz?
  •  
  • Bu bağları koparmayı en çok arzu edenler gerçek filozoflar değil midir ve araştırmalarının temelini ruhun bedenden koparak ayrılması oluşturmuyor mu?
  • Öyle sanırım.
  • O hâlde başlangıçta dediğim gibi, bir adamın bütün ömrü boyunca ölecekmiş gibi yaşamaya çalıştıktan sonra, [67e] karşısına ölüm dikilince öfkelenmesi gülünç olmaz mı?
  • Elbette gülünç
  • Bu durumda Simmias, gerçek filozoflar sahiden de ölmeye idmanlıdırlar ve bütün insanlar içinde ölümden en az korkanlar onlardır. Şunlara bakarak kendi kararını ver! Bedenlerinden tiksindiklerine ve ruhlarını bedenlerinden uzak tutmak istediklerine göre, arzuları gerçekleştiğinde korkup öfkelenmeleri mantıksız değil mi? [68a] Bütün ömürleri boyunca sağduyuya ulaşmak ve tiksindikleri bedenlerinden  kurtulmak  isterken,  isteklerinin  gerçekleşmesinin  mümkün olabileceği

yere  neşeyle  gitmeleri  gerekmez mi? Aynı  şekilde  sevgili,  eş  ya  da  çocuklarını  yitirenlerin çoğu,

 

sevdiklerini bir kez daha görmek ve onlarla birlikte olmak umuduyla kendiliklerinden Hades’e gitmek ister. Sağduyuya ulaşmayı çok isteyen ve onu sadece Hades’te bulacağını uman birinin, ölmek üzere oluşuna üzüleceğine, öbür dünyaya güle oynaya gitmesi gerekmez mi? [68b] Sevgili dostum, sağduyuyu sadece Hades’te bulacağına dair kuvvetli bir inancı olduğundan, gerçek bir filozof bu şekilde hareket etmelidir. Eğer durum anlattığım gibiyse, böyle bir insanın ölümden korkması mantıksız olmaz mı?

  • Zeus adına, mantıksız
  • Öyleyse öleceği için öfkelenen birini gördüğünde, onun kesinlikle bir filozof değil de bedenine âşık biri olduğuna hükmedebilirsin. [68c] Bu insan aynı zamanda zenginliğe, makamlara ya da her ikisine birden düşkün olacaktır.
  • Haklısın, aynen dediğin
  • Yiğitlik dediğimiz şey de Simmias, az önce tanımladığımız kişilere özgü bir özellik değil midir?
  •  
  • Sağduyu adı verilen ve bir insanın arzularına teslim olmamasını, onlara mesafeli durup denetlemesini gerektiren erdem, sadece bedenlerini önemsemeyen ve kendilerini felsefeye veren insanlara yakışmaz mı?
  • Onlara yakışır
  • [68d] Diğer insanların sağduyusu ve yiğitliği üzerine biraz düşünürsen, sağduyuları ve yiğitlikleri sana saçma
  • Peki neden Sokrates?
  • Diğer insanların, ölümü kötülüklerin en büyüklerinden biri olarak gördüğünü
  • Bilirim
  • Bu insanlar daha büyük bir kötülükten kaçınmak için yiğitlik gösterirler, öyle değil mi?
  • Evet öyle.
  • Demek ki, filozoflar dışında diğer insanlar, ölümden korktukları ve ondan dehşet duydukları için yiğitlik gösterirler. Bir insanın dehşet duyduğu ve korktuğu için yiğitlik göstermesi bana tuhaf
  • [68e] Doğru söylüyorsun.
  • Ölçülülükleri için de aynı şey geçerli değil mi? Bize imkânsız görünse de bu saf ölçülülükleri ve nefislerine hâkim oluşları bir tür ölçüsüzlüğe dayanır. Arzuladıkları başka birtakım hazlardan mahrum kalmaktan korktukları için, diğer bazı hazlardan uzak [69a] Hazlara sürüklenmeyi ahlaksızlık olarak tanımlamalarına karşın, bazı hazlar tarafından sürüklenmeleri sayesinde diğer hazları denetleyebiliyorlar. O hâlde demin dediğim gibi, bir şekilde ölçülülüklerini ölçüsüzlüklerine

borçlular.

  • Öyle görünüyor.

 

  • Ama mübarek Simmias, küçüğünü verip büyüğünü alarak, para alışverişi yapar gibi hazları hazlarla, acıları acılarla ve korkuları korkularla değiş tokuş etmek, belki de ahlaka o kadar uygun değildir. Aslında başka her şeyle değiş tokuş edilebilecek tek alışveriş birimi belki de sağduyu olmalı. [69b] Yiğitlik, ölçülülük, adalet ve genel olarak gerçek erdem, onunla ölçülmeli ve onunla alınıp satılmalı. Hazlar, korkular ve onların benzerleri, ister eklenmiş, ister çıkarılmış olsun erdem,

ancak sağduyuyla birlikte var olabilir. Bunlar sağduyudan ayrılıp kendi aralarında değiş tokuş edilmeye başlarsa, bu şekilde tanımlanan erdem, korkarım içinde hiçbir gerçek ve sağlıklı unsur barındırmayan ve sadece kölelere yakışan bir göz yanılsaması olur. [69c] Gerçekse tam  tersine, böylesi tutkulardan bir tür arınmadır ve belki de ölçülülük, adalet, yüreklilik, hatta sağduyu bile aynı şekilde birer arınma  türüdürler. Bizim için gizemli  törenleri  geliştirenler belki  de o kadar değersiz

kişiler değildi ve söyledikleri gizemli sözler belki de gerçekti. Gizemli inançlara kabul edilmeden ve arınmadan Hades’e inenler bataklıklarda sürünürken, inançlara kabul edilip arınarak inenler tanrıların yanına çıkabilir. Gerçekten de gizemli törenlerde görev alanların dediğine göre, [69d] “asa taşıyanlar çoksa da tanrı Bacchus’tan esinlenenler azdır.” Bu sonuncular da kanımca gerçek filozoflardan başkası  değildir.  Ben de  bu insanlardan biri  olmak  için yaşamım boyunca,  elimden geldiği  kadar

hiçbir şeyi ihmal etmeden, büyük bir hevesle gayret ettim. Bu gayretim doğru yönde miydi ve bu konuda herhangi bir başarı gösterebildim mi, tanrının izniyle kısa bir süre sonra oraya vardığımda öğreneceğim. Simmias ve Kebes size söylemek istediklerim bunlardı. Sizi ve bu dünyadaki efendileri terk ederken üzülmememin ve öfkelenmememin nedeni, [69e] insanların çoğu buna inanmasa da, gideceğim yerde  sizin kadar  iyi  dostlar  ve  efendiler  bulacağıma  dair  inancımdır.  Her hâlükârda,

şimdiki savunmam Atinalı yargıçlar karşısındaki savunmamdan bir nebze daha başarılı oduysa kendimi çok mutlu sayacağım.

Sokrates bunları söyleyince sözü Kebes aldı.

  • Sokrates, dedi, bütün söylediklerin bana doğru görünüyor, [70a] ama ruh hakkındaki sözlerin insanlara pek inandırıcı Bedenden ayrıldıktan sonra ruhun artık hiçbir yerde var olamayacağından, insanın ölümünden hemen sonra yok olacağından, bedenden kurtulup bir nefes ya da bir duman gibi dağılıp gideceğinden, uçup gidince de tamamen yok olacağından korkuyorlar. Az önce anlattığın fenalıklardan kurtulmuş ve kendi içinde yoğunlaşmış olarak, herhangi bir yerde varlığını sürdürseydi, insanlar söylediklerinin doğruluğuna dair büyük ve güzel umutlar

geliştirebilirdi. [70b] Bu yüzden, ruhun bedenin ölümünden sonra herhangi bir güç ve sağduyu taşımaya devam ettiğine dair bizi ikna edebilmen için biraz sohbet etmemiz gerekecek.

  • Doğru söylüyorsun O hâlde ne yapalım? Söylediklerimizin mantıklı olup olmadığını sınamak için konuyu biraz tartışalım mı?
  • Ben kendi adıma, konu hakkındaki düşüncelerini dinlemeyi çok
  • Şimdi konuştuklarımı dinleyen biri, komedi yazarı olmasa bile gevezelik ettiğimi,93 [70c] ilgisiz konulara değindiğimi iddia Ama sen de öyle düşünüyorsan konuyu derinlemesine incelememiz gerekecek. Ölenlerin ruhlarının Hades’e gidip gitmediğini sorgulayarak başlayalım. Daha önce de değindiğimiz eski bir inanışa göre,94 gerçekten de buradan oraya giderler ve tekrar geri dönerek ölümden hayata geçerler. Canlıların yeniden doğarak ölülerden hayata döndüğü doğruysa eğer, ruhların orada olduğunu varsaymamız gerekecek. [70d] Önceden orada bulunmasalardı yeniden doğmaları mümkün olamazdı. Canlıların sadece ölülerden doğduğu gösterilebilirse, bu onların var

 

olduğunun güçlü bir kanıtı olabilir. Ama öyle değilse, başka bir kanıt aramamız gerekecek.

  • Kesinlikle öyle.
  • Konuyu iyice anlayabilmek istiyorsan sadece insanları incelemekle yetinme, bütün bitkilerle bütün hayvanları ve genel olarak “doğum” yoluyla var olan bütün varlıkları da incele. [70e] Tümünün de aynı şekilde, yani –eğer varsa– karşıtlarından doğup doğmadıklarını sorgulayalım. Örneğin güzelin, çirkinin ve haklının da haksızın karşıtı olması gibi, birçok kavram arasında aynı ilişki vardır.

Şimdi karşıtları bulunan kavramların, sadece karşıtlarından doğmalarının zorunlu olup olmadığını inceleyelim. Örneğin bir şey büyüdüğünde, daha önceki küçük hâlinden daha büyük bir hâle dönüşmüş olması gerekmez mi?

  •  
  • Küçüldüğünde de, daha önceki büyük hâlinden [71a] daha küçük bir hâle dönüşmez mi?
  • Evet öyle.
  • Güçlü zayıftan, hızlı da yavaştan meydana gelmez mi?
  • Şüphesiz.
  • Peki bir şeyin kötüleşmesi, onun bir süre önce daha iyi olduğunu, doğrulaşması da bir süre önce daha yanlış olduğunu göstermez mi?
  • Başka nasıl olabilir?
  • O hâlde, her şeyin kendi karşıtından doğduğunu yeterince kanıtlamış
  •  
  • Şimdi de şunu söyle! Karşıt çiftler arasındaki bu dönüşümlerde, her seferinde birinciden ikinciyi ve ikinciden birinciyi meydana getiren ikişer doğuş yok mudur? [71b] Biri büyük, diğeri küçük iki varlık arasında, büyüme ve küçülme yoluyla birinin büyüdüğünü, diğerinin de küçüldüğünü söylemez miyiz?
  •  
  • Ayrılma ile birleşmede, soğuma ile ısınmada ve bazen karşıtları belirtmek üzere uygun kelimeler bulunmasa da bütün benzer durumlarda öyle olmaz mı? Pratikte her oluşumda zorunlu olarak birinin diğerinden meydana geldiği ve bu değişimin iki yönlü geliştiği doğru mu?
  • Tabii ki öyle!
  • [71c] Uyanık olmanın karşıtı uyumaksa, “hayatta olmanın” da karşıtı var mıdır?
  • Elbette vardır.
  • Nedir?
  • Ölüm.

 

  • Hayatla ölüm birbirlerinin karşıtı olduklarına göre, karşılıklı olarak birbirlerinden doğmazlar mı?
  • Başka nasıl olabilir?
  • Az önce sözünü ettiğim iki karşıt çiftten birini, yani çiftin kendisini ve ikili doğuşlarını ben anlatayım, diğerini de sen anlatırsın. Bir yandan “uyumak” diğer yandan “uyanık olmak” varken, uyanık olmak uyumaktan, uyumak da uyanık olmaktan meydana [71d] Bir durumdan diğerine geçişler, yani doğuşlar da “uyanmak” ve “uyuyakalmak” kelimeleriyle ifade edilir. Bu kadarı yeterli mi?
  •  
  • Hayatla ölüm hakkında da böyle olup olmadığını sen Hayatı ölümün karşıtı olarak görüyor musun?
  • Görüyorum.
  • Birinin ötekinden doğduğunu da kabul ediyor musun?
  •  
  • O hâlde, hayatta olandan ne doğar?
  • Ölüm.
  • Ya ölü olandan ne doğar?
  • Hayatın doğduğunu itiraf etmek zorundayım.
  • Demek ki canlılar ve hayat ölülerden doğar
  • [71e] Öyle görünüyor.
  • Öyleyse ruhlarımız Hades’te
  • Galiba öyle.
  • Bu durumda incelediğimiz karşıtlar çiftinde, hiç olmazsa doğuşlardan biri gayet açık. “Ölmek” fiili sence de apaçık değil mi?
  •  
  • Devamında ne yapalım? Çiftteki diğer doğuşu birinci doğuşla dengeleyemezsek doğa eksik kalır. “Ölüm”e de onun karşıtını doğuran bir doğuş bulmamız gerekmez mi?
  • Gerekir
  • Peki, hangisini seçelim?
  • Yeniden doğuşu!
  • Eğer gerçekten de yeniden doğuş diye bir şey varsa, ölülerden [72a] canlılara dönüşümü

 

gerçekleştiren fiilin bu yeniden doğuş olması gerekmez mi?

  •  
  • Öyleyse ölülerin yaşayanlardan meydana geldiğini kabul ettiğimiz gibi, yaşayanların da ölülerden meydana geldiği noktasında da anlaştık. Vardığımız bu anlaşma doğruysa,  ölülerin ruhlarının bir yerlerde bulunduğunu ve oradan yeniden hayata döndüğünü kanıtlamak için yeterli bir
  • Bu durum karşılıklı kabullerimizin zorunlu bir sonucu sanırım
  • Bunları kabul etmekle yanlış yapmadığımıza ikna olabilmek için şuna dikkat et Kebes: Karşıtlarda bir daire çizecek şekilde ikili doğuşu tekabül ettirmeseydik [72b] ve doğuş karşıtların birinden diğerine tek yönde düz bir çizgi hâlinde gelişseydi, yani geri dönmese, hatta hiç kıvrılmasaydı bütün varlıkların aynı görünüme sahip olacağını, aynı etkilere maruz kalacağını ve artık doğmayacaklarını anlıyorsun herhâlde.
  • Ne demek istiyorsun Sokrates?
  • Söylediklerimi anlamak o kadar da zor değil. Uyuyakalmanın var olduğunu, ancak uyanmanın onun karşıtı sayılmayıp uyumaktan doğmadığını varsayalım. [72c] Bu durumda, her şey uykuda olacağı için Endymion’un öyküsü95 de anlamını yitirir, safsata gibi görünürdü. Ayrıca varlıklar bir daha birbirlerinden ayrılmamak üzere birleşselerdi Anaksagoras’ın özdeyişi olan “her şey bir arada”96 hemen geçerlilik kazanırdı. Sevgili Kebes, hayattan nasibini alan her şey ölse ve öldükten sonra hiç değişmeden kalarak tekrar hayata dönmeseydi, sonunda her şeyin ölmesi, hiçbir şeyin hayatta kalmaması gerekmez miydi? Canlılar ölülerden değil de başka bir şeyden [72d] meydana gelmiş  olsa ve ardı ardına ölseydi, her şeyin ölüm içinde yitip yok olmasını ne engelleyebilirdi?
  • Hiçbir şey engelleyemezdi Aslında söylediklerin bana çok doğru görünüyor.
  • Bence de olaylar anlattığım gibi Kebes ve böyle düşünmekle aldanmış değiliz. Yeniden doğuş var, canlılar ölülerden doğar, ölülerin ruhları yok olmaz ve iyi ruhları iyi, [72e] kötü ruhları da kötü bir talih

Kebes söz alarak şöyle konuştu:

  • Sokrates, sık sık söylediğin gibi, öğrenmenin bizim için anımsamaktan başka bir şey olmadığı doğruysa, şimdi anımsadığımız şeyleri daha önceki bir tarihte öğrenmiş olmamız Ancak ruhumuz şimdi sahip olduğu insan şekline bürünmeden önce bir şekilde var olmasaydı bu varsayım geçersiz olacaktı. [73a] Demek ki, bu yaklaşımdan da, ruhun ölümsüz olduğu sonucu çıkarılabilir.
  • Fakat Kebes, bu nasıl kanıtlanabilir? diye sordu Simmias söz alarak. Şu anda pek anımsayamadığım için bana biraz anımsatır mısın?
  • En güzel örneği vererek anımsatabilirim, dedi Kebes. Birilerine sorular sorulduğunda, uygun sorular sorularak gerçeği söylemeleri sağlanabilir. İçlerinde kesin bilgi ve doğru yargılama yetisi olmasaydı bunu yapamazlardı. Bunu geometrik şekillerle ya da onlara [73b] benzer başka bir şeyle sınarsak, öyle olduğunu açıkça görebiliriz.

 

Sokrates Simmias’a dönerek şöyle dedi:

  • Bu örnekle de ikna olamadıysan, konuya bir de şöyle yaklaşırsak belki düşünceme katılırsın.

Bilgi olarak tanımladığımız şeyin bir anımsama olduğuna inanmıyor musun?

  • İnanmadığımdan değil de, söz konusu edilen şeyi anımsayabilmek için ona maruz kalmam Kebes’in söylemeye çalıştıklarıyla onu hemen hemen anımsadım ve ikna oldum. Ancak konuya dair söylemeye başladıklarını dinlemeyi de çok isterdim.
  • [73c] Öyleyse dinle beni. Bir şeyi anımsayabilmek için onu daha önceki bir tarihte öğrenmiş olmamız gerektiğinde anlaştık mı?
  • Elbette anlaştık.
  • Belirli bir şekilde gelen bilginin de anımsama olduğunda anlaştık mı? Belirli bir şekilde derken şunu Bir insan gördüğü, duyduğu ya da herhangi başka bir duyusuyla algıladığı bir şey hakkında bilgi edinmekle kalmıyor, aynı zamanda başka kaynaklardan elde ettiği bilgileri de o anda aklına getiriyor. Bu durumda, o insanın algılamış olduğu “kavramı” anımsadığını söylemeye [73d] hakkımız yok mu?
  • Nasıl yani?
  • Bir örnek vermek gerekirse, bir insanı tanımakla bir lyrayı tanımak farklı şeylerdir.
  • Nasıl hayır diyebilirim?
  • Âşıkların bir lyra, bir elbise ya da sevgililerinin kullandığı bir nesneyi gördüklerinde neler olduğunu bilirsin herhâlde. Lyrayı tanıyınca, lyranın sahibi olan çocuğun hayali de zihinlerinde canlanır. İşte anımsama Aynı şekilde Simmias’ı gören bir insanın aklına Kebes’i getirmesi gibi; buna benzer binlerce örnek verilebilir.
  • Zeus aşkına evet, binlerce örnek verilebilir, dedi
  • [73e] Bu bir anımsama değil midir? Özellikle geçen zamanla ve olayı araştırma bırakıldığı için unutulmuş şeyler söz konusu olduğunda.
  • Muhakkak öyle.
  • Şunu da söyle. Bir insan, bir at ya da bir lyra resmi gördüğünde bir insanı ve Simmias’ın resmini gördüğünde Kebes’i anımsayamaz mı?
  • Elbette anımsar.
  • Peki Simmias’ın resmini gördüğünde Simmias’ın kendisini de anımsaması mümkün değil mi?
  • [74a] Mümkündür
  • Verdiğimiz bu örneklerden, anımsamanın bazen benzer, bazen de benzemez nesnelerden beslenebileceği ortaya çıkmıyor mu?
  • Çıkıyor.

 

  • Benzer bir nesneden beslenen bir anımsamada, incelenmekte olan şeyin hayale getirilen şeyle ne derecede benzeştiği düşüncesi de akla gelmez mi?
  • Muhakkak
  • O zaman şu söylediğimin doğru olup olmadığını düşün. Bir şeyin eşit olduğunu söylediğimizde, bir tahtanın başka bir tahtaya, bir taşın başka bir taşa eşit olmasından ya da buna benzer şeylerin kendi aralarındaki eşitliğinden değil, eşitlik [kavramının] kendisinden bahsetmiş Böyle bir şeyin varlığını kabul edecek miyiz?
  • [74b] Zeus aşkına, kabul edeceğiz, dedi Hem de fazlasıyla.
  • Onun ne olduğunu bilecek miyiz?
  • Kesinlikle bileceğiz.
  • Peki bu bilgiyi nereden edindik? Demin konuştuğumuz tahtaların, taşların ve onlara benzer şeylerin eşit olduğunu görünce, onlardaki eşitlikten farklı olan bu eşitliği düşünmüş olabilir miyiz? Yoksa sence farklı değil mi? Konuyu bir de şu açıdan incele. Eşit taşlarla eşit tahtaların, aynı oldukları hâlde bazılarına eşit göründüğü, bazılarına da eşit görünmediği olmuyor mu?
  • Oluyor
  • [74c] Ama eşitlik [kavramının] kendisi, sana eşitsizlik olarak göründü mü hiç?
  • Hiçbir zaman görünmedi
  • Öyleyse nesnelerde gördüğün eşitlikle, eşitlik kavramı aynı şey değil.
  • Kanımca hiçbir şekilde değil
  • Bununla beraber eşitlik kavramı hakkında, ondan farklı olan bu eşitliklerden esinlenerek bilgi edinmedin mi?
  • Doğru söylüyorsun.
  • Eşitlik kavramı onlara benzese de benzemese de mi?
  • Evet öyle.
  • Zaten bunun hiçbir önemi yok, çünkü bir şeye baktığında [74d] bu gördüğün şey, sana ona benzer ya da ondan farklı başka bir şeyi düşündürüyorsa, bunun bir anımsama olması
  •  
  • O zaman söyle bana, tahtaların eşitliği ve az önce konuştuğumuz eşitlik kavramı şöyle bir şey mi: Eşit şeyler bize, eşitlik kavramının öngördüğü şekilde eşit mi görünüyorlar, yoksa onlarda eşitlik kavramıyla özdeşleşmelerini engelleyen bir eksiklik mi var?
  • Onlarda epey eksiklik
  • O hâlde şu noktada anlaştık. Bir insan bir şey gördüğünde: “Şu anda görmekte olduğum şey

 

başka bir şeye benzemeye meylettiği hâlde [74e] bazı eksiklikleri yüzünden ondan aşağı kalıyor,” diye düşünürse, bu düşüncedeki kişinin tam olmasa da gördüğü şeye benzeyen, ama daha aşağı olduğunu kabul ettiği şeyi daha önce görmüş olması gerekmez mi?

  • Mutlaka
  • Eşitler ve eşitlik kavramıyla ilgili aynı duyguları biz de yaşamadık mı?
  • Şüphesiz yaşadık.
  • Demek ki biz de ilk kez eşit şeyleri gördüğümüz zaman, “Bütün bunlar, [75a] eşitlik kavramının öngördüğü şekilde eşit olmak istiyorlar, ama onunla kıyaslandıklarında ondan aşağı kalıyorlar,” diye düşündüğümüze göre eşitliği daha önce görmüş olmamız
  • Öyledir.
  • Şu noktada da anlaşmış olmalıyız. Bu düşünce görme, dokunma ya da diğer duyularımızdan biri vasıtasıyla oluşmuştur ve ancak öyle oluşabilir. Söylediklerim bütün duyularımız için geçerlidir.
  • En azından, verdiğin örnekle ilgili olarak, bütün duyular için geçerlidir
  • Yine de her hâlükârda, “Bütün eşitler, eşitliği arzular ve [75b] bazı yönlerden ondan eksiktir,” düşüncesini bize duyularımızın vermiş olması gerekir ya da bunu başka nasıl ifade edebiliriz?
  • Öyle ifade
  • O hâlde görmeye, duymaya ya da başka duyularımızı kullanmaya başlamadan önce, eşitlik kavramının ne olduğunu öğrenmiş olmamız Duyularımızla algıladığımız eşitleri, bu eşitlik kavramına indirgeyebilmemiz ve bu eşitlerin eşitlik kavramına yaklaşmaya çalıştıklarını, fakat bunda başarılı olamadıklarını fark etmemiz ancak böyle mümkün olacaktır.
  • Daha önce konuştuklarımızın kaçınılmaz bir sonucudur bu
  • Dünyaya gelir gelmez görmeye, duymaya ve diğer duyularımızı kullanmaya başladığımız doğru değil mi?
  • Kesinlikle öyle.
  • [75c] O hâlde, eşitlik bilgisini daha önceden edinmiş olmamız
  •  
  • Demek ki, göründüğü kadarıyla bu bilgiyi mecburen doğmadan önce edinmiş olmalıyız.
  • Öyle görünüyor.
  • Eğer bu bilgiye sahip olarak doğmuş ve onu doğmadan önce kazanmışsak, aynı şekilde büyüklük, küçüklük ve bütün benzer kavramları da doğmadan önce biliyor olmamız gerekmez mi? Burada söz ettiğimiz [75d] eşitlik, güzellik, iyilik, doğruluk, kutsallık ve her zaman söylediğim gibi, sorduğumuz sorularla verdiğimiz yanıtlarda “neyin ne olduğunu” belirten şeylerin tümüdür. Demek ki doğmadan önce, bütün bu şeyler hakkında bilgi sahibi olmamız

 

  • Öyledir.
  • Bu bilgilere sahip olduktan sonra, her seferinde onları unutmasaydık, hep onları bilerek doğmakla kalmaz, yaşadığımız sürece de onları biliyor Çünkü “bilmek”, bir konu hakkında kazanılmış bilgileri muhafaza edip yitirmemektir. Aynı şekilde “unutmak” da kazanılmış bilgiyi yitirmek değil midir Simmias?
  • [75e] Kuşkusuz öyledir Sokrates.
  • Öte yandan, bu bilgiyi doğmadan önce edindiğimizi ve doğarken yitirdiğimizi varsayalım. Devamında duyularımızın yardımıyla, daha önceden bildiklerimizi yeniden elde edersek, “öğrenmek” adını verdiğimiz şey, bize ait olan bilginin tekrar kazanımı olmaz mı? Buna, “yeniden anımsamak” dersek doğru adlandırmış olmaz mıyız?
  •  
  • [76a] Anlaşıldığı kadarıyla, bir şeyi görme, duyma ya da diğer duyulardan biriyle algılayıp, onun algılanan şeye benzeyip benzememesinden bağımsız olarak, unutulan başka bir şeyle yakınlığı olduğunu düşünmek bize makul görünmüştü. Tekrar ediyorum, sonunda iki şıktan biri geçerlidir. Ya kavramların bilgisine sahip olarak doğuyor ve onları yaşadıkça muhafaza ediyoruz ya da doğduktan sonra öğreniyoruz ve bu durumda daha önceden bildiklerimizi anımsamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Bu durumda öğrenme anımsamadır.
  • Söylediklerin tamamıyla doğru
  • O hâlde ikisinden hangisini seçeceksin Simmias? Biz bu bilgilerle mi doğuyoruz, [76b] yoksa daha önceden bildiklerimizi yeniden mi anımsıyoruz?
  • Şu anda hangisini seçeceğimi bilemiyorum,
  • Ama şu ikisi arasında seçim Bir insan iyi bildiği bir konu hakkında fikir sahibi olabilir mi yoksa olamaz mı?
  • Kesinlikle olur
  • Şu anda konuştuğumuz konular hakkında herkesin fikir yürütebileceğine inanıyor musun?
  • İnanabilmeyi çok isterdim, ama yarın bu saatte bunu hakkıyla yapabilecek kimse kalmayacak, korkarım.
  • [76c] Demek herkesin bu gerçekleri bildiğini sanmıyorsun
  • Hiçbir şekilde
  • Ama daha önce bildikleri şeyleri tekrar anımsıyorlar, öyle mi?
  • Evet öyle.
  • Ruhlarımız bunları ne zaman öğrendi peki? İnsan olarak dünyaya geldiğimizde değil
  • Kesinlikle hayır.

 

  • Öyleyse daha önceden olmalı.
  •  
  • Demek ki Simmias, ruhlar insan şekline bürünmeden önce de bedenlerden ayrı olarak vardılar ve düşünme yetisine
  • Bütün bilgileri doğarken elde etmemişlerse tabii Sokrates, çünkü geriye sadece bu alternatif kalıyor.
  • [76d] Öyle olsun sevgili yoldaşım. Az önce, onlara sahip olarak dünyaya gelmediğimiz konusunda anlaştığımıza göre, bu bilgileri ne zaman yitiriyoruz? Onları öğrenir öğrenmez mi yitiriyoruz, yoksa senin önerebileceğin daha uygun bir zaman var mı?
  • Yok Sokrates, sadece farkında olmadan anlamsız şeyler söyledim.
  • Öyleyse Simmias durumumuz şu değil mi? Sürekli tekrarladığımız güzel, iyi ve buna benzer diğer özler97 varsa [76e] ve biz duyularla gelen her şeyi daha önceden var olan bu özlere indirgiyorsak, bu özlerin önceden var olması gibi ruhlarımız da biz dünyaya gelmeden önce var olmalıydı. Ama bu özler hiç var olmadıysa, söylediklerimizin anlamı kalmıyor. Durum öyle değil mi?

Bizler daha doğmadan hem bütün bu kavramlar hem de ruhlarımız var olmak zorundaydı. Ama kavramların var olmaması durumunda ruhlar da var olamazdı.

  • Söylediklerin bana kesinlikle tutarlı görünüyor Sokrates ve doğuşumuzdan önce hem özlerin [77a] hem de ruhların var olduğunu savunan düşüncelerini çok güzel Bana kalırsa, az önce bahsettiğin güzel, iyi ve onlara benzer bütün diğer kavramların var oluşu kadar kesinlikle inandığım başka bir şey yok. Bence gösterdiğin kanıtlar yeterince inandırıcıydı.
  • Ya Kebes bu konuda neler düşünüyor? Çünkü onu da ikna
  • Öne sürülen fikirleri kuşkuyla karşılama konusunda tanıdığım en ısrarcı insan olmasına karşın, tatmin olduğunu sanıyorum, dedi [77b] Ruhumuzun biz doğmadan önce var olduğuna yeterince ikna olmuş olmalı. Ama biz öldükten sonra da var olmaya devam ettiğine ben de hâlâ ikna olmuş değilim Sokrates. Çünkü daha önce Kebes’in de belirttiği gibi, bir insanın ölmesiyle ruhunun dağılıp

yok olacağına dair genel kanı hâlâ içimizde yaşıyor. Gerçekten de ruhun önceden var olmasını, herhangi başka bir noktadan hareket ederek insan bedenine kavuşmasını ve bedenden kurtulduktan sonra onun gibi sona ererek yok olmasını ne engelleyebilir?

  • [77c] Doğru söylüyorsun Simmias, dedi Kebes. Göründüğü kadarıyla, ruhumuzun biz doğmadan önce var olduğu iddiası kanıtlanması gereken şeyin ancak yarısıydı. İspatın tam olabilmesi için, ruhun biz öldükten sonra, aynen biz doğmadan önce var olduğu gibi var olmayı sürdüreceğinin de kanıtlanması
  • Simmias ve Kebes, şimdi tartıştığımız savı az önce kabul ettiğiniz, bütün canlıların ölülerden doğduğuna ilişkin savla birleştirirseniz, istediğiniz kanıtı size hemen sağlayabilirim. [77d] Ruhumuzun daha önceden var olduğu, başka bir hareket noktasından değil de ölmekten ya da ölümden hayata kavuşup doğduğu doğru ise, tekrar hayata döneceği için ölümden sonra da var olması gerekmez mi? İşte istediğiniz şey şimdi kanıtlandı. Bununla beraber Kebes, sen ve arkadaşın Simmias’ın bu

 

meseleyi memnuniyetle daha da derinleştirmeye meyilli olduğunuz ve ölüm özellikle durgun değil de [77e] fırtınalı bir havada gerçekleştiğinde, rüzgârın ruhu alıp dağıtmasından çocuklar gibi korktuğunuz anlaşılıyor.

  • O hâlde Sokrates, bu gibi korkularımız varmış gibi bizi ikna etmeye çalış, dedi Kebes gülerek. Ama belki de korkan bizler değiliz, böyle şeylerden korkan belki de içimizdeki çocuktur. Bir öcüden korkar gibi ölümden korkmaması için sen asıl onu ikna etmeye çalış.
  • Onu korkularından kurtarmak için her gün bir epodi98 okumanız
  • [78a] Sen bizi terk etmek üzere olduğuna göre, usta bir epodi okuyucusunu nereden bulabiliriz Sokrates?
  • Hellas çok büyüktür Kebes ve bir sürü iyi insan Ayrıca birçok barbar kabilesi de var. Böyle bir okuyucuyu bu insanların arasında aramalısınız; bunu yaparken de hiçbir masraftan, hiçbir zahmetten kaçınmayın, çünkü paranızı harcayabileceğiniz daha önemli hiçbir şey yoktur. Ancak o okuyucuyu kendi aranızda da arayabilirsiniz, çünkü belki de bu işi sizden iyi yapanı bulamazsınız.
  • Öyle yaparız Sokrates. Ama senin de hoşuna gidiyorsa eğer, [78b] kaldığımız yerden sohbetimize devam
  • Hoşuma gidiyor, hem de çok! Nasıl hoşuma gitmez?
  • Haklısın.
  • Kendimize bir soru sormamız gerekir, diye devam etti Hangi şey dağılıp yok olabilir ve bizler nelerin dağılıp yok olacağından korkuyor, nelerin dağılıp yok olacağından korkmuyoruz. Daha sonra da ruhun bu iki gruptan hangisine dâhil olduğuna bakarak, edineceğimiz sonuçlara göre ruhumuz için cesaretlenmeye ya da korkmaya karar veririz.
  • Doğru söylüyorsun.
  • [78c] Birleştirilmiş ya da doğası birleşik olan şeylerin, aynen birleştikleri gibi bileşenlerine ayrılmaları beklenmez mi? Aynı şekilde, birleşik olmayan bir şey varsa, onun da parçalara dağılmaması gerekmez mi?
  • Seninle aynı düşüncedeyim, dedi
  • Hep aynı görünümü muhafaza eden, hep aynı durumda kalan şeyler birleşmemiş olanlar ise, her seferinde farklı olan ve aynı durumu muhafaza etmeyenler de birleşik olanlar değil mi?
  • Bence de öyle.
  • Şimdi de daha önce konuştuklarımıza dönelim. [78d] Sorularımızla yanıtlarımızda varlıkların özlerine değindiğimiz kavramlar hep aynı durumda mı yoksa her seferinde değişiyorlar mı? Eşit, güzel ve genel olarak varlıkların özüne değinen bütün kavramlar herhangi bir değişikliğe uğruyorlar mı ve uğruyorlarsa hangisine uğruyorlar? Yoksa her birinin kimliğine ait tek ve biricik bir görünümü olup hiçbir şekilde hiçbir değişikliğe uğramıyor mu?
  • Onların hiç değişmeden hep aynı kalmaları gerekir Sokrates, dedi

 

  • Peki güzel, iyi ya da diğer özelliklere ait, özleriyle aynı adı taşıyan bunca insan, at, [78e] elbise ve diğer varlıklara ne oluyor? Bunlar hep aynı mı kalıyorlar, özlerinin tam karşıtı mı oluyorlar ya da ne özleriyle ne de kendi aralarında benzeşerek kimliklerinden uzaklaşıyorlar mı?
  • Onlar, dedi Kebes, hiçbir zaman aynı kalmıyorlar.
  • [79a] Demek ki onlara dokunabiliyor, görebiliyor ve diğer duyularınla algılayabiliyorsun, oysa kimliklerini muhafaza eden diğerlerini sadece düşünce yoluyla algılayabiliyorsun, çünkü onlar görünür değil görünmezdir.
  • Her açıdan doğru konuşuyorsun
  • İstersen şimdi, varlıkların biri görünür, diğeri görünmez olmak üzere iki farklı gruba ait olduklarını kabul
  • Kabul
  • Görünmezlerin hep aynı kaldığını, görünürlerin de hiçbir zaman aynı kalmadığını kabul
  • Bunu da kabul
  • [79b] Devam edelim o Bizde ruh ve bedenden başka bir şey var mı?
  • Başka hiçbir şey
  • Peki, beden iki gruptan hangisine daha yakın ve hangisiyle benzerlikleri daha fazla?
  • Bu sorunun yanıtı apaçık. Görünür olana yakın.
  • Ya ruh? Görünür mü, görünmez mi?
  • Görünmez, En azından insanlar için öyle.
  • Biz görünür ve görünmezleri konuşurken insan doğasını temel almıştık. Sen başka bir şey mi sandın?
  • İnsan doğasını temel aldığımızı
  • Ruh için ne demiştik? Göründüğüne mi yoksa görünmediğine mi karar vermiştik?
  • Görünmediğine.
  • Yani o görünmezdir.
  • Evet öyle.
  • Demek ki, ruh görünmeze bedenin benzediğinden daha çok benzer, beden de görünüre

Öyle mi?

  • [79c] Elbette öyle
  • Az önce şunu da söylemiştik: Ruh bir şeyi incelemek için bazen görmenin, işitmenin ya da başka bir duyunun aracılığıyla bedeni kullanır, çünkü bir şeyi “bedenin aracılığıyla incelemek” aslında

 

duyuların aracılığıyla incelemek anlamına gelir. Ruh bu durumda, beden tarafından aynı kalmayan şeylere doğru sürüklenir ve onlara temas ettiği için sağa sola savrulur, altüst olur ve sarhoş olmuş gibi başı döner.

  •  
  • [79d] Oysa bir incelemeyi kendi başına yaptığında, her zaman var olan, arı, ölümsüz ve hiç değişmeden aynı kalan şeylere doğru yükselerek, herhangi bir engelle karşılaşmaması durumunda, onlara yakınlığı yüzünden hep yanlarında kalır. İşte o zaman sağa sola savrulması biter, o şeylerle temas ettiği için kimliğini hiç yitirmez ve onlarla birlikte hep aynı kalır. İşte ruhun bu hâline sağduyu
  • Her bakımdan güzel ve doğru konuştun
  • Az önce ve hemen şimdi konuştuklarımızın ışığında, [79e] sence ruh bu iki gruptan hangisine daha çok benzer ve hangisine daha yakındır?
  • Bu yöntem baz alındığında, en zor öğrenenler bile, ruhun her bakımdan ve her zaman hep aynı kalana, aynı kalmayandan daha çok benzediğini kabul
  • Ya beden?
  • O da değişene
  • Şimdi konuya başka bir açıdan bakalım. Ruhla beden birlikte olduklarında, [80a] doğa bedene hizmet etmeyi ve yönetilmeyi, ruha ise yönetmeyi ve hükmetmeyi Buna göre sence ikisinden hangisi ilahîye, hangisi beşeriye benzer? Yoksa ilahî olan yönetmek ve hükmetmek, beşeri olan da yönetilmek ve hükmedilmek için yaratılmamış mıdır sence?
  • Ben de senin gibi düşünüyorum.
  • Öyleyse ruh ikisinden hangisine benzer?
  • Bedenin beşeri olana, ruhun da ilahî olana benzediği çok açık
  • Daha önce anlaştığımıza göre, şöyle bir sonuca varıp varamayacağımızı incele Kebes: [80b] Ruh büyük oranda ilahî, ölümsüz, anlaşılır, tek görünümlü, dağılmayan ve her zaman aynı kalana Beden de beşeri, ölümlü, anlaşılmaz, çok görünümlü, dağılabilen ve hiç aynı kalmayana benzer. Kebes dostum, söylediklerimiz dışında, böyle olmadığını iddia eden başka bir şey söyleyebilir miyiz?
  • Söyleyemeyiz
  • Durum böyle olduğuna göre bedenin çabuk dağılması, oysa ruhun ya hiç dağılmaması ya da zor dağılması gerekmez mi?
  • [80c] Başka nasıl olabilir?
  • O zaman şöyle düşün: Bir insan öldüğünde, onun görünen kısmının, yani görünür bir yerde bulunan bedeninin, başka bir deyişle bizim ceset dediğimiz şeyin dağılması, çürümesi ve duman olup uçması beklenirken, bunların hiçbiri hemen gerçekleşmez ve beden uzun süre dayanır. Hatta ölen

 

insan sağlıklı ve genç olduğunda bu süre daha da uzun olur. Mısır’da yapıldığı gibi, bedenin içi boşaltılıp mumyalandığında, hesaplanamayacak kadar uzun bir süre boyunca hemen hemen hiç bozulmadan da kalabilir. [80d] Ayrıca, bedenin bazı parçaları çürüse bile kemikler, sinirler ve onlara benzer bazı başka parçalar, tabiri caizse “ölümsüz” kalır.

  •  
  • Oysa ruh, tanrının izniyle benim ruhumun da oraya gideceği, kendisine yakışan yüksek, arınmış ve görünmez bir yerde, kendi adıyla anmak gerekirse Hades’te, iyi ve bilge bir tanrının yanına Şansımıza, doğası gereği böyle üstünlüklere sahip olan ruh, bedenden kurtulur kurtulmaz, insanların çoğunun inandığı gibi rüzgârla savrulup yok olabilir mi? [80e] Hayır, sevgili dostlarım Kebes ve Simmias, öyle bir şey olmaz. Tam tersine, size şimdi anlatacağım gibi olur: Ruh bedenden ayrılırken

arıdır, kendisiyle birlikte bedenden hiçbir şey götürmez. Hayatı boyunca, onunla kendi arzusuyla hiçbir ilişkide bulunmadığı gibi, ondan uzak durur, kendi içine yoğunlaşır. Hep bunu amaçlaması, doğru bir şekilde felsefe yaptığını, kendini kolay bir şekilde ölmeye hazırladığını gösterir. [81a] Yoksa sence bu ölüme hazırlanmak değil midir?

  • Sana aynen katılıyorum.
  • Durumu bu olduğu için, ruh kendisine benzeyen, görünmez, ilahî, ölümsüz ve sağduyulu olana yönelir. Ona, amaçsızca dolanmaktan, zihin yorgunluğundan, korkulardan, vahşi aşklardan ve insan doğasının diğer kötülüklerinden kurtulmuş bir hâlde, mutluluğun doruklarında ulaşır. Mistik tapınmalara, kabul edilenlere yakıştırıldığı gibi, zamanının geri kalanını tanrıların yanında geçirir. Öyle mi konuşalım Kebes, yoksa farklı şeyler mi söyleyelim?
  • Zeus aşkına, öyle konuşalım, dedi
  • [81b] Buna karşılık sürekli bedenle birlikte olduğu, bakımına özen gösterdiği, onu sevdiği, istek ve arzularına önem verdiği için ruhun bedenden arınmamış ve kirli bir hâlde ayrıldığını varsayalım. Dokunulabilen, görülebilen, yenebilen, şehvet uyandırabilen bedene ilişkin şeyler dışında hiçbir şey ona gerçek görünmesin, tam tersine, gözlere karanlık ve görünmez gelen, sadece felsefe yoluyla algılanarak anlaşılabilen şeylerden nefret etmeye, korkmaya ve onlardan uzak kalmaya alışkın [81c] Bu durumda olan ruhun bedenden ayrıldığında katışıksız ve arı olabileceğine inanıyor musun?
  • Kesinlikle hayır.
  • Ama sürekli bedenle birlikte olmanın ve onunla ilgilenmenin sonucunda, bedenin ruha sımsıkı sarılarak ruhun bir parçası olduğuna inandığını sanıyorum.
  •  
  • Bedene ait olanı ağır, dünyevi ve görünebilir saymak gerekir Bu durumda bedeni çevreleyen ruh, görünmezin ve Hades adı verilen bilinmezin korkusuyla ağırlaşarak duyularla algılanabilen dünyaya doğru çekilir. [81d] Bedenlerinden tamamen ayrılamayarak görünürle ilişiğini kesemeyen ruhlar, hayaletler gibi, gölgeler ve yansımalar gibi mezarlarla anıtların arasında dolaşır dururlar.
  • Söylediklerin akla yatkın geliyor

 

  • Öyledir elbette Kebes. Ayrıca sağda solda dolaşan bu ruhlar iyilerin değil, kötü yaşadıkları bir önceki hayatlarının cezasını çeken kötülerin ruhlarıdır. Peşlerinden gelenin, yani bedenin arzuları, [81e] tekrar bir bedenle birleşmelerini sağlayana kadar dolanmaya devam ederler. Doğal olarak, birleştikleri bedenin alışkanlıkları da kendi dünyevi yaşamları süresince tanıdıkları türden alışkanlıklar
  • Ne demek istiyorsun Sokrates?
  • Bir örnek vermek gerekirse oburluğa, şehvete ve içkiye meraklıların, tutkularını gemlemeyi başaramayanların ruhları eşek ve benzeri hayvanların bedenlerine [82a] Sen de aynı düşüncede değil misin?
  • Söylediğin çok mantıklı!
  • Haksızlığa, zulme ve yağmalamaya meyilli olanlar da kurt, çaylak ve atmacaların bedenlerine bürünürler. Bu türden ruhlar başka nereye gidebilir ki?
  • Kesinlikle benzer hayvanlara giderler, dedi
  • Bu durumda diğer ruhların sonunun da hayatta iken yaptıklarına göre şekillendiği besbelli değil mi?
  • Besbelli, başka nasıl olabilirdi ki?
  • Ruhların en mutlularıyla en iyi yerlere gidenleri, felsefe ya da zekânın yardımı olmadan, [82b] alışkanlık ve çalışmaları sayesinde, sağduyu ve adalet adı verilen siyasi ve toplumsal erdemlerle uğraşanlar değil mi?
  • Onlar hangi bakımdan en mutludurlar?
  • Onlar, ölümden sonra arı, eşek arısı ve karınca gibi toplumsal ve yumuşak huylu hayvan soylarının, hatta tekrar insanların bedenine bürünerek ölçülü insanları oluşturdukları için
  •  
  • Ancak tanrılar katına yükselmek felsefe yapmayanlara [82c] ve fani dünyadan ayrılırken tamamen arınmayanlara yasaktır, bu sadece öğrenmeyi sevenlerin hakkıdır. İşte bu yüzden dostlarım Simmias ve Kebes, hakkıyla filozof denmeye layık olanlar bedenin tüm arzularından uzak dururlar, onlara karşı koyup teslim Ne maddiyata düşkün çoğu insan gibi servetlerini yitirip yoksul düşmekten, ne de mevki ve şöhret tutkunları gibi itibar ve mevkilerini yitirmekten korkarlar. Onlar bu tür arzulardan uzak dururlar.
  • Haklısın Sokrates, böyle davranmak onlara yakışmaz, dedi
  • [82d] Zeus aşkına Kebes, gerçekten de öyle. Bu durumda ruhlarına özen gösteren ve önemsemediklerinden bedenlerini hiç düşünmeyip onun için yaşamayanlar, bedenlerine tutkun olup nereye gittiklerini bilmeyenlerle aynı yolu takip Felsefeye ve onun kazandırdığı arınmayla bedenden kurtuluşa aykırı davranmamaları gerektiğinin bilincinde olarak felsefeye yönelirler ve onun işaret ettiği yolu tutarlar.

 

  • Bu nasıl olur Sokrates?
  • Söyleyeyim! Bilgiyi sevenler, bedenlerine yapışarak ona sımsıkı bağlanan, [82e] gerçek varlıkları kendi imkânlarıyla değil de bir hapishanede bulunuyorlarmışçasına  bedenlerinin aracılığıyla algılamaya zorlanan ve mutlak bir cehalet içinde bulunan ruhları felsefenin denetimine geçtiğinde, bu korkunç hapishaneyi arzularının inşa ettiğini ve bizzat hapsedilen kendilerinin bu bağları daha da sıkılaştırdığını görürler. [83a] Bilgiyi sevenler, bu durumda bulunan ruhlarını ele geçiren felsefenin,

ruhlarını tatlı tatlı teselli ettiğini, görme, duyma ve diğer duyular aracılığıyla edinilen bilgilerin aldatıcı olduğunu söyleyerek onu kapalı kaldığı hapishaneden kurtarmaya çalıştığını bilirler. Felsefe, ruhu kesin ihtiyaç duymadığı sürece duyulardan uzak durmaya, kendisinden başka kimseye güvenmemeye [83b] ve gerçek varlıkları sadece kendisinin algılayabileceğine ikna ederek dikkatini toplamasını, kendi içine yoğunlaşmasını teşvik eder. Aynı şekilde, kendisi görünmeyen ve düşünce

yoluyla kavranabilen şeyleri algılayabilirken, diğer duyularla incelendiklerinde faklı durumlarda, farklı şekiller alabilen şeyleri, duyularla algılanabilir ve görünür  oldukları için gerçek kabul etmemesini söyler. Gerçek bir filozofun ruhu, böyle bir kurtuluşa karşı gelmemesi  gerektiğine inanarak zevklerden, tutkulardan, keder ve korkulardan uzak durur. Bu zevk, keder, korku ve tutkuların aşırılıkları sonucunda, [83c] sadece böylesi durumlarda başa gelmesi beklenebilecek hastalanmak ya

da varını yoğunu tutkuları uğruna saçıp savurmak gibi felaketler dışında, bütün felaketlerin en büyüğü ve en kötüsü de başına gelebilir.

  • Bu felaket nedir Sokrates, diye sordu
  • İnsan ruhu aşırı mutluluk ya da acı duyduğunda, hiç de öyle olmadığı hâlde, bu duyguları açık ve gerçek nedenler yüzünden yaşadığını Oysa bu nedenler genellikle görünür nedenlerdir, öyle değil mi?
  •  

 

  • [83d] Özellikle böylesi durumlarda, ruh bedene sımsıkı bağlı değil midir?
  • Ne şekilde bağlıdır?

 

  • Her acı ve her mutluluk, bir çivi gibi ruhu bedene çiviler, onu bedene yapıştırarak maddi özellikler kazanmasını sağlar ve bedenin doğru saydığı şeyleri kendisinin de doğru saymasına neden Bedenin değer yargılarını sahiplenerek onunla aynı şeyleri sevmeye başladığından bedenle aynı alışkanlıklara, aynı hayat tarzına sahip olur ve Hades’e hiçbir zaman arınmış hâlde gidemez. Ruh, terk ettiği bedenle kirlenmiştir, [83e] hemen başka bir bedene girer ve ekilmiş bir tohum gibi orada kök

salar. Bu yüzden ilahî, arınmış ve değişmeyenle bir araya gelme imkânını bulamaz.

 

  • Söylediklerin çok doğru Sokrates, dedi

 

  • Bilgiyi gerçekten sevenler, insanların çoğunun sandığı nedenlerden değil, işte bu yüzden görgülü ve cesurdurlar. Yoksa sen de insanların çoğuyla aynı fikirde misin?
  • [84a] Hayır değilim.
  • Olmamalısın da! Filozofun ruhu işte böyle düşünür. Felsefe kendisini bağlarından kurtardığında,

 

yeniden haz ve acılara kapılarak tekrar bedenine zincirlenmek, örgüsünü gereksiz yere söküp ören Penelope99 gibi boşuna uğraşmak üzere kurtardığına inanmaz. Tam tersine zevk ve acılardan uzak durur, mantıklı düşünceyi izler ve ondan ayrılmaz; [84b] gerçek, ilahî ve düşüncelerden üstün olana gözlerini dikerek ondan beslenir ve hayatının sonuna kadar öyle yaşaması  gerektiğine inanır. Ölümünden sonra insanca kusurlarından arınmış olarak kendisine benzeyene ve yakın olana gider. Bunları yaptıktan sonra Simmias ve Kebes, bedenden ayrıldığı an dağılmaktan, rüzgârda savrulmaktan ve uçup giderek yok olmaktan hiç korkmaz.

 

[84c] Sokrates’in bu sözlerini uzun süren bir sessizlik takip etti. Yüzüne bakıldığında az önce konuşulanları düşündüğü anlaşılıyordu. Biz geri kalanların çoğu da aynı durumdaydı. Kebes ile Simmias aralarında kısık sesle konuşuyordu. Sokrates farkına varınca ikisine birden seslendi:

 

  • Aranızda neler konuşuyorsunuz öyle? Az önce konuştuklarımız size yetersiz mi geldi? Konuyu daha ayrıntılı incelemek istersek daha birçok karanlık noktayı aydınlatmak, birçok itirazı yanıtlamak Tereddüt ettiğiniz, daha iyi ifade edilmesi gerektiğine inandığınız bir nokta varsa, [84d] söz alıp konuyu tartışmaktan kaçınmamalısınız. Sonuca benimle birlikte daha kolay ulaşacağınızı düşünüyorsanız, ben de size katılabilirim.

 

  • Sana doğruyu söyleyeyim Sokrates, dedi Her ikimizin de soracak soruları olduğundan, öne çıkıp sözü alması için birbirimizi dürtüp duruyoruz. Seni dinlemeyi çok istediğimiz hâlde, başına gelen bu felaket yüzünden rahatsız etmekten çekiniyoruz.

 

Sokrates bu söylenenleri dinledikten sonra sakince gülümseyerek söz aldı:

 

  • Aşk olsun Simmias! Geçmiş yaşamımdan daha kötü durumda olduğumu düşündüğünüz şu anda, başıma gelenlere bir felaket gözüyle bakmadığıma [84e] sizleri bile inandıramazken başkalarını inandırmak çok zor Hatta beni kehanet sanatında kuğulardan daha aşağı görüyorsunuz sanırım. Her zaman güzel öten kuğular, ölümlerinin yaklaştığını hissettiklerinde, [85a] belki de hizmetinde bulundukları tanrının yanına gideceklerine sevindiklerinden, daha çok ve daha güzel ötmeye başlarlar. Ama insanlar ölümden korktukları için kuğulara iftira atarak, üzüntülerinden öttüklerini, yaklaşan ölümleri için ağıt yaktıklarını söylerler. Oysa genel inanışa göre kederlerinden öttükleri varsayılan bülbül, kırlangıç ve ibibik gibi kuşlar da dâhil olmak üzere, hiçbir kuşun aç olduğunda, üşüdüğünde ya da başka herhangi bir sıkıntı yaşadığında ötmediğini hiç akıllarına getirmezler. Ben aslında diğer kuşların da kuğuların da kederlerinden öttüklerini sanmıyorum. [85b] Kuğular Apollon’un kutsal kuşları olarak kehanette bulunma yetisine sahip olduklarından, Hades’in güzelliklerini önceden sezerler ve o gün hayatlarının en mutlu anını yaşayarak mutluluklarından öterler. Ben de kuğularla aynı tanrıya hizmet ettiğime, efendimizin kehanet sanatına en az onlar kadar hâkim olduğuma ve

hayattan ayrılırken onlardan fazla keder duymayacağıma inanıyorum. Bu yüzden, Atinalıların görevlendirdiği on bir görevli müsaade ettiği sürece istediğinizi söyleyebilir, istediğinizi sorabilirsiniz.

 

  • Doğru söylüyorsun, dedi [85c] Şimdi sana kuşkularımı açacağım, Kebes de sırası gelince söylenenlerden hangilerini onayladığını söyleyecek. Bana öyle geliyor ki Sokrates, sen de benim gibi, yaşadığımız bu dünyada buna benzer konularda kesin bilgi edinmenin imkânsız değilse de çok zor olduğuna inanıyorsun. Ancak, konuyla ilgili konuşulanları her açıdan incelememek ve sıkılarak

 

araştırmayı olabilecek her yöne doğru yaymadan tartışmayı terk etmek tembel insanlara mahsustur. Böylesi bir durumda iki şıktan biri seçilmelidir, bir insan bu bilgileri ya bir başkasından öğrenmeli  ya da kendisi bulmalıdır. Her ikisi de mümkün olamadığında, hayatını daha az tehlikeye maruz  kalarak daha güvenli bir araçla ya da ilahî sözlerin peşinden giderek geçirmeyi başaramadığında,  [85d] başkalarının dedikleri arasından en doğrusunu ve çürütülmesi en zor olanını seçmeli, bir sala binermişçesine üzerine binmeli ve ömrünün kalanını üzerinde yolculuk ederek geçirmelidir. Bu yüzden, sen de izin verdiğine göre sana sorular sormaktan utanmayacak ve daha sonra düşündüklerimi söyleyemediğim için kendime kızmayacağım. Çünkü Sokrates, ister kendi adıma, ister şu yanımdaki Kebes adına konuşmuş olayım, konuştuklarımızı gözden geçirdiğimde onları pek de tatmin edici bulamıyorum.

 

  • [85e] Belki de haklısın dostum, dedi Sokrates. Ama hangi konularda  tatmin olmadığını söyleyebilir misin?
  • Kanımca daha önce verdiğin bir örneği, lyra, telleri ve armoni için de kullanabiliriz, dedi İyi akort edilmiş bir lyranın armonisi görünmez, maddi olmayan, mükemmel ve ilahî olduğu hâlde, [86a] lyrayla telleri maddi, karmaşık, dünyevi ve ölümlü varlıklardır. Şimdi birisinin lyrayı parçalayıp tellerini kopardığını varsayalım, sonra da senin gibi düşünerek, lyradaki armoninin zorunlu olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia edelim. Senin akıl yürütmene göre doğası dünyevi olan, parçalanmış lyra ile kopmuş teller var olmaya devam ederken, [86b] ilahî ve ölümsüze benzeyen, onlarla aynı doğaya sahip armoninin ölümlü olandan önce yok olması imkânsızdır. Bu durumda tahtalarla teller çoktan çürüyüp gittikten sonra da armoni bir yerlerde var olmayı sürdürüyor olmalı. Sokrates ruh hakkında konuşurken böyle bir  sonuca  vardığımızı  senin de  aklına  getirdiğini

sanıyorum. Oysa bedenimiz gerilmiştir ve içinde sıcaklıkla soğukluk, kurulukla yaşlık ve buna benzer diğer özellikler dengede ve uyum içerisindedir. [86c] İşte ruh da bu unsurların doğru oranlarda karışmasıyla, dengede ve armoni içinde bulunmasıyla oluşur. Ruh gerçekten de bir armoniden ibaret olduğuna  göre, beden hastalıklar  ve  başa  gelen başka  felaketlerle  gerilir  ya  da  gevşerse, en ilahî

varlık olmasına rağmen hemen yok olur. Ruh da seslerle ifade edilen ya da herhangi bir sanat  eserinde bulunan diğer armoniler gibi yok olurken, bu armonileri barındıran varlıklar, kalıntıları tamamen çürüyüp yakılıncaya kadar uzun bir süre varlıklarını sürdürürler. [86d] Biri bize, “Ruh, bedende bulunan unsurların bir birleşimi olduğuna göre, ölüm dediğimiz olay gerçekleştiğinde ilk önce o yok olur,” derse bu düşünceye nasıl bir yanıt verebileceğimizi düşün.

Sokrates, arkadaşına genellikle kullandığı, karşısındakinin içine kadar nüfuz eden delici bakışıyla bakarak gülümsedi ve şöyle dedi:

  • Simmias doğru konuştu. İçinizden herhangi biri benden daha hazırsa hemen yanıt versin, çünkü soru savıma oldukça iyi saldırıyor. Ama yanıt vermeden önce Kebes’in de bu konu hakkındaki itirazlarını dinlememiz gerektiğine inanıyorum. [86e] Bu şekilde, nasıl yanıt vereceğimizi düşünmek için zaman kazanacağız. Her ikisini de dinledikten sonra, doğru konuştuklarına kanaat getirirsek onlara hak vereceğiz, aksi takdirde kendi savımızı savunmaya çalışacağız. Haydi söyle bakalım

Kebes, seni rahatsız eden nedir?

  • Hemen söyleyeyim! dedi Kebes. Bence savımız baştaki noktada bulunuyor ve daha önce ileri sürdüğümüz itirazlar hâlâ geçerli. [87a] Ruhumuzun daha önce de şimdiki şekliyle var olduğu konusundaki kabulümü geri almıyorum. Beni tamamen tatmin edecek şekilde ifade edildi ve

 

abarttığımı sanmayacaksanız çok iyi şekilde kanıtlandığını söyleyebilirim. Ancak biz öldükten sonra da bir yerlerde varlığını sürdürmesi konusunda aynı düşüncede değilim. Bununla birlikte, ruhun bedenden daha güçlü ve daha uzun ömürlü olmadığını iddia eden Simmias’a katılmıyorum, kanımca ruh her açıdan bedenden çok daha üstündür. O zaman biri şunu sorabilir: “Bir insanın ölümünden sonra  onun  en dayanıksız parçasının var olmaya devam ettiğini gördüğün hâlde neden hâlâ itiraz

ediyorsun? [87b] Daha uzun ömürlü olan ruhun da, bu süre içinde zorunlu olarak var olmaya devam etmesi gerekmez mi?” Buna karşılık verdiğim yanıtın bir anlamı olup olmadığına bir bakıver. Anlaşıldığı kadarıyla benim de Simmias gibi bir örneğe ihtiyacım var. Bu şekilde konuştuğumuz sürece, ölen yaşlı bir dokumacı hakkında, “aslında adam yok olmadı, bir yerlerde sağ salim olarak varlığını  sürdürüyor”  der  gibiyiz.  Kanıt olarak da bizzat dokuduğu ve giydiği  elbisenin  hasar

görmediğini, yok olmadığını gösteriyoruz. Herhangi biri söylenenlere inanmasa ona: [87c] “İnsan mı yoksa kullanıp giydiği elbise mi uzun ömürlüdür?” sorusunu sorabiliriz. En uzun ömürlünün insan olduğu yanıtı, kısa ömürlü elbisenin yok olmaması durumunda söz konusu insanın yaşadığının kanıtı mı olur? Ama Simmias, gerçek hiç de öyle değil. Söyleyeceklerimi sen de dikkatle dinle. Gerçekten de herkes bu fikir yürütmenin saçmalığını anlayabilir. Söz konusu dokumacı, bir sürü elbise dokuyup

onları eskittikten çok sonra, [87d] ama son elbisesinden önce ölür. Ama bu söylediğim, adamın o son elbiseden daha kısa ömürlü ve daha güçsüz olduğunu göstermez. Bu düşünce ruhla beden için de ifade edilebilir. Onlar hakkında da, bedenin güçsüz ve kısa ömürlü, ruhunsa uzun ömürlü olduğu ve özellikle uzun süre var olması durumunda birçok beden eskittiği söylenebilir. Gerçekten de beden akan bir nehir olsa, insanın yaşamı süresince yıpranıp tükense [87e] ve ruh eskittiği bedenleri hiç

durmadan yeniden dokusa, yok olduğu sırada ruhun dokuduğu son elbisesini giyiyor olması gerekirdi.100 Söz konusu elbise kendisinden daha uzun ömürlü tek elbise olurdu ve ruh yok olduktan  sonra beden de fiziksel güçsüzlüğünü göstererek süratle çürüyüp yok olurdu. Bununla birlikte, savdan ikna olarak, öldükten sonra ruhumuzun kesinlikle bir yerlerde var olmaya devam ettiğine inanmaya henüz hakkımız yoktur. [88a] Hatta böyle düşünen birine daha da ileri gidilerek daha çok hak verilmesi durumunda, ruhların sadece biz doğmadan önce var olmakla kalmayıp, bazı ruhların ölümümüzden sonra da varlıklarını sürdürdükleri, gelecekte de var oldukları ve ruhlar birkaç kez doğuma dayanabildikleri için tekrar tekrar doğup öldükleri konusuna da katılıyorum. Ama bütün bunlar kabul edilse bile, ruhun bu birbirini izleyen doğumlarda yorulmadığı [88b] ve ölümlerin birinden sonra tamamen yok olmayacağı konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz. İçimizden kimse algılayamayacağından, ruh için bir felaket olan bu ölümü ve bu dağılmayı kimse bilemez. Durum dediğimiz gibiyse, ölüm karşısına güvenle çıkmak yanlıştır, çünkü ruhun her açıdan ölümsüz ve yıpranmaz olduğu kanıtlanmadıkça bu güven aptallıktan başka bir şey değildir. Ruhun ölümsüzlüğü

kanıtlanmadığı sürece, ölmek üzere olan insanlar ruhları için korkmalı,  bu seferki ayrılışla bedenlerinin kesin olarak yok olmasından çekinmelidirler.

[88c] Kebes ile Simmias’ın sözleriyle, daha sonra kendi aramızda konuşurken kabul ettiğimiz gibi, hepimizin canı sıkıldı. Konuşmaların başında tamamen ikna olduğumuz hâlde, şimdi aklımızın çelindiğini hissettik. Sadece o ana kadar söylenenler hakkında değil, daha sonra söylenecekler hakkında da tereddüde düştük. Herhangi bir konuyu yargılayabilecek yetiye sahip olmadığımızı ya da böylesi konularda kesin karar vermenin mümkün olamadığını düşündük.

EKHEKRATES – Tanrılar aşkına Phaidon, size hak veriyorum. Seni şimdi dinleyen benim bile aklım karıştı. [88d] Hangi savlara inanacağımı bilemiyorum. Sokrates’in söyledikleri ilk başta çok ikna edici gibi görünse de sonra inandırıcılıklarını yitirdi. Bu konu, yani ruhumuzun bir tür armoniden

 

ibaret oluşu, kendimi bildim bileli beni büyüler. Az önce sözünü ettiğinde, benim de bir zamanlar böyle düşündüğümü anımsadım. Buna karşın, beni ruhun bedenle birlikte ölmediğine inandıracak güçlü bir kanıta çok ihtiyacım var. Zeus aşkına söyle bana, Sokrates sohbeti nasıl sürdürdü? Onun da sizin gibi canı  mı sıkıldı, yoksa sükûnetini hiç yitirmeden [88e] düşüncelerini desteklemeyi mi sürdürdü? Savları yeterli mi, yoksa yetersiz miydi? Her şeyi gerçeğe mümkün olduğunca sadık

kalarak, bütün ayrıntılarıyla anlat.

PHAİDON – Seni temin ederim Ekhekrates, Sokrates’ten birçok kez bayağı etkilenmiş olmama rağmen, hiçbir zaman yanında geçirdiğim o saatlerdeki kadar ona hayranlık  duymamıştım. [89a] Verecek yanıtlar bulabilmesi şüphesiz şaşılacak bir şey değildi, ama özellikle o iki gencin söylediklerini dinlerken gösterdiği sevecenlik, iyi niyet ve saygıya hayran kaldım. Sonra bu sözlerin

bizi ne kadar etkilediğini anlayarak hemen tedavi etmeye çalıştı ve sanki bir muharebede yenilmiş kaçaklarmışız gibi bizi tekrar geri çağırarak, onu izlememizi ve konuyu yeni baştan gözden geçirmemizi sağladı.

EKHEKRATES – Bunu nasıl yapabildi?

PHAİDON – Sana anlatacağım. O sırada sağında, yatağın yanındaki [89b] alçak bir iskemlede oturuyordum, o da benden oldukça yüksek bir yerdeydi. Başımı okşayarak, fırsat buldukça yapmaktan hoşlandığı gibi, omuzlarıma dökülen saçlarıma takıldı.101

  • Demek Phaidon, yarın bu güzel saçlarını kestireceksin,
  • Öyle görünüyor Sokrates, diye yanıt
  • Ama seni ikna edebilirsem
  • Neden ikna etmeye çalışacaksın ki?
  • Bugün savımız “ölür” ve biz ona yeniden hayat veremezsek, ben kendi saçlarımı, sen de şu elimde tuttuğum saçlarını kestireceğiz.102 Ben kendi hesabıma senin yerinde olup bu tartışmada yenilseydim, [89c] Simmias ve Kebes’in itirazlarını başka bir tartışmada alt edene kadar Argoslular103 gibi saçlarımı tekrar uzatmamaya ant içerdim.
  • Ama rivayet edildiğine göre Herakles’in gücü bile iki kişiye yetmiyordu,104
  • O zaman hava henüz kararmamışken, sen de beni İolaos niyetine yardımına çağır.
  • Peki çağırıyorum, Ama Herakles gibi değil, Herakles’i çağıran İolaos gibi çağırabilirim.
  • İkisinin arasında pek fark yok, Ama her şeyden önce başımıza gelebilecek bir beladan sakınmalıyız.
  • Nasıl bir beladan söz ediyorsun?
  • [89d] Bazılarının “insan düşmanı” olması gibi biz de “düşünce düşmanı” olmayalım, çünkü düşüncelerden nefret etmek kadar kötü bir şey olamaz, dedi Sokrates. Aslında düşünce düşmanlığı da insan düşmanlığının oluştuğu şartlarda ortaya çıkar. İnsan düşmanlığı, insanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan bir insana sonsuz güven duyup, onu kesinlikle doğru, düzgün ve güvenilir

 

sandıktan sonra kurnaz, güvenilmez ve sandığımızdan farklı olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Bu hayal kırıklığı, özellikle en yakın ve samimi saydığımız arkadaşlarımızla birkaç kez tekrarlandığında bütün insanlardan nefret etmeye [89e] ve hiçbirinde en küçük de olsa sağlıklı bir  özellik bulunmadığına inanmaya başlarız. Bunun böyle olduğunu sen de hiç fark etmedin mi?

  • Elbette, ben de fark ettim,
  • Bu çok çirkin bir davranış değil mi? Bu şekilde davranan biri, insanlar hakkında bilgi sahibi olmadan onlarla ilişkiye girmeye çalışmıştır. [90a] İnsanları az da olsa tanısaydı, tamamen iyi ve tamamen kötülerin çok az olduğunu, oysa iki uç arasında bulunanların çoğunlukta olduğunu
  • Bununla ne demek istiyorsun? diye
  • Aynı şey ufak tefek ve iri insanlarda da olur, diye devam etti Dev gibi bir adamla bir cücenin, çok büyük bir köpekle çok küçük bir köpeğin ya da [uç özelliklere sahip] herhangi başka bir şeyin ne kadar nadir olduğunu bir düşünsene! Aşırı hızlı ve yavaş, güzel ve çirkin, ak ve kara ile de böyle değil mi? Her zaman uçların nadir ve az, aradaki durumların ise çok ve sık görüldüğünü bilmez misin?
  • Bilirim tabii, diye yanıt
  • [90b] Bir kötülük yarışı ilan edildiğini düşün. Bu yarışın birincileri çok az sayıda olmaz mıydı sence?
  • Az olmaları doğal,
  • Tabii ki doğal! Ancak en azından bu açıdan, düşüncelerle insanlar aynı değil, çünkü bu kez konuşmamıza sen liderlik ettin ve ben seni takip Aslında benzerlik şurada: Düşünce sanatına hâkim olmayan biri bir düşüncenin doğru olduğuna inanır, ama daha sonra aynı düşüncenin yanlış olduğuna hükmeder. Aslında aynı düşünceye başka açılardan yaklaşıldığında bazen doğru, bazen de yanlış olduğuna hükmedilebilir ve bu birkaç kez üst üste tekrarlanabilir. Hayatlarını karşıt

düşünceleri incelemekle geçirenler, [90c] yani sofistler, sonunda bilgeliğin doruklarına ulaştıklarına, hiçbir şeyin ve hiçbir düşüncenin doğru ve güvenilir olmadığını sadece kendilerinin fark ettiğine inanırlar. Onlara göre, her şey Eğriboz’da olduğu gibi sürekli ileri geri hareket eder, 105 hiçbir şey bir an bile yerinde durmaz.

  • Söylediklerin çok doğru,
  • Bu durumda Phaidon, hep aynı kaldıkları hâlde bazen doğru bazen de yanlış görünen düşüncelerin varlığından hareketle, [90d] herkesin doğruluğunu kabul edeceği düşünceler gerçekten de varken, bir insanın bütün düşüncelerin yanlış olduğuna hükmetmesi çok üzücü. Böyle bir insan, kabahati kendinde ve acemiliğinde arayacağına, duyduğu üzüntünün etkisinde kalarak büyük bir

rahatlamayla sorumluluğu kendinden düşüncelere devreder. Bundan sonraki hayatını düşüncelerden nefret ederek ve onları küçümseyerek geçirir, gerçeklerden ve varlıklar hakkındaki bilgiden mahrum kalır.

  • Zeus aşkına, bu çok acıklı bir durum!
  • Öyleyse, düşüncelerde sağlıklı hiçbir şey bulunmadığı yaklaşımının ruhumuzu [90e] etkilemesine

 

izin vermeyelim. Buna karşılık, henüz sağlıklı düşünme yetisine sahip olmadığımızı kabul  edelim. Sen ve ötekiler yaşayacağınız uzun yıllar, bense yaklaşan ölümüm uğruna, büyük bir cesaret ve coşkuyla düşüncelerimizi sağlıklı kılmaya çalışalım, [91a] çünkü şu anda ölümü bir filozof gibi değil, cahil bir insanın kavgacı zihniyetiyle karşılamaktan çekiniyorum. Böyle insanlar, herhangi bir konuyu tartıştıkları  ya  da  bir  itirazda  bulundukları  zaman,  ne  hakkında  konuştuklarını  iyi  bilmekten  çok,

savundukları düşünceleri orada bulunan herkese kabul ettirmeye önem verirler. Bana gelince, şu anda onlardan şöyle bir farkım var: Bütün imkânlarımı kullanarak söylediklerimin doğruluğuna sizi değil – bu benim için ikinci derecede önemli–öncelikle kendimi ikna etmeye çalışacağım. [91b]  Sevgili dostum, kanımca oldukça avantajlı bir konumdayım. Söylediklerim doğruysa, iyi ki onlara şimdiden inanmışım,  doğru değilse,  yani  ölümden  sonra  hiçbir  şey yoksa,  en azından  ölene  kadar  ağlayıp

sızlayarak yanımda bulunan sizleri rahatsız etmeyeceğim. Ayrıca bu düşünceler beni uzun süre meşgul etmeyecek, kısa süre sonra yok olup gidecekler. İşte  Simmias ve Kebes, kendimi bu şekilde hazırlayarak tartışmaya dönüyorum. Size gelince, beni dinleyecek olursanız [91c] Sokrates’e değil gerçeklere önem verin ve bana ancak söylediklerimin doğru olması durumunda hak verin. Bütün savlarınızı  kullanarak  bana  karşı  çıkın  ve  coşkuya  kapılıp,  hem  sizi  hem  de  kendimi aldatarak,

giderayak iğnesini içeride bırakan arılara benzememi engelleyin.

Haydi başlayalım artık! Öncelikle bana söylediklerinizi hatırlayamadığımı görürseniz bana hatırlatın. Anladığım kadarıyla Simmias, bedenden daha ilahî ve daha iyi olmasına rağmen, [91d] bir  tür armoni olduğundan, ruhun bedenden önce yok olmasından şüpheleniyor ve korkuyor. Öte yandan Kebes, ruhun bedenden daha uzun ömürlü olduğuna dair bana katılıyor görünse de, birçok bedene

bürünerek onları eskiten ruhun, son bedenini terk ettiğinde onunla birlikte yok olup olmadığından emin değil. Ayrıca beden sürekli hasara uğradığına göre, ruhun bu yok oluşunun gerçek ölüm anlamına gelebileceğinden kuşkulanıyor. Simmias ve Kebes, inceleyeceğimiz noktalar bunlar değil mi?

[91e] İkisi de incelenecek noktaların bunlar olduğunu söylediler.

  • Daha önce ileri sürdüğümüz savların hepsini mi reddediyorsunuz, yoksa bazılarını kabul edip bazılarını kabul etmiyor musunuz? diye sordu
  • Bazılarını kabul ediyoruz, bazılarını da etmiyoruz, diye yanıtladılar.
  • O hâlde öğrenmenin anımsama olduğunu ve bu durumda ruhun bedene bağlanmadan önce bir yerde bulunması gerektiğini [92a] iddia eden savımız hakkında ne düşünüyorsunuz?
  • Bu sav ilk andan beri beni tamamen ikna etti ve ona hâlâ bütün diğer konuştuklarımızdan daha fazla bağlıyım, dedi
  • Ben de aynı şekilde düşünüyorum ve günün birinde bu konu hakkında fikrimi değiştirirsem bana çok tuhaf gelecek, dedi
  • Ama buna mecbursun Thebaili dostum, dedi Sokrates. Armoninin birleşik bir şey olduğuna ve ruhun bedende bulunan birtakım gerginliklerden oluşturulmuş bir armoni olduğuna inanmaya devam edeceksen fikrini değiştirmek zorunda kalacaksın. Armoniyi meydana getiren unsurlar daha ortaya çıkmadan [92b] armoninin var olduğuna dair az önce söylediklerine kendini bile inandıracağını Yoksa inandırabilir misin?

 

  • Hiç sanmıyorum
  • Ruhun insan şekline bürünmeden ve bir bedenle birleşmeden önce var olduğunu ve aynı zamanda henüz var olmayan unsurların birleşmesinden meydana geldiğini iddia ettiğinde böyle bir sonuca vardığımızı sen de anlıyorsun herhâlde, diye devam etti Armoni senin anlattığın gibi değil, lyra, telleri [92c] ve henüz armoni kazanmamış sesler daha önce var olur, oysa armoni bütün bunların bir araya gelmesiyle daha sonra meydana gelir ve ilk yok olan da odur. Bu savı daha önceki savınla

nasıl uzlaştırabilirsin?

  • Hiçbir şekilde
  • Ancak savların uyuşması, yani bir bakıma armoni içinde bulunmaları isteniyorsa, ilk önce armoniyle ilgili savının uyuşması gerekmez mi?
  • Gerçekten de öyle, dedi
  • Yine de bu savın öncekilerle uyuşmuyor. Bu durumda, öğrenmenin anımsama ve ruhun armoni olduğunu iddia eden iki farklı savdan birini seçmek zorundasın.
  • Kesinlikle birincisini seçerim Sokrates, diye yanıtladı [92d] Diğer sav, insanların çoğunun fikir yürütmesinde olduğu gibi, bana mümkün ve gerçeğe yakın geldiğinden, hiçbir şekilde kanıtlanmadan aklıma geldi. Ancak kanıtlanışları gerçeğe yakınlığa dayandırılan savların boş olduklarının bilincindeyim. Bunlardan sakınılmazsa, geometri ve diğer konularda insanı kolaylıkla aldatabilirler. Öğrenme ve anımsamaya dair diğer sav ise kabul edilmeye değer bir yöntemle kanıtlandı. Ruhumuzun bedene ulaşmadan önce, “gerçekten var olan”ın özünün var oluşu gibi var

olduğunu söylemiştik. Bu savın doğruluğunu hiç tereddüt etmeden, [92e] tam olarak kabul ediyorum. Bu yüzden de, göründüğü kadarıyla, ne kendim ne de başkaları, ruhun armoniden ibaret olduğunu söylediğinde bunu kabul edemem.

  • Peki buna ne dersin Simmias? diye devam etti [93a] Armoniye ya da herhangi başka bir birleşime, kendisini oluşturan unsurlardan farklı olması uygun düşer mi?
  • Hiçbir şekilde.
  • Aynı şekilde, kanımca bu unsurların yaptığı ya da maruz kaldığı fiillerden birini yapması ya da maruz kalması da uygun düşmez.

Simmias ona hak verdi.

  • O hâlde armoninin kendisini oluşturan unsurları yönetmesi değil, onların peşinden gelmesi uygun düşer.

Simmias bu konuda da ona hak verdi.

  • Demek ki armoninin; hareketler, sesler ve herhangi başka şeyler konusunda, kendisini oluşturan unsurlardan farklı davranabilmesi mümkün değil.
  • Kesinlikle öyle.
  • Her tür armoninin doğasında, kendisini oluşturan unsurların birleşme derecesine uygun bir

 

armoni olması yok mudur?

  • Dediğini pek anlayamadım.
  • Eğer armoniyi oluşturan bileşenler daha çok ve daha geniş ölçüde senkronize olabilseydi [93b] daha fazla ve daha büyük bir armoni, daha az ve daha dar ölçüde senkronize olsaydı daha az ve daha küçük bir armoni gerçekleşmez miydi?
  •  
  • Bunu ruhlara da uygulayabilir miyiz? Yani en asgari düzeyde bile, bir ruhun diğer ruhlarla kıyaslandığında daha çok ve daha büyük derecede ya da daha az ve daha küçük derecede ruh olması mümkün mü?
  •  
  • Zeus aşkına devam edelim öyleyse. Bir ruhun dirayetli ve erdemli olduğundan iyi olduğunu ya da dirayetsiz [93c] ve erdemsiz olduğundan kötü olduğunu söyleyebilir miyiz?
  • Elbette söylenebilir.
  • Ruhun armoni olduğunu iddia edenler, ruhlarda iyilik ve kötülük bulunmasına dair ne diyebilirler? Bunu farklı bir armoni türünün varlığıyla mı yoksa armoni eksikliğiyle mi açıklayacaklar? Yani iyi bir ruhun senkronize olduğundan, kendisi de armoni olduğu hâlde içinde başka bir armoni barındırdığını, diğerininse senkronize olmadığından içinde başka bir armoni barındırmadığını mı iddia edecekler?
  • Ben bu konuda herhangi bir yanıt veremem. Ama ruhun armoni olduğunu iddia edenlerin herhâlde buna benzer bir şey söylemesi
  • [93d] Az önce bir ruhun başka bir ruhtan daha çok ya da daha az ruh olamayacağı konusunda anlaşmıştık. Ancak bu, aynı zamanda bir armoninin başka bir armoniden ne daha büyük ve geniş, ne de daha küçük ve dar olamayacağı konusunda anlaştığımızı da gösterir.
  •  
  • Demek ki bir armoni ne daha az ne de daha çok armoni olabildiği gibi, ne daha az ne de daha çok senkronize Öyle mi?
  • Öyledir.
  • Bu durumda, ne daha az ne de daha çok senkronize olmayan bir armoni; armoniye daha mı az, daha mı çok yoksa eşit derecede mi katılır?
  • Eşit derecede katılır.
  • O hâlde bir ruh başka bir ruhla kıyaslandığında ondan [93e] daha fazla ya da daha az ruh olamayacağı gibi, daha çok ya da daha az senkronize de
  • Doğru.

 

  • Bu şartlar altında, armoninin varlığına ya da yokluğuna daha çok katılması mümkün değildir.
  • Değildir
  • İyiliğin armoni, kötülüğün de armoni eksikliği olduğu doğruysa, bir ruh iyiliğe ya da kötülüğe başka bir ruhtan daha fazla katılamaz ve iyilik ya da kötülükte o ruhun daha fazla payı olamaz değil mi?
  • Olamaz
  • [94a] Ruhun armoni olduğu doğruysa Simmias, düz mantığa göre hiçbir ruhun kötülüğe katılmayacağını sanıyorum, çünkü armoninin kendisi de armoni olduğuna göre, hiçbir şekilde armoni eksikliğine katılamaz, ona katkıda
  •  
  • Aynı şekilde, tamamen ruh olan ruh da kötülüğe katkıda
  • Şimdiye kadar söylediklerimiz doğruysa böyle bir şey nasıl olabilir?
  • Bu düşünceye göre, ruhlar doğaları gereği ruh olarak meydana geldilerse, bütün canlı varlıkların ruhları eşit derecede iyi olmalıdır.
  • Ben de öyle düşünüyorum Sokrates, dedi
  • Ruhun armoni olduğuna dair baştaki varsayım doğru olsaydı, [94b] konuştuklarımızın yerinde söylendiğine ve böyle bir sonuca varacağımıza hâlâ inanıyor musun?
  • Kesinlikle hayır.
  • Şimdi de şunu söyle, diye devam etti İnsanın sahip olduğu şeyler içinden, ruh ve özellikle sağduyulu ruh dışında, insanı yönetebilecek başka bir erk biliyor musun?
  • Ben
  • Peki, ruh insanı şu iki yoldan hangisiyle yönetir: Bedenin tutkularına boyun eğerek mi yoksa onlara karşı koyarak mı? Şunu demek istiyorum: Örneğin beden ateşlenir ve susarsa ruh bizi karşıtını yapmaya, yani su içmemeye zorlar ve açlık duyduğumuzda yememize engel [94c] Buna benzer birçok başka durumda da ruhun bedenin tutkularına karşı koyduğunu görüyoruz, öyle değil mi?
  • Evet öyle.
  • Ama az önce, ruh armoni olduğu için, kendisini meydana getiren unsurların maruz kalabileceği gerilme, gevşeme, titreşimde olma gibi durumlara ters tepki veremeyeceği, o unsurları takip ettiği ve onları asla yönetmediği konusunda anlaşmamış mıydık?
  • Anlaşmıştık tabii, başka ne yapabilirdik?
  • Şimdi de tam tersini yaptığını görmüyor muyuz? Onlardan meydana geldiğini söylediğimiz şeyleri yönetiyor, onlara ömür boyu karşı çıkıyor, [94d] idmanlar ve tıp yoluyla bazılarına  sert davranıp acılar vererek, bazılarına da yumuşak davranarak hepsine hüküm sürüyor. Arzulara,

 

öfkelere ve korkulara hitap ederek, bazılarını tehditlerle, bazılarını da nasihatlerle kendisinden başka şeylermişçesine yönlendiriyor. Homeros da Odysseia’da Odysseus’tan bahsederken buna benzer bir tespitte bulunur:

“…göğsüne vurarak kalbine seslendi, dayan kalbim,

[94e] bir zamanlar daha büyük kötülüklere dayanmıştın…”106

Homeros’un bu sözleri, ruhun armoni olduğu ve armoniden daha ilahî olduğu hâlde, bedenin tutkularına hükmedemeyip onların hükmü altına girdiğine inanarak söylediğini mi düşünüyorsun?

  • Zeus aşkına, öyle düşünüyorum.
  • Bu durumda sevgili dostum, ruhun bir tür armoni olduğunu söylemek hiç doğru değil, çünkü bu şekilde hem ilahî şair Homeros’a, hem de kendi kendimize ters düşeriz.
  • Gerçekten de öyle, diye yanıt verdi
  • Thebaili tanrıça Armonia’yı107 iyi kötü yatıştırdık sanırım, ama Kadmos’la ne yapacağız? Onu nasıl ve hangi sözlerle yatıştırabiliriz Kebes?
  • Onu sen bulacaksın sanırım, diye yanıt verdi Kebes. Zaten armoni hakkındaki savını beklemediğim derecede mükemmel Simmias tereddüdünü açıkladığında, [95a] sözlerine herhangi bir karşılık verilebilir mi diye merak ediyordum. Bu yüzden, savın senin ilk açıklamalarına bile dayanamadığını görünce çok şaşırdım. Bu yüzden Kadmos’un savının da aynı akıbete uğradığını görürsem hiç şaşırmayacağım.
  • Sevgili dostum, diye yanıt verdi Sokrates, büyük sözler söyleme! Nazar değerse doğruluğunu kanıtlamaya çalıştığımız sav çürütülür. Ancak bu işleri tanrılar bilir! Bize gelince, Homeros’un dediği gibi, birbirimize yakın kalarak yan yana ilerleyelim ve senin ciddiye alınabilecek bir şey söyleyip söylemediğine bakalım. Öğrenmek istediklerin özetle şunlar: Ruhumuzun yok olmazlığının ve ölümsüzlüğünün kanıtlanmasını istiyorsun, [95c] çünkü aksi takdirde, ölmek üzere olan yaşlı bir

filozofun, iyi bir hayat yaşadığı için gideceği yerde çok mutlu olacağına inanmasının aptalca bir cüret gösterisi olacağından korkuyorsun. Ruhun güçlü ve ilahî olduğunu ve bizler insan kılığına bürünmeden çok önceden beri var olduğunu kanıtlamanın ruhun ölümsüzlüğünü değil, sadece uzun ömürlü olduğunu, hesaplanamayacak kadar uzun bir süreden beri var olduğunu, birçok şey bildiğini  ve birçok şey yaptığını kanıtladığını iddia ediyorsun. Ancak bütün bunların onu daha fazla ölümsüz

kılamayacağını, hatta insan bedenine girmesinin bile, [95d] bir tür hastalık gibi yıpranmasının başlangıcı olacağını söylüyorsun. Bütün hayatı boyunca çile çektikten sonra ölüm denilen sonla karşılaşınca yok olur. Öte yandan bir ya da birçok kez bir bedene bürünmesinin korkularımızla ilgili olmadığını söylüyorsun. Bir insanın ruhun ölümsüzlüğünü bilmemesi ya da bildiği hâlde kanıtlayamaması durumunda aptal değilse korkması doğaldır. [95e] Savunduğun tezler aşağı yukarı

bunlardı sanırım Kebes. Hiçbir noktanın gözden kaçmaması ve bir şeyler ekleyebilmen ya da bir şeyler çıkarabilmen için tereddütlerini birkaç kez tekrarladım.

  • Şimdilik ekleyecek ya da çıkaracak hiçbir şeyim yok, dedi Söylediklerim işte bunlar. Sokrates derin düşüncelere dalıp uzun süre suskun kaldıktan sonra tekrar söz aldı.

 

  • İstediklerin az buz değil Kebes, dedi. Doğuş ve yıpranmanın nedenlerini ayrıntılı bir şekilde incelememiz gerekecek. [96a] Bu konuyla ilgili başıma gelenleri anlatayım Söyleyeceklerim arasında kendi görüşlerini savunmada kullanabileceğin şeyler bulursan kullanabilirsin.
  • İsterim elbette, dedi
  • Öyleyse söyleyeceklerime kulak Gençliğimde “doğa tarihi” denen bilime karşı büyük bir ilgi duyuyordum, çünkü her şeyin nedenini, yani neden doğduğunu, neden öldüğünü ve neden var olduğunu bilmeyi çok önemsiyordum. Çoğu zaman da [96b] kafamı şöyle konuları araştırmakla yoruyordum: Canlı varlıklar bazılarının dediği gibi, sıcak ve soğuğun bir araya gelmesiyle mi oluşur? Düşünebilmemizi sağlayan kan mı, hava mı, yoksa ateş mi?108 Yoksa bunlardan hiçbiri değil de işitme, görme ve koklama duyularını doğuran beyin mi? Bu duyular anımsama ile düşünmeyi, onlar da sabitlenince sırasıyla aynı şekilde bilgiyi mi oluştururlar? Daha sonra, her birinin zamanla nasıl bozulduğunu ve yer ile gökte meydana gelen olayları [96c] incelerken bu türden araştırmalar  için hiç de uygun biri olmadığımı fark ettim. Bunu sana gayet tatmin edici bir şekilde kanıtlayabilirim. Bu araştırmalar beni öyle köreltti ki, kendi kanıma ve başkalarının kanısına göre iyi bildiğim konuları  bile tamamen unuttum. Unuttuğum birçok şeyden biri de insanın büyüyüp gelişme sebebiydi. O zamanlar insanların yedikleri ve içtikleri sayesinde büyüdüğünü herkesin doğal olarak bildiğini sanıyordum. [96d] Besinler sayesinde kaslara kas, kemiklere kemik ve aynı şekilde bedenin bütün parçalarının her birine uygun unsurlar eklenir, böylece bedenin hacmi büyür, insan da küçükken  büyük olur. O zamanlar bu şekilde düşünüyordum. Ne dersin, böyle düşünmekte haklı mıydım?
  • Bence haklıydın, dedi
  • Öyleyse şunu da bir araştır! Uzun boylu biri kısa boylu birinin yanında dururken, başı daha büyük olduğu için uzun göründüğünü, [96e] küçük bir atla büyük bir atın da aynı şekilde kıyaslandığını sanırdım. Bunlardan daha da açık söylemek gerekirse, on sayısı sekiz sayısına iki sayısının eklenmesiyle oluştuğu için onun sekizden büyük olduğuna, biri diğerinin iki misli olduğu için de iki kulacın bir kulaçtan büyük olduğuna inanıyordum.
  • Peki bu konu hakkında şimdi ne düşünüyorsun?
  • Zeus aşkına, böyle şeylerin nedenlerini bilmek konusunda kendimi çok yetersiz görüyorum. Bire bir eklediğimizde, bire bir katıldığı için mi birken iki olduğunu, yoksa baştaki bir ile ona eklenen birin toplama işlemi sayesinde mi iki olduklarını bile kendi kendime  anlatamıyorum. [97a] Ayrı  ayrı var oldukları zaman, her biri birdi ve daha ikiyi oluşturmuyorlardı, ancak karşılıklı olarak birbirlerine yaklaştıklarında, bir araya gelmeleri ikiyi oluşturmalarının nedeni Aynı şekilde,

ikinin “bir”in iki eşit parçaya ayrılmasıyla da meydana geldiğine kendimi ikna edemiyorum, çünkü bu yaklaşım birinci yaklaşımın tamamen tersi. [97b] Birinci şıkta, iki ayrı “bir”in yakınlaşması  ve birbirlerine eklenmesi sayesinde iki oluşurken, diğer şıkta bir parçanın diğerinden kopması ve iki parçanın birbirlerinden ayrılması sayesinde iki oluştu. Bu durumda, böyle akıl yürütmeyle elde

edilebilecek bilgileri, yani “bir”in ya da herhangi başka bir şeyin nasıl oluştuğunu ve nasıl yok olduğunu bildiğimden emin değilim. Ancak bu akıl yürütmeyi hiç benimsemediğimden, çeşitli unsurları rastgele bir araya getirerek kendime özgü başka bir yöntem geliştirdim.

Fakat günün birinde, birisinin, [kendi ifadesine göre] Anaksagoras’ın yazmış olduğu bir kitapta: [97c]

“Her  şeyi  düzene  sokan ve her  şeyin sebebi akıldır,” diye bir cümle  okuduğunu duydum.  Nedenleri

 

açıklayan böyle bir düşünceyi çok beğendim ve her şeyin nedeninin “akıl”a bağlanması bana doğru göründü. Eğer bu düşünce doğruysa, her şeyi düzenleyen aklın, her şeyi mümkün olabilecek en iyi şekilde düzene sokup yerleştireceğini düşündüm. Bu durumda, herhangi bir şeyin nasıl meydana geldiğini, nasıl yok olduğunu ve nasıl var olduğunu öğrenmek isteyen bir insan, [97d] bütün bu şeylerin en iyi şekilde nasıl meydana gelebileceğini, yok ve var olabileceğini araştırmalıdır. Bu düşünceden

hareketle, bir insanın hem kendisi hakkında, hem de kendisi dışındaki konular hakkında, daima en iyiyi ve en güzeli araştırması gerektiğine kanaat getirdim. Ancak iyiyi ve güzeli öğrenirken, aynı bilginin başka bir cephesi olan kötüyü de öğrenmek gerekir.

Bunları düşünerek, büyük bir sevinçle bana varlıkların var oluş nedenini benim anlayabileceğim şekilde anlatacak kişiyi Anaksagoras’ta bulduğuma inandım. Bana ilk önce yerin düz mü yoksa yuvarlak mı olduğunu, [97e] neden öyle olduğunu ve yer için en iyi şeklin hangisi olduğunu anlatarak, neden öyle olması gerektiğini ayrıntılarıyla öğretecekti. Yerin evrenin ortasında olduğunu söylese, onun merkezde olmasının kendisi için neden en iyi durum olduğunu anlatmasını isteyecek, [98a] başka hiçbir neden açıklamasına gerek duymayacaktım. Aynı mantığa sadık kalarak güneş, ay ve diğer yıldızlar hakkında bilgiler edinmek isteyecektim. Kıyaslamalı olarak hızlarını, yörüngelerindeki değişimleri, maruz kaldıkları diğer değişiklikleri, her biri hakkında yaptıklarını yapmanın, maruz kaldıklarına maruz kalmanın ne açıdan iyi olduğunu öğrenecektim. Her şeyin akıl tarafından düzene sokulduğunu iddia eden birinin, [98b] bu varlıkların bu şekilde var olmasını, onlar için en iyi olacağından başka bir nedene dayandırabileceğini aklıma bile getirmemiştim. Her biri için ayrı ayrı ve tümü için genel bir açıklama getirdiğine göre, her biri için ayrı ayrı ve tümü için genel olarak  neyin en iyi olduğunu ayrıntılarıyla anlatacağını sanmıştım. Beklentilerimden kolay kolay

vazgeçmemeye kararlıydım. Büyük bir hevesle kitabı elime alarak en iyiyi ve en kötüyü mümkün olabilecek en kısa zamanda öğrenmek üzere, elimden geldiğince hızlı bir şekilde okumaya başladım.

Bu güzel umutlarla başladığım hâlde, biraz okuduktan sonra karşımda hiçbir konuda aklı kullanmayan [98c] ve varlıkların nedenini birtakım gerçeklere bağlayacağına, havaya, aither’e, suya ve başka tuhaf şeylere bağlayan bir insan çıktı. Bence bu durum, Sokrates’in her şeyi aklına danışarak yaptığını söyledikten sonra, yaptıklarını bedeninin kemik ve sinirden oluşmasıyla açıklamaya çalışan bir adamın durumuna benziyor. Kemikler katıdır ve birtakım bağlantı yerleri vasıtasıyla birbirleriyle bağlanırlar, oysa gerilip kasılma özelliğine sahip olan sinirler, [98d] kemikleri kaslarla ve hepsini çevreleyen deriyle birlikte sararlar. Kemikler eklemler içinde rahatlıkla hareket ederken, sinirler gerilip kasılarak örneğin bacaklarımı bükebilmemi sağlarlar. Bu yaklaşıma göre, şu anda burada oturmamın nedeni, daha önce bacaklarımı bükebilmiş olmamdır. Sizinle konuşmamı açıklayabilmek için de benzer şekilde akıl yürütür, gerçek nedenleri açıklamaktan kaçınarak [98e] ses, hava,  gürültü ve bunlara benzer binlerce neden gösterebilirim. Ancak, burada kalmanın iyi olacağına inanmamı ve bana verecekleri ceza ne olursa olsun kabullenmemi sağlayan, Atinalıların beni ölüme mahkûm etmenin iyi olacağına hükmetmeleri oldu. Çünkü köpek aşkına, kentin bana verdiği cezayı çekmenin daha doğru ve daha iyi olacağını düşünmesem, bir köle gibi kaçarak [99a] bu kemiklerle bu sinirleri uzun süre önce Megara ve Boiotia’ya götürmüş olurdum. Bununla birlikte bu tür şeylere “neden” adını vermek son derece mantıksız olurdu. Ancak herhangi biri, bana kemik, kas ve sahip olduğum benzeri şeylere sahip olmasaydım, yapmayı aklıma koyduğum şeyleri yapamayacağımı söylese doğruyu söylemiş olurdu. Yine de her yaptığımı, en iyiyi yapmayı seçtiğim için değil de aklımı kullanarak [99b] ve demin saydığım şeyler sayesinde yaptığımı söylemesi büyük düşüncesizliktir. Bu, gerçek “neden”in ve “neden”in “neden” olmasını sağlayan şeyin bambaşka şeyler olduğunu ayırt edemediğini

 

gösterir. Bana kalırsa insanların çoğu, bu ikincisine karanlıkta  el yordamıyla  yaklaşır gibi yaklaşmakta ve ona doğasına uymayan “neden” adını vermektedirler. Bu yüzden, biri yeryüzünü bir kasırga ile sararak gökyüzü sayesinde yerinde sabit kaldığını109 söylerken, başkası onu havanın desteği ile yerinde duran geniş bir çamaşır teknesine110 benzetir. Ancak hiç kimse, her şeyin bulunabileceği en iyi yerde bulunmasını sağlayan gücü aramayı önemsemez ve onun ilahî bir güç olması gerektiğini düşünmez. [99c] Varlıkları “iyiliğin” ve “gerekliliğin” birleştirip bir arada tuttuğunu akıllarına getirmeden, her şeyi bir arada tutan daha güçlü ve daha ölümsüz bir Atlas bulabileceklerini sanırlar. Böyle bir “neden”le ilgili neler olup bittiğini öğrenebilmek için seve seve herhangi bir öğretmenin öğrencisi olabilirdim. Ancak buna sahip olamadığım,  bulmayı beceremediğim ve başkasından da öğrenemediğim için, “neden”e kavuşabilmek için çıktığım [99d] ikinci yolculuğa nasıl başladığımı anlatmamı ister misin Kebes?

  • Ne kadar istediğimi bilemezsin!
  • Bütün bunlardan sonra, varlıkları incelemekten yoruldum ve güneş tutulmasını izleyip gözleyenlerin başına gelen belalardan sakınmak için korunmam gerektiğine kanaat Onlar güneşin aksini su ya da yansıtıcı başka bir yüzey üzerinde [99e] izlemediklerinden gözlerini mahvederler. Ben de başıma benzer bir bela gelmesinden çekindim. Varlıklara gözlerimle bakıp, onları  bütün  diğer  duyularımla  kavramaya  çalışırsam  ruhumu  tamamen  köreltmekten  korktum. Bu

yüzden düşüncelere sığınmaya ve varlıkların gerçekliğini düşünceler vasıtasıyla incelemem gerektiğine karar verdim. Aslında yaptığım benzetme belki de o kadar doğru değil, [100a] çünkü varlıkları düşünceler yoluyla inceleyen birinin onları somut anlamda inceleyen birinden daha fazla imge  hâlinde  gördüğünü  iddia etmek istemiyorum. Ancak yine  de incelemelerimde bu yolu izledim.

Her seferinde bana en sağlam gelen düşünceyi temel alarak onunla bağdaşan şeyleri hem “nedenler”, hem de bütün diğer şeyler açısından gerçek kabul ediyorum. Temel düşünceyle bağdaşmayan şeyleri de gerçek dışı sayıyorum. Ancak bu söylediklerimi sana daha açıkça anlatmak isterim, çünkü sanırım beni pek anlayamadın.

  • Zeus aşkına, pek anladığımı söyleyemem, dedi
  • [100b] Gerçi söylediklerimde yeni bir şey Her fırsatta daha eski konuşmalarımızda olduğu kadar az önce de tekrarlamaktan bıkıp usanmadığım şeyler. Sana, bunca üzerinde durduğum “neden”in ne olduğuna dair düşüncelerimi açıklamaya kalktığımda, binlerce kez tekrarlanan savlara dönerek onlardan başlayacağım: Güzel, iyi, büyük ve benzeri kavramlar kendiliklerinden vardır. Bana katılır ve kendiliğinden var olan şeylerin varlığını kabul edersen, bunlardan hareketle sana ruhun ölümsüzlüğünü gösterip kanıtlayabileceğimi umuyorum.
  • [100c] Elbette kabul ediyorum, dedi Kebes. Sen de bir an önce söylediklerinin sonunu getirmeye çalış.
  • Söylediklerimden çıkarılacak sonuçları gözden geçir ve bana katılıp katılmadığını söyle. Bence mutlak güzel dışında bir güzel varsa, söz konusu güzel başka bir neden yüzünden değil, mutlak güzele katıldığı için güzeldir. Bu düşüncem bütün diğer kavramlar için de geçerlidir. Bu tür bir “neden”in geçerliliğini kabul ediyor musun?
  • Kabul ediyorum, dedi

 

  • Başka bilgece “neden”leri bir türlü anlayamadığımı ve açıklayamadığımı kabul etmek zorundayım. Bana bir şeyin renginin canlılığı, şeklinin [100d] ya da herhangi başka bir özelliğinin güzelliği yüzünden güzel olduğunu söylediklerinde, aklımı karıştırmaktan başka işlevleri olmayan bu açıklamaları   Basit, kaba  ve belki  de safça bir  düşünce yürüterek,  bir  şeyin, sadece

mutlak güzel sayesinde ve hangi yöntem ya da yolla olursa olsun ona katılmasıyla güzel olabileceğine inanıyorum. Güzelliğin nasıl iletildiği konusunda fazla ısrarcı değilim, ancak söylemek istediğim şudur: Güzel şeyler mutlak güzel sayesinde güzel olurlar. Kendime ve başkalarına verebileceğim en sağlam yanıt budur. [100e] Bu ilkeye dayanarak hiçbir yanlış adım atmayacağıma inanıyorum ve tam bir emniyetle, kendime ve başkalarına, güzel şeyleri “mutlak güzel”in güzel kıldığını söyleyebilirim. Sen

de öyle düşünmüyor musun?

  • Evet, öyle düşünüyorum.
  • Aynı şekilde, mutlak büyüklük sayesinde büyükler büyük ve daha büyükler daha büyük, mutlak küçüklük sayesinde de küçükler küçük ve daha küçükler daha küçük oluyor, değil mi?
  •  
  • Bir insanın bir başkasından bir baş kadar büyük olduğunu, diğerinin de bir baş kadar küçük olduğunu [101a] sana söylediklerinde sen de kabul Bir başkasından büyük olan herhangi bir şeyin sadece mutlak büyüklük [kavramı] sayesinde büyük olduğunu, bir diğerinden küçük olan bir şeyin de sadece mutlak küçüklük [kavramı] sayesinde küçük olduğunu söyleyeceksin. Eğer birinin

diğerinden bir baş sayesinde daha büyük olduğunu söyleseydin, sana ilk olarak tek bir şey sayesinde büyüğün daha büyük ve küçüğün daha küçük olamayacağı itirazını, daha sonra da küçük bir şey olan kafa sayesinde [101b] büyüğün daha büyük olamayacağı itirazını öne sürmelerinden  çekinecektin. Yoksa bu itirazlardan çekinmez miydin?

  • Mutlaka çekinirdim, dedi Kebes gülerek.
  • O hâlde onun sekizden niceliği yüzünden ya da niceliği yüzünden değil de iki sayı kadar fazla olduğu için daha büyük olduğunu söylemekten de çekinmeyecektin, diye devam etti Aynı şekilde iki kulaç da niceliği yüzünden değil, bir kulacın iki misli olduğu için ondan büyüktür. Sanırım bu ikinci örnekte de aynı şeylerden çekinmek gerekir.
  • Şüphesiz!
  • Bire bir eklenmesi durumunda ikiyi oluşturanın toplama işlemi, [101c] birin ikiye bölünmesi durumunda da ikiyi oluşturanın bölme işlemi olduğunu söylemekten kaçınmayacaksın, değil mi? Bir şeyin meydana gelmesinin tek nedeninin onu oluşturabilecek karakteristik öze katılması olduğunu haykırmayacak mısın? Bu durumda ikinin oluşmasının tek nedeninin, ikiliğe katılmasının olduğunu göreceğinden, toplamaları, bölmeleri ve bunlara benzeyen diğer karmaşık işlemleri bir kenara iterek,

bunlara dair açıklamaları senden daha bilgili olanlara bırakacaksın. [101d] Sen denildiği gibi, kendi gölgenden ve tecrübesizliğinden korkacağından üzerinde anlaştığımız varsayımın güvenine dayanarak yanıt vereceksin. Ama başka biri aynı varsayıma dayandığını söylediğinde sen onu önemsemeyecek  ve bu varsayımdan çıkacak sonuçları incelemeden, onların birbirleriyle uyuşup uyuşmadıklarını görmeden yanıtlamayacaksın. Eğer bu varsayımı mantıklı gerekçeler öne sürerek desteklemek zorunda kalırsan  aynı   şekilde  davranacak,  yani   sana   öncekilerden  daha  doğru  görünen  daha  genel bir

 

varsayıma dayanacak ve tatmin edici bir sonuca ulaşana kadar bu şekilde ilerleyeceksin. Aynı zamanda, eğer gerçek olan şeyleri, yani varlıkları bulmayı amaçlıyorsan, [101e] her konuda itiraz etmekten hoşlananlar gibi, varsayımdan ve ondan çıkan sonuçlardan söz ederek her şeyi birbirine karıştırmamaya özen göstereceksin. Onlar, her şeyi birbirine karıştıran bilgelikleriyle kendilerini kendilerine beğendirmekle meşgul olduklarından hiç konuşmazlar ve böylesi konularla ilgilenmezler. Ama sen gerçekten de bir filozofsan [102a] benim anlattığım gibi davranmalısın.

Simmias ve Kebes’in ikisi birden söz alarak:

  • Bu söylediklerin, başından sonuna kadar çok doğru,

EKHEKRATES – Zeus aşkına, haklıymışlar. Sokrates anlayışı kıt insanların bile anlayabileceği derecede açık konuşmuş.

PHAİDON – Elbette Ekhekrates. Orada bulunan herkes öyle düşündü.

EKHEKRATES – Orada olmayan, ama işimdi seni dinleyen bizlerin de düşüncesi bu yönde. Peki daha sonra neler konuşuldu?

PHAİDON – Hatırlayabildiğim kadarıyla Sokrates’in düşüncelerine hak verdiler, [102b] kavramların her birinin var olduğunu ve bütün varlıkların, adlarını dâhil oldukları kavramlardan aldıklarını kabul ettiler. Sonra Sokrates onlara bir soru sordu: “Bu konuştuklarımız geçerliyse, Simmias’ın Sokrates’ten büyük ama Phaidon’dan küçük olduğunu söylerken, Simmias’ta iki şeyin, hem büyüklüğün hem de küçüklüğün bulunduğunu kabul etmiş olmuyor muyuz?”

  • Evet, dedi
  • Ama, “Simmias Sokrates’i aşıyor” sözünü kabul etmiyorsun umarım, çünkü ifade edildiği şekliyle gerçek değil. Simmias, doğası yüzünden, [102c] yani Simmias olduğu için değil, sahip olduğu boyut yüzünden Sokrates’i aşar. Aynı şekilde, Sokrates’ten Sokrates olduğu için değil, boyutları kendisinden küçük olduğundan daha büyüktür.
  • Doğru.
  • Phaidon da Phaidon olduğundan değil, Simmias’ın küçüklüğüyle kıyaslandığında ondan daha fazla büyüklüğe sahip olduğundan Simmias’ı aşar.
  • Öyledir.
  • O hâlde, Simmias söz konusu iki kişinin arasında bulunduğu için hem küçük hem de büyük olarak adlandırıldı. [102d] Büyüklüğüyle kendisini aşanın karşısında küçüklüğü öne çıkarken, daha büyük olduğu diğerinin karşısında büyüklüğü öne çıktı.

Sonra gülerek ekledi:

  • Bir mukavele yazmak istiyormuş gibi görünüyorum, ama aslında durum anlattığım Kebes ona hak verdi.
  • Bunları anlatmamın nedeni, senin de benimle aynı düşüncede olmanı Kanımca hem büyük hem küçük olmayı kabullenmeyen sadece boyut kavramı değil. Bizim boyutumuz da küçük

 

olmayı ve başkaları tarafından aşılmayı kabul etmek istemez. Bu yüzden iki seçenekten birini seçer: Ya karşıtı olan küçüğün yaklaşmasıyla geri çekilip uzaklaşır [102e] ya da küçük yakınına geldiğinde ortalıktan kaybolur. Ama küçüklüğe katlanmayı kabul ettiğinde bile olduğundan farklı bir şey olmaya çalışmaz. Küçüklüğe katlanmayı ve küçük olmayı kabul eden ben de, küçüklüğüme [kısa boylu]

karşın kendim olmaya devam ettiğim hâlde, boyut mutlak büyük iken küçük olmaya cüret edemedim. Aynı şekilde içimizde bulunan küçük de büyümeyi ve büyük olmayı istemez, durumlarını muhafaza eden bütün diğer karşıtlar da aynı zamanda kendi karşıtları hâline gelmek ve öyle kalmak istemezler, [103a] böyle bir durumda ya uzaklaşırlar ya da yok olurlar.

  • Hangi açıdan bakarsan bak, bana da öyle geliyor, dedi Kebes.

O sırada, orada bulunanlardan biri –tam olarak kim olduğunu hatırlamıyorum– söz isteyerek şunları söyledi:

  • Tanrılar aşkına, az önce şimdi söylediklerinizin tam aksini savunan düşünceler üzerinde anlaşmamış mıydık? Büyük küçükten, küçük de büyükten doğmuyor muydu? Genellemek gerekirse, karşıtlar karşıtlarından doğmuyorlar mıydı? Oysa şimdi, doğru anladıysam, böyle bir şeyin kesinlikle olamayacağını söylüyoruz.

Sokrates başını sesin geldiği tarafa çevirerek yanıt verdi:

  • [103b] Bunu bize hatırlatman mertçe bir davranış oldu, fakat şimdi söylediklerimizle az önce söylediklerimizin arasındaki farkı kavrayamamışsın. Az önce karşıtların karşıtlarından doğduğunu söylemiştik, oysa şimdi içimizde ya da doğada bulunan karşıtların kendi kendilerinin karşıtı olamayacağını söylüyoruz. O zaman sevgili dostum, karşıtları bulunan ve kendilerini karşıtlarının adlarıyla tanımladığımız şeylerden bahsediyorduk, oysa şimdi, bir varlığın içinde bulundukları zaman

o varlığa kendi adlarını veren karşıtların kendilerinden bahsediyoruz. [103c] Bu karşıt kavramların hiçbir zaman birbirlerine dönüşmeyeceğini söylüyoruz.

Sokrates Kebes’e bakarak:

  • Bu arkadaşın itirazı senin de mi aklını karıştırdı Kebes, diye
  • Hayır arkadaşın dedikleriyle aklım karışmadı, ama aklımı karıştıran birtakım noktaların kalmadığını da söyleyemem.
  • Ancak karşıtların kendi kendilerinin karşıtına dönüşmeyeceği üzerinde anlaştık sanırım.
  • Orası kesin, dedi
  • O hâlde bir de şu konuda bana katılıp katılmadığını söyleyebilir misin? Sıcak ve soğuk adlarıyla adlandırdığın şeyler var mı?
  • Evet,
  • Bunlara, aynı zamanda, ateş ve kar adlarını da veriyor musun?
  • [103d] Zeus aşkına, hayır!
  • O hâlde, sıcak ateşten, soğuk da kardan farklı şeyler mi?

 

  •  
  • Bu durumda tam demin söylediğimiz gibi, karın sıcağı kabul ettikten sonra, artık hiçbir şekilde eskisi gibi olamayacağını anladığını sanırım. Hem sıcak, hem kar olamayacak ve sıcağın yaklaşmasıyla ya ondan uzaklaşacak ya da yok
  •  
  • Aynı şekilde, soğuk kendisine yaklaştığı zaman, ateş de ya uzaklaşacak ya da yok Soğuğu kabul ettikten sonra, daha önceki hâlini sürdüremeyecek, yani aynı anda hem ateş hem de soğuk olamayacak.
  • [103e] Doğru söylüyorsun, dedi
  • Buna benzer bazı hâllerde, diye devam etti Sokrates, sadece kavramın kendisi değil, kavramın kendisi olmadığı hâlde, var olduğu sürece o kavramın şekline [özelliğine] sahip olan başka şeyler de hep aynı adı taşıma hakkına Bu söylediğim, şimdi vereceğim örneklerle daha  iyi anlaşılabilir. Sayılar söz konu olduğunda, “tek sayı” hep bu adı taşımak zorundadır, öyle değil mi?
  • Kesinlikle öyle.
  • Şimdi sana sormak istediğim de tam olarak şu: [104a] Varlıklardan sadece buna mı “tek sayı” demeliyiz, yoksa “tek sayı” kavramının kendisi olmadığı hâlde, doğası itibarıyla “tek sayı” olma özelliğine sahip olan, “tek sayı” olmaktan hiçbir zaman uzaklaşmayan başka şeylere de “tek sayı” diyebilir miyiz? Üç sayısı ve başka birçok sayı için de benzer bir durum söz Üç sayısının durumunu bir düşün: Üç, tam olarak “tek sayı” kavramıyla eşleşmediği hâlde, kendi adı olan üçle olduğu kadar “tek sayı” adıyla da tanımlanamaz mı? Oysa üç, beş ve sayıların yarısı bu durumdadır. [104b] Her biri tam olarak tek sayı kavramıyla eşleşmedikleri hâlde birer tek sayıdırlar. Aynı şekilde iki, dört ve sayıların diğer yarısı da her biri “çift sayı” kavramıyla tam olarak eşleşmedikleri hâlde hepsi de çift sayıdırlar. Benimle aynı fikirde değil misin?
  • Nasıl olmayabilirim ki! diye yanıt verdi
  • Öyleyse dikkatini şu vurgulamak istediğim noktaya ver: Göründüğü kadarıyla, birbirlerini dışlayanlar sadece karşıt kavramlar değildir. Birbirlerinin karşıtı olmadıkları hâlde, içlerinde karşıt özellikler barındıran şeyler de sahip oldukları bu özelliğin karşıtı olan kavramı dışlarlar, onun yaklaşmasıyla ya yok olur [104c] ya da geri çekilirler. Üç sayısının da üç olmayı sürdürmekteyken çift sayı olmaya zorlandığında ya kaybolacağını ya da başına bir sürü şey geleceğini söyleyebilir miyiz?
  • Söyleyebiliriz
  • Ancak her şeye rağmen iki, üçün karşıtı değildir, diye devam etti
  • Değildir şüphesiz.
  • Öyleyse karşılıklı olarak birbirlerine yaklaşmayı kabul etmeyenler sadece karşıt kavramlar değildir. Bazı başka şeyler de sahip oldukları özelliğin karşıtı kavramların kendilerine yaklaşmasını kabul
  • Söylediklerin çok doğru!

 

  • Şimdi de, eğer yapabilirsek, bunların neler olduğunu tanımlamamızı ister misin?
  • İsterim
  • [104d] Kebes bunlar sakın hâkimiyetleri altına aldıkları şeyleri kendi şekillerini almaya zorlamakla yetinmeyip, aynı zamanda hep kendilerine karşıt başka birer idea’ya111 [kavram]  sahip olan şeyler olmasın? diye sordu
  • Ne demek istiyorsun?
  • Az önce konuştuklarımızı tekrarlıyorum. Bildiğin gibi üç ideasının hâkim olduğu her şey sadece üç değil, aynı zamanda tek sayı da olmak
  •  
  • Böyle bir şeyin içine, onu oluşturan özelliğin karşıtı olan ideanın hiçbir zaman giremeyeceğini söyleyebiliriz.
  •  
  • Onu oluşturan “tek” ideası değil mi?
  •  
  • “Tek”in karşıtı da “çift” ideası değil mi?
  •  
  • [104e] Demek ki “çift” ideası hiçbir zaman üçe ulaşamayacak.
  • Elbette ulaşamayacak.
  • O hâlde “üç”ün “çift”le hiçbir ilişkisi
  • Evet, hiçbir ilişkisi
  • Demek ki üç çift sayı değildir.
  •  
  • İşte benim tanımlamamızı istediğim şey de, belirli bir şeye karşıt olmadığı hâlde, bu karşıtı kabul etmeyen şeydi. Üç örneğinde olduğu gibi, üç “çift”e karşı olmadığı hâlde onu kabul etmiyor, çünkü içinde ona karşı olan bir özellik barındırıyor. [105a] Aynı durum iki ile “tek”, ateş ile soğuk ve bir sürü başka şey için de söz Düşün bakalım, şöyle bir tanımlama yapabilir miyiz? Karşıt, kendi karşıtını kabul etmemekle kalmaz, aynı zamanda yaklaşmakta olduğuna karşıt bir özellik  taşıyan

da, yaklaştığı şeyi kabul etmez. Bunları tekrar düşün, çünkü aynı sözlerin birkaç kez dinlenmesinde yarar var. Beş “çift” ideasını, onun iki misli olan on da “tek” ideasını kabul etmeyeceklerdir. Aynı şekilde, “iki misli olan” başka bir şeyin karşıtı olduğu hâlde “tek” ideasını kabul etmeyecek, [105b] içinde yarımı içeren üçte iki türünden kesirler, üçte bir ve bunlara benzer kesirler de “tam” ideasını kabul  etmeyeceklerdir.  Tabii  bütün bunlar  beni  dinliyorsan ve benimle  aynı  şekilde düşünüyorsan

geçerli.

 

  • Seni hem dikkatle dinliyor hem de sana katılıyorum, dedi
  • Şimdi hareket noktamıza dönelim, ancak sana soru sorarken kullandığım kelimeleri kullanarak değil, beni örnek alarak yanıt Daha önce söz ettiğimiz kesin yanıttan başka, şimdi konuşmakta olduklarımızdan çıkarılacak başka bir kesin yanıt bekliyorum. Bana, “Varlığıyla bir bedeni sıcak kılması için o bedende bulunması gereken şey nedir?” diye sorarsan, [105c] sana ilk akla gelen o basit “sıcaklıktır” yanıtını değil, daha karmaşık bir yanıt vereceğim. Az  önce konuştuklarımıza

dayandırarak, o bedeni sıcak kılanın ateş olduğunu söyleyeceğim. Aynı şekilde “”Varlığıyla bir bedeni hasta eden şey nedir?” sorusuna “hastalık” hasta eder değil “yüksek ateş” hasta eder yanıtını vereceğim. “Varlığıyla bir sayıyı tek kılan şey nedir?” sorusuna da “tek sayı olma özelliği” değil “birim”dir yanıtını vereceğim ve bu iş böyle devam edecek. Ne demek istediğimi yeterince anlayıp anlayamadığını bir düşün.

  • Yeterince anladım.
  • Öyleyse yanıt ver! Varlığıyla bedeni canlı kılması için o bedende bulunması gereken şey nedir?
  • Ruh, diye yanıt verdi
  • [105d] Bu her zaman geçerli mi?
  • Başka nasıl olabilir ki?
  • Bu durumda, ruh mülkiyetine geçirdiği her şeye hayat verir diyebilir miyiz?
  • Kesinlikle öyle!
  • Peki hayatın karşıtı herhangi bir şey var mı?
  •  
  • Nedir o?
  • Ölüm!
  • O hâlde az önce konuştuklarımıza göre, ruh her zaman kendisinde bulunan şeyin karşıtını hiçbir şekilde kabul
  • Kesinlikle öyle.
  • Şimdi söyle bana! “Çift” ideasını kabul etmeyen şeyi az önce nasıl adlandırmıştık?
  • Çift
  • Ya adaleti kabul etmeyenle müziği kabul etmeyeni?
  • [105e] Birine adil olmayan, diğerine de müziksiz demiştik!
  • Güzel! Peki ölümü kabul etmeyeni nasıl adlandırabiliriz?
  • Ölümsüz!
  • Demek ki ruh ölümü kabul etmez, öyle mi?

 

  •  
  • O hâlde ruh ölümsüzdür.
  • Evet ölümsüzdür.
  • Çok güzel! Şimdi bu konunun kanıtlandığını söyleyebilir miyiz, ne dersin?
  • Hem de çok tatmin edici bir şekilde kanıtlandığını söyleyebiliriz
  • Ne dersin Kebes, “çift olmayan”ın yıpranamaz olması bir gereklilikse, [106a] “üç” yıpranamazdan başka bir şey olabilir miydi?
  • Nasıl olabilirdi ki?
  • Yıpranamazlık “sıcak olmayan” için de bir gereklilik olsaydı, sıcak kara yaklaştığında karın oradan uzaklaşması, erimemesi ve zarar görmemesi gerekmez miydi? Kar ne yok olacak, ne de sıcaklığa katlanmayı
  • Doğru söylüyorsun.
  • “Soğuk olmayan”ın da yıpranamaz olması hâlinde aynı şeyler geçerli olurdu sanırım. Soğuk ateşe yaklaştığında, ateş hiçbir zaman sönmeyecek ve yok olmayacak, sağ salim uzaklara çekilecekti.
  •  
  • [106b] Bu durumda “ölümsüz” için de aynı şeyleri söyleyemez miyiz? Ölümsüz aynı zamanda yıpranamaz da ise, ölüm yaklaştığında ruhun yok olması imkânsızdır. Daha önce söylediklerimize göre; üçün ve tek sayıların çift olamayacağı, ateşin ve ateşin içinde bulunan sıcağın soğuk olamayacağı gibi ruh da ölümü kabul etmeyecek ve ölmeyecektir. Ancak biri kalkıp: “Çift ona yaklaştığı zaman tekin çift olmamasını kabul ettik, ama tekin yok olması durumunda [106c] yerine çiftin

oluşmasını engelleyen nedir?” diye sorarsa, ona “çift olmayan” yıpranamaz olduğu için “tek” yok olamaz yanıtını veremeyiz. Daha önceden bu konuda anlaşmış olsaydık, çift yaklaştığı zaman “tek”in ve üçün çekilerek uzaklaşacakları yanıtını kolaylıkla verebilirdik. Aynı durum ateş, sıcak ve benzer kavramlar için de geçerli olurdu. Öyle değil mi?

  •  
  • Demek ki şimdi, ölümsüzün aynı zamanda yıpranamaz da olduğunda anlaşırsak, ruh hem ölümsüz hem de yıpranamaz olacaktır. [106d] Ama bu konuda anlaşamazsak başka bir kanıta ihtiyaç duyacağız.
  • Hiç olmazsa bu konuda başka bir kanıta ihtiyacımız Ebedi olan ölümsüz, yıpranmaya karşı koyamıyorsa, yıpranmaya karşı koyacak başka bir şey bulmak çok zor olacaktır.
  • Ancak kanımca tanrının, yaşamın kendisinin ve ölümsüz olan her şeyin, hiçbir zaman yok olamayacağını herkes kabul edecektir, dedi
  • Zeus aşkına, herkes kabul Hatta sadece insanlar değil, en az onlar kadar tanrılar da kabul eder.
  • [106e] Ölümsüz yıpranamaz olduğuna göre, ruh da gerçekten ölümsüzse aynı zamanda yıpranamaz

 

olması da gerekmez mi?

  • Elbette
  • O hâlde ölüm insana yaklaştığında, göründüğü kadarıyla ölümlü tarafı ölür, ölümsüz tarafı da – yerini ölüme bırakarak– sapasağlam ve yıpranmamış hâlde oradan uzaklaşıp
  • Öyle görünüyor.
  • Demek ki ruh başka her şeyden daha fazla ölümsüz ve yıpranamazdır [107a] Ruhlarımız gerçekten de Hades’te var olacaktır.
  • Bu söylediklerinden farklı şeyler söyleyecek ya da düşüncelerine itiraz edecek değilim Sokrates. Ancak Simmias’ın ya da burada bulunan herhangi başka birinin söyleyecekleri varsa susması hiç doğru Buna benzer konularda bir şeyler söylemek ya da dinlemek isteyenlerin, şimdikinden daha uygun bir fırsat bulabileceklerini hiç sanmam.
  • Benim de bu konuşulanlardan sonra söyleyecek sözüm ve belirtilecek itirazım kalmadı, dedi [107b] Bununla beraber, incelediğimiz konunun önemi ve insanların güçsüzlüğüne dair inancım, söylenenler hakkında birtakım kuşkular duymama neden oluyor.
  • Bu söylediklerin doğru olduğu gibi Simmias, ilk başta hareket noktası olarak aldığımız varsayımlar da inandırıcı olsalar bile daha ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir. Hatta bu varsayımları tatmin edici derecede inceleyebilirseniz, yapmakta olduğumuz sohbeti bir insanın kavrayabileceği en iyi derecede izleyebilirsiniz. Ve bu konu açıklığa kavuşursa başka bir şeye ihtiyacınız
  • Doğru söylüyorsun.
  • [107c] Fakat dostlarım, dedi Sokrates, düşünmemiz gereken bir şey Eğer ruh ölümsüzse, ona sadece bizim “hayat” adını verdiğimiz zaman süresince değil, zamanın tümü süresince özen göstermemiz gerekir ve bunu ihmal edenler korkunç tehlikelerle karşı karşıya kalırlar. Öte yandan, ölümün her şeyden kurtulmak anlamına gelmesi kötüler için beklenmedik bir nimet olurdu, çünkü ölürken ruhlarından kurtulacakları için, bedenleriyle birlikte kötülüklerinden de kurtulacaklardı.

Fakat gerçekte ruh ölümsüz olduğuna göre, [107d] kötülüklerden kaçınmasından ve mümkün olduğunca daha iyi ve daha erdemli olmaya çalışmasından başka seçeneği yoktur. Ruh Hades’e inerken, eğitimi ve yetişme terbiyesi dışında başka hiçbir şeyi yanında götüremez. Bunlar da, denildiğine göre, öbür dünyaya doğru yol alan ölülerin yolculukları boyunca onlara en yararlı ya da en zararlı olabilecek şeylerdir. Bir insan öldüğü zaman, yaşadığı süre boyunca ona eşlik eden daimon, [107e] onu ölülerin

yargılanmak üzere toplandığı yere götürmeyi üstlenir. Orada yargılandıktan sonra, kendisini öteki dünyaya götürmekle görevlendirilmiş bir rehber eşliğinde Hades’e doğru yol alır.112 Hak ettiği karşılığı aldıktan ve orada gerektiği kadar kaldıktan sonra başka bir rehber onu farklı ve uzun birçok safhanın ardından bu dünyaya geri getirir. Ancak Hades’e yolculuk, Aischylos’un Telephos piyesinde anlattığı gibi, basit ve kolay değildir. [108a] Aslında bu yol ne kolaydır ne de izlenebilecek biricik yoldur. Biricik yol olsaydı, yolunu kaybetmek imkânsız olduğuna göre rehbere hiç gerek kalmazdı. Dinî inanışlara, örf ve âdetlere dayandırarak söylüyorum: Göründüğü kadarıyla bu yol kıvrılarak ilerler ve birçok kola ayrılır. Erdemli ve bilge ruh, başına geleceklerin bilincinde olarak rehberini uysalca takip eder. Daha önce de söylediğim gibi, bedenine tutkuyla bağlı olan ruh ise [108b] uzun bir

 

süre için bedenden ve görünür evrenden ayrılmak istemez. Uzun bir direnme ve çekilen birçok sıkıntıdan sonra, sorumluluğunu üstlenen daimonun zorlaması ve dayatmasıyla  sürüklenerek götürülür. Diğer ruhların bulunduğu yere geldiğinde, herhangi bir kötülük yapan, haksız yere kan döken ya da kendisine benzeyen ruhlara özgü başka kötülükler yapan arınmamış ruh, herkesin ondan kaçtığını ve ona yüz çevirdiğini görür. Hiç kimse ona yoldaşlık ya da rehberlik etmeye yanaşmaz ve

zorunluluk sonucu hak ettiği yere götürüleceği zaman gelene  kadar, [108c] bir süre için nereye gideceğini bilmez hâlde bir serseri gibi dolaşır durur. Tam aksine, bütün hayatını erdemli ve ölçülü geçiren, tanrıların yoldaşlığına ve rehberliğine mazhar olan ruh, kendisine layık görülen yeri hemen bulur. Beni anlattıklarına inandıran birinden duyduğuma göre, dünyanın birçok güzel köşesi vardır ve ne şekli ne de büyüklüğü dünya hakkında konuşmaktan hoşlananların anlattığı gibidir.

  • [108d] Ne demek istiyorsun Sokrates? diye sordu Dünya hakkında ben de birçok şey duydum, ama bunlar senin inandıklarından farklıydı. Bu yüzden seni seve seve dinleyebilirim.
  • Sana bunları anlatmak için Glaukos’un ustalığına ihtiyaç duymayacağım113 Ama gerçek olduklarını kanıtlamak çok zor, buna Glaukos’un ustalığı da yetmez sanırım. Belki de bunları ben de tam olarak anlayamam, hatta anlayabilecek olsam bile yaşamak için kalan zamanım konuyu bitirmeme yetmez. Yine de dünyanın nasıl bir yer olduğuna [108e] ve bölgelerine dair düşüncelerimi anlatmama hiçbir engel yok.
  • Bu bana yeter, dedi
  • İlk olarak, dünyanın gökyüzünün ortasında bulunduğuna ve yuvarlak olduğuna inanıyorum.114 Bulunduğu yerde durması [109a] ve düşmemesi için ne havaya ne de başka bir desteğe ihtiyaç Evrenin homojen oluşu ve dünyanın kendi dengesi onu yerinde tutmaya yeter. Homojen bir ortamın merkezine yerleştirilen dengeli bir cisim hiçbir yana meyletmez, sabit ve hareketsiz kalır. İşte benim en başta inandığım şey bu.
  • Çok doğru, dedi
  • Aynı şekilde, muazzam büyük olduğuna ve Phasis nehrinden [109b] Herakles sütunlarına kadar115 üzerinde yaşayan bizlerin, bir bataklığın etrafında toplanan karıncalar ya da kurbağalar gibi denizin etrafında yayılmış olarak onun sadece küçük bir kısmını kapladığımıza ve buna benzer başka birçok yerde çok sayıda başka insanın yaşadığına inanıyorum. Dünyanın çevresinde her yerde, içlerinde su, sis ve rüzgârın toplandığı her şekil ve her boyda birçok oyuk vardır. Dünyanın kendisi de, yıldızların

bulunduğu ve bu konularda  fikir yürütenlerin [109c] aither adını verdikleri gökyüzünün arınmış bölgesinde, arınmış bir şekilde yer alır. Dünyanın alçak oyuklarında toplanan madde de işte bu aitherin döküntüsüdür. Bizler, bu oyuklarda yaşadığımızın farkında bile değiliz ve yüzeyde yaşadığımızı sanıyoruz. Yüzeyinden olduğu kadar dibinden de aynı uzaklıkta, denizin tam ortasında bulunan [bir balık] yıldızları ve güneşi denizin içinden gördüğü için denizi gökyüzü sanır. [109d] Ağır

hareket ettiğinden ve güçsüzlüğünden hiçbir zaman su yüzüne çıkmayı başaramaz, başını  sudan çıkarıp bulunduğumuz yere doğru çevirerek bizim yerimizin onun yerinden nasıl daha güzel ve daha arınmış olduğunu göremez, bunu görmüş olan başkalarından da duyma imkânını bulamaz. Bizim başımıza da aynı şeyler geliyor, dünyanın bir oyuğunda yaşadığımız hâlde yüzeyinde yaşadığımızı sanıyoruz ve bizi çevreleyen havaya sanki içinde yıldızlar hareket ediyormuşçasına gökyüzü adını

veriyoruz. Biz de ağır hareket ettiğimizden [109e] ve güçsüzlüğümüzden havayı bir ucundan diğerine

 

kadar katedemiyor, sınırlarına ulaşamıyoruz. Bir insan eğer havanın sınırına varabilseydi ya da kanatlanıp uçabilseydi –başını denizden çıkaran balıkların bizim dünyamızı gördüğü gibi– başını kaldırıp yukarı evreni görebilirdi. Doğamız bu manzaraya bakmaya dayanacak güce sahip olsaydı, gördüklerimizin gerçek gökyüzü, gerçek ışık ve gerçek dünya olduğunu bilecektik, [110a] çünkü bu yeryüzü,  bu kayalar  ve  çevremizdeki  her  şey,  tuzun  denizin içindeki  her  şeyi  tahrip etmesi misali

bozulmuş ve tamamen aşınmıştır. Denizde de söz edilmeye değer hiçbir şey bitmez ve mükemmel denilebilecek hiçbir şey bulunmaz. Orada sadece mağaralar, kum ve deniz dibinin bulunduğu yerde muazzam miktarda kıvamlı çamurla bataklıklar vardır, yani bizim dünyamızın güzellikleriyle kıyaslanmaya değer hiçbir şey bulunmaz. [Yukarı evren de] bizimkinden çok daha üstün olmalı. [110b] Eğer   güzel   bir mitos   anlatmanın sırası gelmişse   Simmias,   gerçek  gökyüzünün  altında bulunan

yeryüzünün nasıl olduğunu dinleme zahmetine katlanmanıza değer.

  • Gerçekten de Sokrates, bu mitosu memnuniyetle dinlemeye hazırız, dedi
  • Rivayete göre dostum, yukarıdan bakan biri için, dünya deriden yapılmış on iki parçalı toplara Tıpkı onlar gibi rengârenktir ve ressamların kullandığı renkler bu topun renkleriyle kıyaslandığında birer numune gibi kalırlar. [110c] Oradan bakıldığında, dünya bizim algıladığımızdan daha parlak ve daha saf renklerden oluşmuş gibidir. Bir tarafı şaşırtıcı derecede güzel kırmızı renkte, bir başka  tarafı  altın yaldız renginde  ve bir  başka  tarafı da kardan ve kireçten daha  beyazken,  onu

meydana getiren bütün renkler bizim görebildiklerimizden daha çeşitli ve daha güzeldir. Su ve havayla dolu derin oyukları bile, [110d] parıldayan diğer renklerin içinde renkli görünürler ve bütün dünya sürekli bir renklilik sergiler. Bu dünyada ekilen meyvelerle çiçekler ve dikilen ağaçlar hep birbirleriyle uyumludur. Aynı şekilde bu dünyanın taşlarıyla kayaları da parlaklık, saydamlık ve renklerinin çeşitliliği açısından bizimkilerden daha güzeldirler. Başta akik, yeşim, zümrüt olmak üzere bizim değerli taş adını verdiğimiz taşlar [110e] bu kayaların parçalarıdır. Oradaki her şey buradakilerden daha güzeldir. Taşları da bizim dünyadakiler gibi tuzla, çürümeyle ve buralara dökülerek taşlarla toprağa olduğu kadar bitkilerle hayvanlara da çirkinlik ve hastalık getiren sıvılarla aşınıp bozulmuş değildir. Bu dünya saydığım süslemelerle, altınla, gümüşle [111a]  ve benzeri güzelliklerle süslüdür. Bu süslemeler doğaları gereği bol, göz önünde ve her yere dağılmış olduklarından, bu dünyayı şanslı seyirciler için muhteşem bir manzara hâline getirirler. Üzerinde farklı hayvanlar ve bazıları orta kesimlerde, bazıları –bizim deniz kıyısında yaşadığımız gibi– havanın  kıyısında  yaşayan,   bazıları  da  karanın  yakınında   bulunup   havayla  çevrelenen adalarda

yaşayan insanlar vardır. Tek kelimeyle söylemek gerekirse, su ile deniz bizim için ne anlama geliyorsa onlar için de hava aynı anlama gelir ve bizim için hava ne anlama geliyorsa [111b] onlar için aither aynı anlama gelir. Bu dünyanın mevsimleri ılıman olduğundan, buranın insanları hastalık nedir bilmezler ve bizlerden uzun yaşarlar. Saflık bakımından aither havadan ve hava da sudan ne derecede

üstünse, bu insanlar da görme, duyma ve düşünme yetileri açısından bizden o derecede üstündürler. Tanrılara adamış oldukları kutsal koru ve tapınaklarda gerçekten de tanrılar yaşar. Tanrılar ses, kehanet ve çeşitli işaretlerle kendilerini insanlara belli eder, [111c] onlarla temasa geçerek yüz yüze görüşürler. Orada güneş, ay ve yıldızlar da insanlara gerçekte oldukları gibi görünürler ve herkese mutluluk saçarlar. Dünya ve dünyanın çevresi böyledir işte.

İç kısmında bulunan bölgelere gelince, bunlar yüzeyinde bulunan oyukların devamıdır ve bütün hacmi boyunca çepeçevre sıralanırlar. Bazıları bizim yaşamakta olduğumuz oyuktan daha derin ve daha geniştir, bazıları bizimkinden derin olmakla birlikte daha dardır, [111d] bazıları da daha sığ ama

 

daha geniştirler. Yer altındaki bütün bu bölgeler, bazen geniş bazen de dar birtakım deliklerle birkaç noktada birbirleriyle birleşirler. Bir bölmeden diğerine muazzam miktarda suların aktığı, yanardağ krateri gibi noktalarda, müthiş boyutlarda, hiç kurumayan, soğuk ya da sıcak yer altı nehirleri vardır. Yer altında ayrıca bol ateş ve büyük ateş nehirleri, [111e] Sicilya’daki volkan patlamalarında lavların akmaya başlamasından önce ortaya çıkan çamur selleri gibi, bazen daha berrak, bazen de daha

bulanık akan çamur ve lav nehirleri de vardır. Bu nehirler her seferinde akıntının yönüne göre taşarak her yeri bataklığa çevirirler. Sular yer altında havada asılıymış gibi yükselip alçalırlar. Suların bu şekilde asılı kalması şöyle açıklanabilir: Yer altındaki derin yarıklardan özellikle biri [112a] muazzam büyüklüktedir ve bir uçtan diğerine kadar uzanır. Homeros onun hakkında:

“… çok uzaklarda, yer altında en derin yarığın bulunduğu nokta…”116

mısrasını yazmıştır. Başka bir mısrasında ve başka şairlerin şiirlerinde bu derin yarığa Tartaros adı verilir. Bütün nehirler bu yarığa döküldükleri gibi buradan doğarlar ve içinden geçtikleri bölgenin özelliklerini alarak akarlar. Bütün nehirlerin buradan doğup buraya dökülmesinin sebebi, [112b] suyun bu noktada bir dibe ya da bir temele ulaşamamasıdır. Su burada havada asılı kalır ve bazen yukarıya bazen aşağıya doğru dalgalanır. Hava ve onu çevreleyen hava akıntısı, suyu izleyerek tıpkı nefes gibi

bir o yana bir bu yana savrulurlar.

Nefes alıp verirken her seferinde bir hava akıntısı oluştuğu gibi, bizim durumumuzda da su ile birlikte hareket eden hava, yarığa girip çıkarken korkunç ve şiddetli rüzgârlar oluşturur. Su, aşağı adıyla anılan yere doğru geri çekildiğinde, [112c] toprak içinden geçerek tulumbalarda olduğu gibi nehir yataklarına ve akıntılara karışıp onları doldurur. Bu şekilde dolan yerlerin suyu, toprak içine emilerek ve arklar yoluyla kendine yol açarak ilerler, denizleri, gölleri, nehirleri ve  pınarları meydana getirir. Sonra yeniden yer altına girerek, bir kısmı uzun ve dolambaçlı, [112d] bir  kısmı  da kısa ve düz yollardan geçerek yeniden Tartaros’a dökülür. Suyun bir kısmı çıktığı yerin çok altına, başka bir kısmı biraz daha az altına akar; fakat tümü de her zaman çıkış noktasından daha aşağıya dökülür. Suyun bir kısmı kaynadığı yerin karşısına, başka bir kısmı kaynadığı yere gelir. Yılanlar gibi bir ya da birden fazla daire çizerek [112e] dünyanın çevresini dolaştıktan sonra ilk kaynadığı yerin mümkün olduğu kadar aşağısına akan sular da vardır. Sular bu yandan ya da öte yandan olmak üzere en çok merkeze kadar inebilirler, çünkü merkezin diğer tarafı her iki yönden gelen sular için yokuş yukarı kalır.

Elbette çok sayıda, büyük ve her türden akıntılar vardır. Ancak bu çok sayıdaki akıntıdan dördü dikkat çekicidir. Merkezden en uzaktaki dairesel döngüde akan en büyüklerine Okeanos adı verilir. Onun karşısında ve aksi yönde akan Akheron [113a] çöllerden geçer ve yer altından akarak ölülerin ruhlarının büyük çoğunluğunun toplandığı Akherousias gölüne dökülür. Ruhlar, bazıları kısa bazıları daha  uzun olmak üzere, Moira’nın kendilerine layık gördüğü  kadar  burada kalırlar  ve  oradan birer

hayvan bedeninde tekrar yaşama geri gönderilirler. Bu iki nehrin arasında doğan bir üçüncü nehir, kaynağının hemen yanında bulunan ve içinde şiddetli bir ateş yanan geniş bir alana dökülür. Burada içinde su ve çamurun kaynadığı, bizim denizimizden daha büyük bir göl vardır. [113b] Nehir  gölün içine akıp, oradan bulanık ve çamurlu çıkarak yer altından bütün dünyayı çepeçevre dolaşır ve başka bir yönden sularına karışmaksızın Akherousias  gölünün sahillerine kadar  gelir. Oradan ayrılarak yer

altında birkaç kez dolandıktan sonra Tartaros’un alçak bir noktasına dökülür. Bu nehre Pyriphlegethon adı verilir. Onu oluşturan lav selleri, yeryüzüne çıkış yolu buldukları her yere lav fışkırtırlar. Bu

 

nehrin tam karşısında akan dördüncü bir nehir, rivayete göre her tarafı koyu lacivert renginde olan [113c] korkutucu ve vahşi bir yere dökülür. Bu yerin adı Stygion’dur ve nehrin döküldüğü yerde oluşan göl de Styga adını alır. Nehir buraya döküldükten ve suları korkunç güçler kazandıktan sonra yer altına geçerek ve dairesel bir yol izleyerek Pyriphlegethon’un aksi yönünde akar. Buradan Akherousias gölünün karşı taraftaki sahiline kadar gelir. Bunun suyu da başka hiçbir suyla karışmadan dairesel bir yol izleyerek Pyriphlegethon’un tam karşısında Tartaros’a dökülür. Şairlerin dediklerine bakılırsa bu nehrin adı Kokytos’tur.

[113d] Bu nehirlerin doğası böyledir. Her biri kendisine tahsis edilen daimonun eşliğinde ait oldukları yere getirtilen ölülerin hepsi, güzel ve dine uygun bir hayat yaşayanlarla diğerleri bir yargılamadan geçerler. Ölçülü bir hayat yaşadıklarına kanaat getirilenler, kendilerini bekleyen ve göle taşıyacak olan kayıklara binerek Akheron’a doğru yola çıkarlar. Orada yaşar, kötülüklerden arınır ve eğer bir suç işlemişlerse, hüküm giydikleri cezaları ödeyerek işledikleri suçlardan

affolunurlar. Aynı şekilde yaptıkları iyilikler için de layık oldukları şekilde ödüllendirilirler. [113e] İşledikleri suçların büyüklüğü yüzünden ıslah edilemez olarak değerlendirilenler, yani pek çok defa dine saygısızlıkta bulunanlar, haksız yere ve yasalara aykırı olarak cinayet işleyenler ya da buna benzer başka suçları işleyenler bir daha  çıkmamak üzere Tartaros’a atılırlar. Büyük de olsa, suçlarının kefareti mümkün görülenlerin, örneğin bir öfke anında anne ya da babalarına karşı [114a]

şiddet kullandıkları hâlde kalan ömürlerini pişmanlıkla geçirenlerin ya da buna benzer şartlar içinde insan öldürenlerin de Tartaros’un içine atılmaları gerekir. Ancak onlar, bir müddet burada kaldıktan sonra kabaran dalgalar; katilleri Kokytos’a, anne ya da babalarına karşı şiddet kullananları da Pyriphlegethon’a taşırlar. Akherousias gölünün sahiline vardıklarında, katiller öldürdükleri insanları, saygısız davrananlar da kurbanlarını yüksek sesle yanlarına çağırarak kendilerini affetmeleri [114b] ve

karşı tarafa geçmelerine izin vermeleri için yalvarmaya  başlarlar. Muhataplarını ikna etmeyi başarırlarsa karşıya geçerler ve dertleri sona erer. Aksi takdirde tekrar Tartaros’a, oradan da nehirlere götürülürler, kurbanlarını merhamete getirene kadar da cezalarını çekmeye devam ederler, çünkü yargıçların onlara verdiği ceza budur. Hayatlarını dine uygun sürdürdüklerine kanaat getirilenler ise yeryüzünün bu aşağı bölgelerinden, [114c] zindanlarından kurtularak dünyanın arınmış

yüksek katlarına çıkar ve orada yaşarlar. Bunların arasında olup kendilerini gerektiği kadar felsefeyle arındırmış olanlar ise kalan zamanlarını tamamen bedensiz olarak geçirirler ve diğerlerinden daha da güzel yerlere yerleşirler. Bu yerleri anlatmak kolay değil ve anlatmak istesem de buna zamanım kalmadı.

Uzun uzadıya anlattıklarıma bakarak şunu söyleyebiliriz Simmias: Ömrümüz boyunca erdem ve bilgelik kazanmak için elimizden geleni esirgememeliyiz, çünkü ödülü güzel olduğu gibi verdiği umut da büyüktür. [114d] Bununla beraber, bu şeylerin benim anlattığım gibi olduğunu iddia etmek aklı başında bir adamın işi değildir. Ancak göründüğü kadarıyla ruhlar ölümsüz olduklarına göre, bu söylediklerimin  ruhlarımız  ve  ruhlarımızın  mekânı  için aşağı yukarı   geçerli  olduğuna  inanmak,

alınması gereken ve alınmaya değer bir risktir kanımca. Böyle bir risk güzeldir ve insan dua okur gibi bu inanışı kendi kendine defalarca tekrar etmelidir. İşte bu yüzden anlattığım mitin üzerine bu kadar çok düşüyorum. [114e] Hayatı boyunca bedeni zevkleri önemsemeyen, süslenmeye özen göstermeyen, tam aksine böyle alışkanlıkların arzu edilenin tersi sonuçlar vereceğine inanan ve öğrenmeyi hedefleyen alışkanlıklara değer veren bir insan, bu inanış sayesinde ruhu için endişe etmemelidir. Böyle bir insan ruhunu yabancı süslerle değil, ruhun kendisine özgü [115a] bilgelik, ölçülülük, adalet, yüreklilik,  özgürlük ve  hakikat  gibi  süslerle süsledikten sonra,  alın yazısı  onu çağırdığında Hades

 

yolunu tutmak üzere hazır bekler. Sizler Simmias, Kebes ve diğerleri, daha sonraki bir tarihte bu  yolun yolcusu olacaksınız. Ama beni, bir trajedi kahramanının sözlerini ödünç alarak söylersek, alın yazım şimdiden çağırmış bile. Artık yıkanmamın vakti geldi. Zehri içmeden önce yıkansam iyi olur sanırım. Kadınları bir ölünün bedenini yıkama zahmetine sokmanın gereği yok!

[115b] Sokrates’in bu anlattıklarından sonra sözü Kriton aldı:

  • Bütün bunlar iyi de Sokrates, benden ve burada bulunan arkadaşlarından herhangi bir isteğin yok mu? Çocukların ya da ne olursa olsun herhangi başka bir konu hakkında seni hoşnut kılmak için ne yapabiliriz?
  • Her zaman söylediklerimden başka isteyebileceğim yeni bir şey yok Şimdiden herhangi bir yükümlülük altına girmeseniz bile, kendinize iyi bakarsanız hem bana, hem sevdiklerinize, hem de kendinize en büyük iyiliği yapmış olursunuz. Kendinizi ihmal eder ve şimdi ya da daha önce konuştuklarımıza uygun yaşamayı reddederseniz, [115c] şu anda bana vereceğiniz sözlerin  hiçbir anlamı olmayacak.
  • Söylediklerini yerine getirmek için elimizden geleni esirgemeyeceğiz, dedi Ama cenazeni nasıl kaldırmamızı istersin?
  • Nasıl isterseniz öyle kaldırın. Yeter ki beni sıkı tutun ve sakın elinizden kaçırmayın. Sokrates bunları söyledikten sonra tatlı tatlı gülümseyerek bakışlarını üzerimize çevirdi.
  • Kriton’u şimdi konuşmakta olduğu ve sözlerini yerli yerinde kullanan kişinin Sokrates olduğuna bir türlü inandıramıyorum dostlarım. Az sonra ölüsünü göreceği kişi olduğumu sanıyor [115d] ve cenazemin nasıl kaldırılacağını Benim bunca saattir, zehir içtikten sonra aranızda kalmayacağıma, mutlu insanların yanına mutlu olmaya gideceğime dair tekrarlayıp durduklarımı sizi ve kendimi avutmak için söylediğim boş laflar olarak görüyor sanırım. Lütfen onu burada kalmayacağıma, uzaklara gideceğime inandırın. [115e] Böylece bedenimin yakılmasına ya da gömülmesine117 daha kolay katlanabilir, güya çektiğimi sandığı acılar için üzülmez, cenazemde “bu taşınan ve gömülen Sokrates’tir” diye kahrolmaz. Şunu iyi bilmelisin sevgili Kriton! Yanlış konuşmak sadece dile karşı işlenen bir suç değildir, aynı zamanda ruhlara da zarar verir. Cesaretini toplayarak sadece bedenimi gömdüğünü düşünmen gerekir. [116a] Cenazemi istediğin gibi ve geleneğe uygun olacağını sandığın şekilde kaldır.

Sokrates bunları söyledikten sonra ayağa kalktı ve yıkanmak üzere başka bir odaya geçti. Kriton bize beklememizi söyleyerek arkasından gitti. Biz de aramızda konuştuklarımızı tekrar tekrar gözden geçirerek bekledik. Başımıza gelen felaketin büyüklüğü üzerinde konuşurken, gerçekten de babamızı yitirdiğimize ve bundan böyle yetim kaldığımıza inanıyorduk. [116b] Yıkandıktan sonra yanına çocuklarını getirdiler, iki küçük bir de büyük oğlu vardı. Yakınlarından kadınlar da geldiler,

Kriton’un yanında kendilerine öğütler vererek onlarla konuştu. Sonra kadın ve çocuklara çekilmelerini söyleyerek yanımıza geldi. İçeride uzun süre kalmıştı ve güneş batmak üzereydi. Yanımıza gelip oturdu ve bundan sonra pek fazla konuşmadı.

[116c] Az sonra On Birlerin uşağı gelerek ona şöyle dedi:

  • Sokrates, başkalarına ettiğim sitemi sana Onlardan, arhonların buyruğu üzerine, zehri

 

içmelerini istediğimde kızıyor ve beni lanetliyorlar. Ama sen, bu süre içinde birçok kez tespit ettiğim üzere, şimdiye kadar buraya gelen en cesur, en yumuşak huylu ve en iyi kalpli insansın. Şimdi bile bana kızıp gücenmediğinden eminim. Sen durumunun sorumlularını biliyor, onlara kızıyorsun. Sana neler söylemeye geldiğimi biliyorsun. [116a] Haydi yolun açık olsun! Mümkün olduğu kadar kaçınılmaza tahammül etmeye çalış!

Adam bunları söyledikten sonra gözleri yaşardı ve sırtını dönerek uzaklaştı. Sokrates onun tarafına bakarak:

  • Hoşça kal, dedi, bize söylediklerini yapacağız. Sonra da bize dönerek: Ne ince düşünceli bir insan, Burada bulunduğum süre içinde beni görmeye geliyor, benimle sohbet ediyordu. Çok iyi bir insan, şimdi de beni nazikçe ve gözünde yaşlarla uğurluyor. Haydi bakalım Kriton, sözünü dinleyelim. Ezilmişse zehri getirin, değilse adam onu ezsin.
  • [116e] Eğer yanılmıyorsam Sokrates, güneş hâlâ dağların tepesinde, daha tamamen batmadı, dedi Başka mahkûmların verilen emirden çok sonra, iyice yiyip içtikten ve sevdikleriyle baş başa kaldıktan sonra zehri içtiklerini biliyorum. Acele etme, daha çok zamanın var.
  • Elbette Kriton, sözünü ettiğin adamların böyle davranması çok doğal! Öyle yaparak bir şeyler kazandıklarını sanıyorlar. Ancak benim de onlar gibi davranmamam doğal! Zehri biraz geç içmekle [117a] hiçbir şey kazanmayacağıma, tam aksine elimde hiçbir şey kalmadığı hâlde hayata sımsıkı sarılarak onu sürdürmeye çalışmamın gülünç olacağına inanıyorum. Haydi sözümü dinle de bana itiraz

Bu sözler üzerine Kriton yanında duran kölesine işaret etti. Köle dışarı çıktı ve biraz kaldıktan sonra zehri verecek adamla birlikte döndü. Adam bir kap içinde ezilmiş zehri getiriyordu. Sokrates adamı görünce:

  • Sevgili dostum, dedi, bu işleri en iyi sen bilirsin. Söyle bakalım ne yapmam gerekiyor?
  • Fazla bir şey yapmana gerek Yalnız zehri içtikten sonra bacaklarında [117b] bir ağırlık hissedene kadar yürümelisin. Sonra da uzanırsın ve zehir etkisini gösterir. Adam bunları söyleyerek kabı uzattı.

Sokrates sakince kabı eline aldı ve inanır mısın Ekhekrates, titremedi, rengi atmadı ve ifadesi hiç değişmedi. O bildiğimiz, boğalara özgü bakışını adama yönelterek:

  • Ne dersin? diye Bu içkiden birazını herhangi bir tanrı şerefine toprağa dökmeme izin var mı?
  • Biz miktarını hesaplayarak tam bir içimlik hazırlıyoruz Sokrates, dedi
  • [117c] Anlıyorum, dedi Sokrates. Ama hiç olmazsa, bu dünyadan ötekine göçerken, geçişin hayırlı olması için tanrılara dua etmeye izin verildiğine, hatta bunun şart koşulduğuna inanıyorum. Ben de dua ediyorum, umarım duam kabul

Bunları söyledikten sonra, hiç duraksamadan ve yüzünü buruşturmadan, büyük bir rahatlıkla zehri son damlasına kadar içti. O ana kadar çoğumuz duygularımızı denetleyerek gözyaşlarımızı engellemeyi başardığımız hâlde zehri içtiğini, hatta içip bitirdiğini görünce kendimizi tutamadık. Ben

 

de kendimi kaybettim, yüzümü örttüm ve gözyaşlarım seller gibi boşandı. Ona değil, daha çok kendime, böyle değerli bir dostumu yitirmeme neden olan kaderime ağlıyordum. [117d] Kriton benden çok önce gözyaşlarına boğularak kendini odadan dışarıya atmıştı. Başından beri hüngür hüngür ağlayan Apollodoros ise kendini tamamen kaybetmişti, çaresizlik ve acı içinde dövünüyor, Sokrates dışında hepimizin yüreğini paralıyordu.

O zaman Sokrates:

  • Ne yapıyorsunuz sevgili dostlarım? diye Demin kadınları tam da bu yüzden, [117e] böylesi duygusallıklardan kaçınmak için göndermiştim. Bildiğim kadarıyla bir insan iyi dileklerle uğurlanmalıdır. Sakinleşin ve metin olun!

Bu uyarısıyla hepimiz utandık ve gözyaşlarımızı engellemeye çalıştık. Ona gelince, oda içinde biraz dolaştıktan sonra bacaklarının ağırlaştığını söyledi. Zehri veren adamın önerisine uyarak sırtüstü uzandı. Adam, sık sık bacaklarıyla ayaklarına dokunarak onu yokluyordu. Ayağını kuvvetlice sıkarak herhangi bir şey hissedip hissetmediğini sordu. [118a] Sokrates hissetmediğini söyledi. Adam bundan sonra baldırlarını sıktı ve ellerini ağır ağır yukarıya doğru kaydırarak Sokrates’in bedeninin  soğuyup

katılaşmaya başladığını gösterdi. Katılaşma kalbe ulaştığında ölümün gerçekleşeceğini söyledi. Soğukluk karın altı bölgesine varınca, Sokrates örtmüş olduğu yüzünü açarak şu son sözlerini söyledi:

  • Asklepios’a bir horoz borçluyuz Parasını ödeyin,118 sakın ihmal etmeyin.
  • Bunu olmuş bil, dedi Bizden başka bir isteğin var mı?

Bu soruya artık yanıt veremedi. Az sonra hafifçe kımıldadı. Adam örtüyü açarak yüzüne baktı, gözleri sabit bir noktaya dikilmişti. Kriton bunu görünce ağzını ve gözlerini kapadı.

İşte Ekhekrates, dostumuzun ve tanıdığımız insanlar içinde çağdaşlarının en iyisi, en doğrusu ve en adili olduğunu söyleyebileceğimiz insanın sonu böyle oldu.

 

  • Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı,

 

  • Kritias ve Charmides adına birer diyalog yazdığı gibi, Devlet’te de akrabalarına atıfta bulunur (Devlet, 368a ve sonrası).

 

  • Aristoteles, Metafizik 987a

 

  • Charmides, 155a ve sonrası.

 

  • Platon, Mektuplar VII, 324b-326b.

 

  • Sokrates’in felsefesinin etkisinde kalarak onu geliştirdiğini ve sürdürdüğünü iddia eden tek filozof Platon değildir. Kyrene ekolünün kurucusu Aristippos ve Cynic ekolünün kurucusu Antisthenes başta olmak üzere, Sokrates’in birçok öğrencisi, birbirlerinden farklı temellere dayanan felsefelerinin kaynağı olarak hocalarını gösterir, en sadık izleyicileri olduklarını iddia

 

  • Antik Yunanistan’da siyasal erki zorla ele geçirerek tek başına elinde tutan kişiler.

 

  • “Μηδείς αγεωμέτρητος εισίτω μοι την θύρα” (Mideis ageometritos eisito moi tin thyra).

 

  • İkinci Alkibiades, Hipparchos, Erastai, Theages, Kleitophon ve

 

  • Alkibiades, İon, Büyük Hippias, Epinomis ve 7. mektup dışındaki

 

  • Symposion, Devlet, Sofist, Siyasetçi, Yasalar ve Epinomis adlarını konularından alırlar.

 

  • Bir diyalogda adları belirtilmeden yer alan konuşmacılar: Sofist’te “Elealı bir yabancı”, Siyasetçi’de “Yabancı” ve Yasalar’da “Atinalı bir yabancı”dır.

 

  • Alfred North Whitehead, Process and Reality: An Essay in Cosmology, sayfa 39, New York, Free Press, 1979.

 

  • “Aδικεί Σωκράτης, ους μεν η πόλις νομίζει θεούς ου νομίζων, έτερα δε καινά δαιμόνια εισηγούμενος, αδικεί δε και τους νέους διαφθείρων. Τίμημα θάνατος.”

 

  • Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, II

 

  • Lykeion, Atina’nın kuzeydoğusunda, Lykavitos Tepesi ile İlissos Deresi arasında, bugün Yunanistan parlamentosunun bulunduğu bina ile Ethnikos Kipos’un [Milli Bahçe] tam arkasında yer alan bir Apollon tapınağıydı. Sağlı sollu ağaçlar dikilmiş ara yolları ile antikitenin popüler bir gezinti Daha sonraki tarihlerde, Aristoteles derslerini burada vermeye başladı ve bu yüzden kurduğu felsefe ekolü Peripatetik [Yürüyüş Yapanlar] adıyla tanındı. Lise kelimesi Lykeion’dan türetilmiştir.

 

  • MÖ 683-2’den itibaren Atina’yı her yıl kura ile seçilen dokuz arhon yönetiyordu. Bu yüksek rütbeli yöneticiler: Eponymos Arhon, Arhon Basileus, Polemarhos ve hukuki sorumlulukları olan altı Thesmothetai Arhon Basileus dine ilişkin davalar, dinî törenler, tanrılara sunulan kurbanlar ve ölüm davalarından sorumluydu. Agora Meydanının girişinde, sağda bulunan 18 metre uzunluğundaki dikdörtgen bina arhon basileus’un makamıydı. Önünde bulunan üstü kapalı sütunlu yol yüzünden Basileios Stoa=Kral Pasajı adını taşıyordu.

 

  • Antik Atina’da medeni hukuk davaları δίκη [diki] , kamu hukuku davaları da γραφή [graphe] adlarını taşıyordu.

 

  • Meletos oğlu Meletos, trajediler yazan babası gibi şairdi. Mahkemeye sunduğu Sokrates’i suçlayan iddianameyi dönemin tanınmış hatibi Polykrates yazmıştı [Suda, IV cilt, s. 165]

 

  • Atina’yı oluşturan bölgelere demos Kent içinde bugün mahalle diyebileceğimiz Pire, Faliron gibi demoslar olduğu gibi, kent dışındaki Lavrion, Dekeleia gibi yerleşimler de demos olarak tanımlanıyordu. Pittheus demosu bugünkü Keratea banliyösünün bulunduğu bölgedeydi.

 

  • Kent anlamına gelen polis kelimesi aynı zamanda kenti oluşturan halkı, kentin idari yapılarını ve siyasi kurumlarını da betimlediğinden metinde çevrilmeden polis olarak bırakılmıştır. Ancak okurları bir kez ikaz ettikten sonra, metnin akıcılığını bozmamak için polis kelimesi kent olarak çevrilecektir.

 

  • Sokrates’in meşhur δαιμόνιο σημείον’u [daimonion simeion] hayatının önemli anlarında duyduğu ve bazı eylemlerden uzak kalmasını emreden gizli bir iç İlahî kaynaklı olduğuna inandığından, Sokrates onu ilahî işaret anlamına gelen bu adıyla tanımlıyordu. Daimonion, büyük düşünürün akılcı düşünceyle uyum içinde olan mistik doğasını simgeliyor.

 

  • Antik Atina’da ekonomik suçları ihbar edenlere maddi ödüller veriliyordu. Zamanla özellikle zengin yurttaşları, bir suçlarını ihbar etmekle tehdit etmeyi meslek edinen bir kitle oluştu [συκοφάντες=sykofantes]. Bu insanlar, bazen de dürüst insanların mahkemelerde sürünmek istememesinden yararlanarak onlara hayalî suçlar yüklüyor, para sızdırıyorlardı.

 

  • Yorumcu terimiyle çevrilen εξηγητής [eksigitis] terimi özellikle dinî geleneklere ilişkin yasaları yorumlamakla görevli olanları tanımlar. Dinî davalarda yargıçlar bu yorumcuların danışmanlığına başvururdu. Atina’da, Delphoi Tapınağı tarafından asil sınıf mensupları arasından seçilen üç eksigitis vardı. Bu pasaj, söz konusu antik dinî kuruma ilişkin en eski tarihli kayıttır [G. Morrow, Plato’s Cretan City, 421]

 

  • Mitolojiye göre, Kronos, babası Ouranos’u devirerek onun yerine geçti. Ancak daha sonra oğlu Zeus babasını tahttan indirdi ve evreni iki kardeşiyle paylaşarak yeni bir yönetim Paylaşımda Zeus gökyüzünü, Poseidon denizi, Plouton da Hades’i, yani yer altı dünyasını aldı.

 

  • Büyük Panathinaia şenlikleri Atina’nın en büyük bayramıydı. 25-29 Ağustos [Ekatomvaion] arasında, Olimpiyatlardan sonraki her üçüncü yılda, dört yılda bir kutlanırdı. Kutlamalarda koşular, at yarışları ve müzik yarışmaları düzenlenirdi. Şenliklerin son gününün gecesinde, görkemli bir törenle, tanrıça Athena’nın ve başka tanrıların yaşamından kesitlerin işlendiği beyaz renkli yünlü bir pelerin bütün kentte dolaştırıldıktan sonra Akropolis’e çıkarılır ve Athena heykeline

 

  • Platon, tanrılar hakkında kötü konuşulmasını uygun bulmadığından, öngördüğü devlet modelinde tanrıları kötü gösteren şair ve yazarlara yer vermemiştir. Tanrıları yanlış tanıtmayla ilgili olarak Platon’un başka diyaloglarında da benzer ifadeler bulmak mümkündür. Bkz. Devlet, 377e, 379b, 380c.

 

  • Mitolojiye göre, efsanevi kral Theseus’un çağdaşı olan mimar Daidalos heykelcilik sanatının ilk temsilcisi olarak Girit’teki Labirent’in inşasında çalışmış ve kral Minoas’tan kurtulmak için oğlu İkarus’la birlikte balmumundan yaptığı kanatlarla Girit’ten uçarak ayrılmayı denemişti. Ayakları birbirinden ayrık ve göz kapakları açılmış ilk heykelleri yaptığına, bu şekilde heykel sanatına ilk kez hareketi getirdiğine inanılıyordu. Geleneğe göre heykelleri hareket ettikleri sanılacak derecede canlı görünümlüydü. Kendisi ve babası Sofroniskos heykeltıraş olduklarından, Sokrates Daidalos’u atası olarak niteliyor.

 

  • Frigya’nın efsanevi kralı Tantalos muazzam zenginliğiyle olduğu kadar, tanrılar tarafından Hades’te sürekli susayıp su içememe cezasına çarptırılmasıyla da tanınıyordu.

 

  • Antikitede Homeros’tan sonra epik şiirler yazan şairler Kyklikoi [cyclic=dairesel] adıyla bilinirler. Mısralar bu şairlerin en tanınmışı olan Stasinos’un Kypria Epi [Kıbrıs Destanları] adlı eserindendir (20. Fragman). Destan İlyada’dan önceki olayları ve Helene’nin kaçırılışını anlatır.

 

  • Homeros’un andığı kılıktan kılığa girebilen yaşlı deniz kâhini [Odysseia, IV 382] . Kehanette bulunması için ona karşı şiddet uygulanması gerektiğinden kılık değiştirerek bundan kurtulmaya çalışıyordu. Platon, başka diyaloglarında da Sokrates’le tartışmaktan kaçanlar için aynı benzetmeyi kullanır [Euthydemos 288b, İon 541e].

 

  • Bu hitap şekli de alışılmadık olmamakla birlikte, mahkemelerde ω άνδρες δικαστές [o andres dikastes=sayın yargıçlar] hitabının kullanılması Sokrates savunmasında 44 kez ω άνδρες Αθηναίοι [o andres Athenaioi=Atinalı erkekler ya da beyler] ve 15 kez [o andres=beyler] hitaplarını kullanır. Sokrates, yargılarına güvenmediğini belirtmek için yargıçları küçümseyerek onlara bilinçli olarak Atinalılar diye seslenir. Sadece mahkeme kararının açıklamasından sonra, kendisi lehine oy kullanan yargıçlara hitaben 4 kez sayın yargıçlar hitabını kullanır.

 

  • [thorybo=gürültü yapmak] terimi, yargıçların mahkemede beğenmedikleri konuşmaları gürültü yaparak durdurmaları anlamına gelir ve yuhalamak kelimesiyle karşılandı.

 

  • Atina yurttaşı olan Sokrates elbette ξένος [ksenos=yabancı] değildi. Ancak ilerlemiş yaşına karşın daha önce hiç mahkeme önüne çıkmayışını vurgulamak için yabancı terimini kullanıyor. Antik Yunan geleneğine göre hırsız ya da işgalci konumunda olmayan yabancılar kutsaldı ve dinî inançlarla gelenekler onlara en iyi şekilde davranmayı, onları korumayı

 

  • Sokrates, aleyhindeki iddianameyi Meletos imzaladığı hâlde, maddi ve siyasi açıdan güçlü olan Anytos’u öne çıkarır. Anytos ve arkadaşları Peloponez savaşlarından önce hüküm süren ılımlı demokratik rejimin taraftarıydılar ve Sokrates’i siyasi rakipleri olarak görüyorlardı. Zengin iş adamı Anthemion’un oğlu Anytos en yüksek makamlara çıkmış babasından farklı olarak yetenekleri ve zekâsıyla pek sivrilememişti. Dönemin etkin siyasetçilerinden ve büyük bir tabakhanenin Peloponez savaşında Spartalılar Pylos şehrini kuşattığında [MÖ 409] vatan hainliği suçlamasıyla mahkemeye verilmiş, yargıçlara rüşvet vererek hayatını kurtarmıştı. Otuzlar döneminde demokratik düşünceleri yüzünden sürgün edilmişti. Platon ciddiyetsizliğinin kanıtı olarak sofistleri iyi tanımadığını kabul ettiği hâlde onlardan nefret etmesini gösterir [Menon 92b-c].

 

  • Metinde τον ήττω λόγο κρείττω ποιών [ton itto logo kreitto poion=önemsiz lafı önemli göstermek] şeklinde geçen özdeyişi, ünlü sofist Protagoras kendini övmek için kullanıyordu [Aristoteles, Retorik 1402a, 24] . Aristophanes, özellikle bu konuda sofistlerle ters düşen Sokrates’i eleştirmek için, mesnetsiz olarak, onu önemsiz şeyleri önemli göstermeye çalışmakla suçlar.

 

  • MÖ 423’te Sokrates’i hicveden Νεφέλες [Nephe-les=Bulutlar] komedisiyle ödül kazanan Aristophanes Aynı tarihlerde Ameipsias [Konnos, MÖ 423] ve Eupolis [Kolakes, MÖ 421] de filozofu hicveden komediler yazmışlardı. MÖ 423 yılında Sokrates’in Delion savaşında yiğitlik ve cesaretiyle takdirleri kazanması konuyu daha da ilginç kılar. Kratinos ve Dipfilos’un da komedilerinde aynı tutumu sergilemesi, Sokrates’in neden hicvedildiğini tam olarak anlatamıyorsa da o tarihlerde Atina’da oldukça tanınmış olduğunu belgeler.

 

  • Verdiği dersler için para alan ilk aydın, kendini sofist olarak tanımlayan Protagoras’tı ve ücreti 100 mnaydı [Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, VIII, 52] . Onu Leontinoslu Gorgias [müthiş bir hatip olarak ün salmıştı] , Kealı Prodikos [kelimelerin anlamları ve aynı anlamlı kelimelerle uğraşıyordu. 50 drahmi ücret alıyordu. Platon onu takdir eder ancak pintiliğini eleştirir, Protagoras, 315d] ve Elealı Hippias [matematik ve astronomiyle uğraşıyordu, Hippias Meizon 285bc, Protagoras 315c]

 

  • En zengin Atinalılardandı ve Ploutarchos’a göre zengin lakabıyla tanınıyordu [Ploutarchos, Perikles XXIV] . Perikles ve Alkibiades’in akrabasıydı. Evinde sofistleri konuk etmekten hoşlanırdı ve onlara yüksek ücretler ödeyerek edindiği bilgilerle bilge olduğuna inanıyordu. Ksenophon’un Symposion’u [Şölen] onun evinde gerçekleşmişti.

 

  • Paros adası Pythagorasçıların toplandığı bir mekândı ve Euenos da Pythagoras ekolündendi. Aldığı ücret Protagoras’ın ücretinin yanında az gibi görünse de yetenekli bir ev kölesinin fiyatına denk

 

  • Khairephon Sokrates’in eski dostlarındandı. Aristophanes, Bulutlar komedyasında ona da atıfta Ksenophon onun iyi bir hatip olduğunu belirtir [Memorabilia, A II 48] . Demokrat görüşlü olduğundan 8 aylık Otuzlar yönetimi [MÖ 404/3] tarafından sürgüne yollanmıştı. Sokrates yargıçları etkilemek için bu özelliğini vurgular. Kendisi ve Platon dâhil öğrencilerinin çoğu bu dönemde sürgüne yollanmamıştı ve demokratik rejimin yeniden kurulmasından sonra bu pek hoş karşılanmıyordu.

 

  • Köpek ya da kazların adını anarak yemin etmek Radamanthys yemini adıyla biliniyordu. Orpheus törenleriyle ilişkilendirilen bir anlayışa göre tanrılara duyulan saygı yüzünden onların adına yemin etmekten kaçınmak Aynı yemini Aristophanes’in de kaydetmiş olması, onu Sokrates’in suçlandığı yeni tanrılarla ilişkilendirmeyi engelliyor [Aristophanes, Sphekes=Eşekarıları, 83].

 

  • Şairler antikitede bilge kabul Sokrates’in andığı dithyramboslar, Dionysos adına söyleniyordu ve lirik şiir geleneğinde ahlak kurallarını en çok zorlayan türdü.

 

  • Antik Yunanistan’da zanaat ile sanat arasında fark gözetilmiyordu ve iki uğraşı da ortak χειροτεχνία [cheirotechnia=ellerle çalışma] terimiyle Fidias gibi heykeltıraşlar da zanaatçılarla birlikte anılıyor, özgür Atinalıların çoğu bedenen çalışmalarını gerektiren meslekler yapıyordu. Sadece ateşin kullanıldığı meslekler [βαναυσικαί τέχναι=banausikai tehnai] kaba olarak niteleniyor, tercihen kölelere yaptırılıyordu.

 

  • Persler ve Yunanlıların ilişkide bulunduğu diğer barbar kavimler Ay ve Güneş’e tapınıyordu. Yunanlılar da tanrıları Apollon ve Artemis’i güneş ve aydan esinlenmişlerdi. Başta Anaksagoras olmak üzere bazı filozoflar bu inanca karşı çıktılar. Ancak mahkemenin görüldüğü tarihte, resmi Atina dininde Ay’la Güneş, Artemis ve Apollon’la özdeş değildi.

 

  • Kleon’un Anaksagoras’ı dinsizlikle suçladığı dava 50 yıl kadar önce görülmüştü. Anaksagoras’ın halkın tanrı olarak tanıdığı güneşe kızgın kaya demesi iddianamenin en güçlü delilini oluşturuyordu. Anaksagoras’ı mahkemede öğrencilerinden Perikles savunduğu hâlde beş talant para cezası ve sürgünle cezalandırıldı. Sokrates böyle konularla ilgilenmediği gibi, Anaksagoras’ın teorilerini çürüten çalışmalar da yapmıştı [Ksenophon, Memorabilia, D VII, 6].

 

  • Antik Yunanistan’da kullanılan ilk para birimi, obolos adında ince uzun demir şişlerdi. Bir elin tutabileceği şiş miktarı anlamına gelen drahmi 6 obolos değerindeydi. Mahkemenin görüldüğü yıllarda tiyatro bileti iki obolosken tiyatronun içinde satılan kitapların fiyatı bir Yazarlar satılan kitaplardan hiçbir gelir elde etmezken, kitabın maliyeti papirüs, mürekkep ve köle yazıcıların kitabı kopyalamak için aldığı son derece düşük ücretten oluşuyordu. [Atina’da para birimlerinin değeri şöyleydi: 1 talant = 60 mna, 1 mna = 100 drahmi, 1 drahmi = 6 obolos, 1 obolos = 8 chalkos]

 

  •  

 

  • άχθος αρούρης, [ahthos arouris=toprağa yük olan, yararsız adam] , ilk olarak Homeros’un kullandığı ve bugün deyim olarak kullanılan bir niteleme, [Homeros, İlyada XVIII ]

 

  • Sokrates Poteidaia [MÖ 432] , Delion [MÖ 424] ve Amfipolis [MÖ 422] muharebelerine katılmış, cesareti ve sorumluluk duygusuyla dikkatleri çekmişti. Bu muharebelerden Atinalıların galibiyetiyle tek sonuçlananı olan Poteidaia’da öğrencisi ve dostu Alkibiades’in hayatını kurtarmıştı.

 

  • Beş Yüzler Meclisi [boule] , Atina’nın ayrılmış olduğu 10 phyle’nin [kabile] her birinden 30 yaşını aşmış yurttaşlar arasından kurayla seçilen 50 üyeden oluşuyordu. Her yurttaş üst üste olmamak şartıyla sadece iki kez seçilebiliyordu. Boule bütün yurttaşların katıldığı Halk Meclisi’nde görüşülecek konuları hazırlıyor ve alınan kararların uygulanmasını Her phyle 35 ya da 36 gün boyunca prytanes görevini üstlenerek meclis yönetimini devralıyordu. Her gün bu görevi üstlenen phyle’nin bir üyesi kurayla belirlenerek o gün için boule’yi yönetiyordu. Ordu komutanı anlamına gelen strategos unvanı kurayla değil atamayla veriliyordu.

 

  • Atina’da Agora’nın güneybatısında bulunan tuğlalarla örülmüş dairesel Bu binada, prytanesler masraflarını kamunun karşıladığı yemekhanede yemek yiyor ve tanrılara kurbanlar sunuyordu.

 

  • Hiç kimseye karşı suç işlemeyen Salamisli Leon zengin ve sevilen bir yurttaştı. Otuzlar yönetimi tarafından haksız yere tutuklanışı çok konuşulmuştu [Ksenophon, Hellenica 2, III, 39] . Yönetimde Harmides ve Kritias gibi yakın akrabaları bulunan Platon bu olaydan etkilenerek oligarşik Otuzlar’dan uzaklaşmıştı.

 

  • Otuzlar yönetiminin devrilmesinden sonra [MÖ 403] genel af ilan edilmiş, o güne kadarki bütün siyasi hareketler, gruplaşmalar ve ittifaklar af kapsamına alınmıştı. Bu durumda Sokrates’in yakın çevresindekilerle konuştukları ve siyasi düşünceleri hiçbir şekilde suç sayılmıyordu. Suçlamalar da siyasi düşüncelerine değil, dinî inançlarına ve gençleri yoldan çıkarmasına atıfta Sokrates bu yüzden ısrarla öğretmen olmadığını vurguluyor.

 

  • Penelope, 20 yıllık ayrılıktan sonra ilk kez gördüğü ve henüz tanıyamadığı kocası Odysseus’la karşılaştığında onun kim olduğunu öğrenmeye çalışır [Homeros, Odysseia, XIX, 163]

 

  • Sokrates’in lehine ve aleyhine kullanılan oyların sayısı hakkında temel kaynak Diogenes Laertius’tur [Büyük Filozofların Yaşamı, II, 41] ve 280 aleyhte oydan söz eder. Bu durumda, Platon’un 30 oyun farklı kullanılması durumunda beraat kararı çıkacağına ilişkin verdiği bilgi de doğrulanmış oluyor. yüzyılda kararlarda çoğunluk sağlamayı garantilemek düşüncesiyle mahkemeler 201, 401 ve 1001 yargıçtan oluşuyordu. Bu pratiğin Sokrates’in davasının görüldüğü MÖ 399’da geçerli olup olmadığı bilinmiyor. Uygulamanın devam etmesi durumunda, Sokrates’in oyların eşit çıkması hakkındaki yorumu geçersiz oluyor.

 

  • Mesnetsiz ve kötü niyetli davaların açılmasını engellemek üzere, mahkeme üyelerinin beşte birinin mahkûmiyet yönünde oy kullanmaması durumunda, suçlamada bulunanın 000 drahmi ceza ödemesi öngörülüyordu. Sokrates, alınan 280 mahkûmiyet oyunu üçe bölerek Meletos’un payına düşen oyların, 500 üyeli mahkeme heyetinin beşte birini bulmadığını ve dolayısıyla ceza ödemek zorunda kalacağını söylüyor.

 

  • Agora’da, Akropolis’in kuzeyinde, MÖ yüzyılın üçüncü yarısında inşa edilen Prytaneion, Atina’nın en eski kamu binalarından biriydi. Burada tanrıça Hestia’nın hiç söndürülmeyen kutsal ateşi yanıyor ve hukuki belgeler arşivleniyordu. Ayrıca, kamu masraflarıyla kentin ileri gelenlerine, başka kentlerin elçilerine ve Olimpiyat Oyunlarında altın madalya alanlara ömür boyu yemek sunuluyordu. Prytaneion’da ömür boyu yemek yemeğe hak kazanmak, Atina kentinin bir yurttaşına verebileceği en büyük onurdu.

 

  • Diogenes Laertius’a göre [Büyük Filozofların Yaşamı, II, 41] , birinci oylamada mutlak çoğunluk sağlanamadığı için, Sokrates kendisine verilen cezaya alternatif bir ceza önerebilirdi. Bir gümüş mna 100 drahmi değerindeydi. Aristoteles [Nikomahos’a Etik, 1134b, 22] kendi döneminde bu paraya bir savaş esirinin satın alınabileceğini Ksenophon’un aktardığına göre [Oikonomikos, II 3] , Sokrates’in servetinin toplamı 5 mna’ydı.

 

  • Diogenes Laertius, Sokrates’in ölüm cezasının ilk oylamadan 80 oy fazlasıyla onaylandığını Bu durumda 140 oy Sokrates’in beraatı, 360 oy da mahkûmiyeti doğrultusunda kullanılmış olmalı. Sokrates’in alay edercesine Prytaneion’da beslenmesi gerektiğini ifade etmesi yargıçları kızdırmış olmalı.

 

  • Bazı araştırmacılara göre bu cümleyi Sokrates’e söyleten Platon’dur. Sokrates’in öğrencilerinin hocalarına yapılan bu haksızlığın cezasının hesabını soracağını ima Gerçekten de Platon başta olmak üzere; Ksenophon, Aeschines, Antisthenes ve birçok başka öğrencisi Sokrates’i savunan eserler yazmışlardır. Hatta bu diyaloglar ayrı bir edebiyat türü oluşturacak kadar çoktu. Sokrates’i savunan eserlerin yazılmasını İsokrates’in [Bousiris, 4] ağır biçimde eleştirdiği Polycrates’in Katigoria Sokratous [Sokrates’in Suçlanması] adlı eseri tetiklemişti. Sokrates’i savunma geleneği günümüzde de sürmektedir [Kostas Varnalis, İ Alithini Apologia tou Sokrati, (Sokrates’in Gerçek Savunması), çeviren Ari Çokona, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2009]

 

  • Sokrates, beraatına oy veren yargıçları “Atinalılar” diye seslendiği diğerlerinden ayırır ve “yargıçlar” unvanıyla anarak görevlerini doğru yaptıklarını ima

 

  • Minoas, Radamanthys ve Aiakos Zeus’un oğullarıydı ve babaları adına Hades’te adalet dağıtmakla görevlendirilmişlerdi. Radamanthys Asya’dan gelenleri, Aiakos Avrupa’dan gelenleri yargılıyor, en yüksek yargıç sayılan Minoas da diğer ikisinin karar veremediği konularda hüküm Triptolemos Eleusis Kralı Keleos ile Metaneira’nın oğluydu; sadece Sokrates’in Savunması’nda ölüleri yargılayan yargıç olarak anılır. Eleusis kökenli Attikalı Triptolemos’un tarımı icat ettiğine inanılıyordu.

 

  • Homeros öncesi tarihlerde yaşadığına inanılan mitolojik şarkıcı Orpheus, lyrası ya da gitarıyla cansız varlıkları canlandırıyordu. Nymphe’ler tarafından yetiştirilen Mousaios, Orpheus’un öğrencisiydi ve Atina’nın Mouson Tepesinde müzik yapıyordu. Daktylikon Hexametron veznini ve sayıları bulduğuna inanılıyordu. O ve oğlu Evmolpos mistik Elefsis inancının kurucuları sayılırlar.

 

  • Homeros, Troia savaşında bilgeliğiyle sivrilen Palamedes’i hiç Odysseus onu vatan hainliğiyle suçlamış ve taşlanarak ölümüne neden olmuştu. Üç büyük tragedya yazarı Aeschylus, Sophokles ve Euripides onun adına birer tragedya yazmışlardır.

 

  • Akhalıların komutanı    ve   güzel   Helene’nin  kocası   Menelaos’un  ağabeyi,         Mykene           kralı

 

  • Geminin Delos’tan gelmesinin sembolik bir anlamı da Delos, güneş tanrısı ve sanatların koruyucusu Apollon’un adasıydı. Apollon’un ölümle ilgili olduğuna, Apollon’dan gelen ölümün daha kolay ve çabuk gerçekleştiğine inanılıyordu. Delos’tan gelen ölüm, bir bakıma tanrıların gönderdiği ölüm anlamına da gelebilir.

 

  • Atina yarımadasının güneydoğusunda, Atina’ya 65 km mesafede bulunan dik kayalık Dimdik yükselerek küçük bir kıstakla birbirinden ayrılan iki limana hükmediyordu. Coğrafi konumu kadar buradaki Poseidon tapınağıyla da tanınıyordu.

 

  • Zindanlardan ve mahkemelerin verdiği mahkûmi-yetlerin yerine getirilmesinden sorumlu on bir görevli. Kurayla her phyle’den birer kişi seçiliyordu, on birinci görevli de kurulun yazmanıydı. Emirlerinde kamu düzenini sağlayan okçu köleler vardı.

 

  • Bugünkü Farsala yakınlarında, Tesalya’nın güneydoğusunda ve Eğriboz Adası’nın karşısında bulunan Miken dönemi şehri. Myrmidonların ve onların kralı Akhilleus’un vatanı olarak da bilinir. Sokrates, Homeros’a İlyada, IX-363’e gönderme yapıyor. Akhilleus bu pasajda Akhalıları Troia’yı terk ederek memleketine geri dönmekle tehdit Yazar, Orpheus inancının etkisiyle mecazi anlamda, ölümü ruhun daha mutlu bir ülkeye göç etmesi olarak tanımlamak istiyor.

 

  • Metnin aslında kullanılan δαιμόνιος [daimonios] kelimesi, Tanrı’nın lütfuna ve insanüstü güçlere sahip insan anlamına Kriton bu ifadeyi kullanarak sevgili dostuna nazikçe serzenişte bulunur. “Rüyanda tanrılarla konuşacağına, kendini kurtarmaya bak” demek ister.

 

  • Kriton hapisten “kaçmak” ya da “firar etmek” yerine εξέρχομαι [ekserhomai=çıkıp gitmek] fiilini kullanıyor. Firar etmek ya da kaçmak fiilleri sadece efendilerinden gizlice kaçan köleler için kullanılırdı.

 

  • Sokrates’i ölüme mahkûm eden yargıçların kurayla seçildiğini ve vasıfsız birer “çoğunluk” üyesi olduğunu vurgulamak

 

  • Ksenophon’un belirttiğine göre iftiracılar [συκοφάντες=sykofantes] Kriton’u dava etmekle tehdit ederek para istemişlerdi. O da mahkemelerde sürünmektense parayı ödemeyi kabul etmişti. Ksenophon, Kriton’un Sokrates’in tavsiyesiyle iftiracılardan korunmak için maaşla Archedemos adında birini tuttuğunu yazar [Ksenophon, Memorabilia II-9].

 

  • Simmias ve Kebes felsefeye meraklı iki Thebaili MÖ 430’da Aşağı İtalya’dan ayrılarak Thebai’ye sığınan Pisagorcu filozof Philolaos’un öğrencileriydi. Eğitimlerini tamamlamak üzere Atina’ya gelerek Sokrates’in öğrencisi oldular. Daha sonra kendileri de felsefî diyaloglar yazdılar, ancak hiçbiri günümüze gelemedi. Simmias’ın yirmi üç, Kebes’in üç diyalog yazdığı biliniyor [Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, II, 15] .

 

  • Kriton’un Tesalya’daki dostları hakkında ayrıntılı bilgimiz Ancak Sokrates’in başta Tesalyalı Menon olmak üzere birçok dostu vardı. Makedonya kralı Archelaos, Larisalı Eurylochos ve Kranonlu Scopas’ın onu saraylarına davet ettikleri, ancak Sokrates’in bu davetleri kabul etmediği biliniyor [Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, II, 25].

 

  • Aristoteles Sokrates’in iki kez evlendiğini söyler. İlk eşi Ksanthippi’den, ölüme mahkûm edildiği dönemde ergen [μειράκιον=meirakion] olan Lambrocles adında bir oğlu Dürüst Aristides’in kızı olan ikinci eşi Myrto’dan Sophroniskos ve Meneksenos adında iki oğlu daha oldu. Satyros ve Rodoslu Hieronymos gibi bazı yazarlar iki eşiyle aynı anda evli olduğunu yazar. O dönemlerde Atina’da asker eksikliği yaşandığı için, nüfusu arttırabilmek üzere yurttaşlar ikinci bir Atinalı eşle çocuk yapmaya özendiriliyordu [Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, II, 26] . Ancak Platon ve Ksenophon hocalarının ikinci eşinden bahsetmez, üç çocuğunun da Ksanthippi’den olduğunu yazarlar.

 

  • Atina’da yetim çocuklar için bir ya da birden fazla vasi [επίτροπος=epitropos] tayin Yoksul çocuklar için zorlukla vasi bulunabilirken, zengin ailelerin yetimlerine herkes vasi olmak isterdi. Vasiler, çocukların barınması, beslenmesi, giyim-kuşamı ve eğitimiyle ilgilenir, mal varlıklarını işletirdi. Çocuk on sekiz yaşına geldiğinde, vasi o güne kadar edindiği gelirlerle yaptığı harcamaların hesabını verirdi. Hatip Demosthenes’in vasileri emanete hıyanet etmişti ve genç Demosthenes, davayı kazandığı hâlde servetini geri alamamıştı.

 

  • Antik Yunan inancına göre bir insanın ruhsal dünyası λογιστικόν [logistikon=bilgiye dayalı], θυμοειδές [thymoeides=duygusal] ve επιθυμητικόν [epithymitikon=arzuya ilişkin] bileşenlerden oluşuyordu.

 

  • Antik Yunanistan’da beden eğitimini ιατρός [iatros=hekim] ve παιδοτρίβης [paidotribis=eğitmen] birlikte Hekim, gencin hangi spora ağırlık vereceğine karar verir, diyetini hazırlar ve sakatlandığında tedavisini yapardı. Eğitmen de gencin antrenman programını hazırlar, başta güreş olmak üzere yapacağı sporun eğitimini verirdi. Platon bu iki uzmanlığı hep bir arada kullanır.

 

  • Sokrates çoğunluğun düşüncelerini küçümserken, bir bakıma gelecek hakkında kehanette Laertius, Sokrates’in ölümünden sonra Atinalıların pişman olduğunu, suçlamaları yapan Anytos ve Lykon’u sürgüne gönderip Meletos’u ölüme mahkûm ettiklerini ve Sokrates’in bakırdan heykelini diktiklerini söyler [Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, II, 43].

 

  • Antik ahlak anlayışına göre, dostlarına iyi davranmak, düşmanlarına ise zarar vermek Sokrates genel anlayışın dışına çıkarak “ουδέ αδικούμενον ανταδικείν” [haksızlık gördüğünde haksızlıkla karşılık verme] demiştir. Benzer düşünceler savunan nadir antik yazarlardan Sophokles de, “ούτοι συνέχθειν αλλά συμφιλείν έφυν” [nefret etmek için değil, sevmek için yaratılmışım – Antigone, 523] der.

 

  • Kriton, daha önce, sadece köleler hakkında kullanılan “firar etmek” fiilini, dostunu küçük düşürmemek için kullanmaktan kaçınmıştı. Sokrates ise, yasaları çiğneyerek hapisten kaçmanın kötü bir şey olduğunu vurgulamak için özellikle bu tanımı kullanıyor.

 

  • Polis’in bir gemiye benzetilerek devrilme tehlikesiyle karşı karşıyaymış gibi gösterilmesi çok kullanılan bir [Örneğin Sophokles, Antigone 163-164].

 

  • Atina’da yasaların değiştirilmesi birtakım kurallara tabiiydi. Her yıl Halk Meclisi’nin [Εκκλησία του Δήμου=Ekklisia tou Demou] ilk toplantısında yasaların geçerliği oylanırdı. Her Atina yurttaşı değişiklik önergesi Böylesi bir durumda, geçerli yasaları savunmaları için beş kişi görevlendirilirdi. Görevliler bir ya da iki Heliaia [501 yargıçtan oluşan Atina Mahkemesi] heyeti önünde yasaları, değişiklik önergesi sahipleri de önergelerini savunurdu. Daha sonra yapılan oylamada yasanın değişip değişmeyeceği oylanırdı.

 

  • On sekiz yaşını tamamlayan Atinalı gençler Aglauros mabedinde toplanırdı. Burada yurttaşlık yemini ederler ve yurttaşlar listelerine adları yazılırdı. Uymayı taahhüt ettikleri kurallar arasında, “muhakeme edenlerin kararlarına uymak” da vardı.

 

  • Atina yasalarına göre gençlerin müzik ve beden eğitimi dersleri alması Müzik terimi, özellikle Homeros’un eserleri olmak üzere şiir eğitimini ve gitar çalmayı öğrenmeyi de kapsıyordu. Şiirler müzik eşliğinde okunuyordu. Zamanla derslere felsefe, matematik, hitabet ve astronomi de eklendi.

 

  • Sahibinin evinde doğan köleler, onun “çocuğu” olarak görülürdü. Savaşlarda esir düşmüş ve Yunanca bilmeyen diğer kölelerden farklı olarak, efendilerinin izniyle Yurttaşların yasaların kölesi olduğu düşüncesi çok yaygındı. Hatta Platon, yöneticilerin [άρχων= arhon] de yasaların hizmetçisi olduğunu savunur [Platon, Yasalar, 4. 715].

 

  • Bu üç suç: αστρατεία [astrateia=askerlikten kaçmak] , δειλία [deilia=ödleklik] ve λιποταξία [lipotaksia=firar] Atina’da en ağır suçlardan sayılırdı, yurttaşlık haklarının iptal edilmesiyle ya da ölümle cezalandırılırdı.

 

  • Bir Atina kolonisine göç eden Atinalılar yurttaşlık haklarını kaybetmezdi, ancak başka bir kente göç edenler μέτοικος [metek] olur, köle ile özgür yurttaş arasında bir konumda

 

  • Atina’dan ayrılmayı  yasaklayan bir yasa bulunmadığından kentten ayrılmak isteyen bunu Tam aksine, Sparta’dan temelli ayrılmak kesinlikle yasaktı.

 

  • İki yılda bir, Korinthos’ta Poseidon adına yapılan spor yarışmaları. Yarışmaların birincilerine kereviz yapraklarından yapılan bir taç takılırdı. Sokrates’in İsthmia’ya katıldığı bilgisini Athinaios verir [Athinaios, 216] . Laertius, Sokrates’in Delphoi’de Apollon adına yapılan Pythia yarışmalarına da bir kez katıldığını belirtir. [Diogenes Laertius, Büyük Filozofların Yaşamı, II, 43]

 

  • 35 numaralı not.

 

  • İkisi de Dor yerleşimi olan Girit ve Sparta’nın benzer yasaları vardı. Bu oligarşik yönetimlerin en büyük özelliği, yasalara mutlak Sokrates ve diğer muhafazakâr Atinalılar, Sparta ve Girit halklarının disiplinli hayatlarına ve yasalara mutlak itaatlerine hayrandı. Demokratlar bu konuda farklı düşünüyordu. Aristophanes, çağdaşı Atinalıların Sparta hayranlığını eleştirir [Kuşlar, 1281]

 

  • Thebai ve Megara Sokrates’in sığınabileceği en yakın iki kent olduğundan Phaidon diyaloğunda da anılırlar. İkisi de oligarşiyle yönetilen kentlerden, Atina’nın kuzeybatısında, Boiotia bölgesinde bulunan Thebai’de, Sokrates’i seven Pythagorasçılar çok Attika bölgesinde, Salamis Adası’nın karşısında bulunan Megara, İstanbul’un kurucusu Byzas’ın memleketiydi. Platon, Sokrates’in mahkûm edilmesinden sonra oraya sığınmış, Eukleides’in konuğu olmuştu.

 

  • Antik dönemde Tesalya kentlerinde siyasi yaşamın düzensiz, örf ve âdetlerin de yaygın ahlak kurallarına aykırı olduğuna inanılıyordu. [Ksenophon, Memorabilia, 24]

 

  • Sokrates çocuklarını Atina’nın dışına çıkarmakla vatanlarına hizmet etme olanağından ve kentin onlara sunacağı korumadan yoksun bırakacaktı. Bu da az önce, “Vatanın anneden, babadan ve bütün diğer atalardan daha değerli olduğu” şeklinde ifade ettiği düşüncesine ters düşerdi [Kriton, 51a].

 

  • 48 numaralı dipnot.

 

  • Kybele tapınması törenlerinde davul ve aulos müziği eşliğinde dans eden erkek dansçılar. Törene katılanlar kulakları sağır eden gürültü altında ilâhî bir coşkuyla kendilerinden geçerlerdi.

 

  • Antik Yunanistan’da kullanılan tek ya da çift kamışlı üflemeli çalgı. İkili olanı her biri bir elle tutulan ve ikisi aynı anda üflenen ağaç ya da metalden yapılmış iki kavaldan oluşuyordu.

 

  • Elealı Phaidon Sokrates’in öğrencisiydi. Diogenes Laertius’a göre asil bir aileye mensuptu ve Atina’ya savaş esiri olarak gelmişti. Sokrates zekâsına hayran kalarak bir arkadaşından [Kriton’dan] onu satın alıp özgür bırakmasını rica etmişti. Hocasının ölümünden sonra Elea’da bir felsefe okulu açtı. Felsefe anlayışı Megara ekolüne yakındı ve beş diyalog yazdığına dair kayıtlar vardır. Günümüze kadar gelen fragmanlardan yazı stilinin abartılı ve aşırı süslü olduğu görülür. Phliouslu Timon, adıyla bir kelime oyunu yaparak ona φλέδων [fledon=geveze] lakabını

 

  • Phlious Peloponez’de Argolida ile Sikyona bölgelerinin sınırında bulunan küçük bir Tarantoslu Eurytos orada Pythagorasçı bir felsefeciler grubu oluşturmuştu. Phaidon buraya grubun üyesi Ekhekrates ve arkadaşlarının davetlisi olarak gelir.

 

  • Ksanthippi dominant ve zor bir kadın olarak Ksenophon [Symposion, 2] Sokrates’in kadınların erkeklerden aşağı bir taraflarının olmadığını, ancak kocaları tarafından eğitilmeleri gerektiğini söylediğinde, ona neden bütün kadınlar arasından en kötüsüyle evlendiğini sorar. Sokrates de: “Bu kadına dayanabildiğim sürece, bütün diğer insanlarla birlikte olabileceğimi kanıtlıyorum” diye cevap verir.

 

  • 25 numaralı not.

 

  • Rüyaların tanrıların isteklerini ilettiğine inanılıyordu. Bu yüzden rüyalara itibar etmemek tanrılara saygısızlık olarak

 

  • Mousiki günümüzde olduğu gibi sadece müzik anlamına değil, Mousaların koruması altındaki sanatlardan biriyle ilgilenerek ona hizmet etmek anlamına da Mousiki denince başta her tür şiir olmak üzere, hitabet, dans, astronomi ve tarih anlaşılıyordu. Sokrates “halk mousikisi” derken de şiir sanatını kastediyor.

 

  • Sokrates ve Demokritos’un çağdaşı Pythagorasçı İtalya’dan kovulduktan sonra Thebai’ye yerleşerek Pythagoras ekolünde bir felsefeciler grubu kurmuştu.

 

  • “… geveze serseri Sokrates’ten nefret ..” [Eupolis, fragman 352] ya da Aristophanes [Bulutlar, 1484 ve sonrası].

 

  • Mısırlılar reenkarnasyona inanıyordu. Platon onlardan etkilenerek reenkarnasyona inanan mistik Orpheus inancını ve Pythagorasçılar’ı

 

  • Mitolojiye göre Selene [Ay] yakışıklı bir çoban olan Endymion’a âşık Geceleri onu yattığı mağarada ziyaret ederek hayranlıkla uykusunu seyreder. Sevgilisinin yaşlanıp çirkinleşeceğinden ve öleceğinden korkan Selene, Zeus’tan onu hiç uyanmayacağı ve yaşlanmayacağı derin bir uykuya yatırmasını ister.

 

  • Anaksagoras’ın kitabı: “Önceleri her şey bir aradaydı, sonra Akıl gelip onları düzene ..” diye başlar.

 

  • Platon’un düşünce sisteminde “öz”den “kavram”a geçişi açıklayan bu pasajda orijinaldeki ουσία kelimesi bazen öz bazen de kavram olarak çevrildi.

 

  • Epodi, tedavi amaçlı ya da kötülüklerden korunma sağlamak üzere söylenen büyü şarkısı ya da büyülü sözler.

 

  • Odysseus’un uzun yıllar boyunca ülkesinden uzak olmasını fırsat bilen İthake’nin asil gençleri, sadık eşi Penelope’ye baskı yaparak aralarından birini seçip onunla evlenmesini Penelope zaman kazanmak için örmekte olduğu kumaşı bitirdikten sonra yanıt vereceğini söyler. Gün boyunca dokuma tezgâhı başında ördüğü kumaşı geceleri gizlice sökerek Odysseus’un geri gelmesini bekler.

 

  • Mistik Orpheus inancına göre beden ruhu kaplayan

 

  • Peloponez’in İleia bölgesinden olan Phaidon, memleketinin geleneğini sürdürerek saçlarını uzun bırakıyordu. Sokrates de yıllardır Atina’da yaşayan öğrencisine bu eski alışkanlığını sürdürdüğü için takılıyordu. Başka bir yoruma göre Phaidon çok genç olduğu için saçları Ancak Platon’un, Sokrates’in hayatının son gününü anlatan en duygusal diyaloğunu genç ve hayat tecrübesi az birine adaması pek inandırıcı değil.

 

  • Antik Yunanlılar matem tuttuklarında saçlarını kazıtırlardı. Sokrates, ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlayamamayı kendi fiziksel ölümünden bile daha ağır bir felaket olarak gördüğünden saçlarını kazıtmaktan

 

  • Herodotos’un kaydettiğine göre [I, 82] Argoslu erkekler, Spartalıların ele geçirdiği Thyrea kentini geri alana kadar, kazıttıkları saçlarını bir daha uzatmamaya, Argoslu kadınlar da bir daha mücevher takmamaya yemin etmişlerdi.

 

  • Herakles dokuz başlı Lernalı Hidra canavarıyla boğuşurken, ondan hoşlanmayan Hera üzerine dev bir yengeç gönderdi. İki canavarla başa çıkamayan Herakles, imdadına koşan yeğeni ve arkadaşı İolaos’la birlikte canavarları yenmeyi başardı. Bu mit, söz konusu deyimin doğmasına neden

 

  • Yunanistan’ın ikinci en büyük adası olan Eğriboz [Euboia] , Halkida şehri yakınlarında uzun ve dar bir boğazla anakaradan ayrılır. Genişliği 1,5 km’den 40 metreye kadar değişen 8 km uzunluğundaki bu boğazda, güneş ve ayın çekim kuvvetlerinden kaynaklanan bir akıntı oluşur. Met- cezirle hareketlenen deniz suları, adanın kuzeyiyle güneyine farklı sürelerde ulaştığından, oluşan yükseklik farkı akıntıyı doğurur. Ay döngüsünün 24 gününde 6 saatlik aralarla yönü değişen şiddetli akıntı, kalan günlerde zayıflayarak tamamen düzensizleşir, 14 kez yön değiştirebileceği gibi hiç değişmeden gün boyunca aynı yönde de

 

  • Homeros, Odysseia XX

 

  • Mitolojiye göre Armonia Ares’le Afrodit’in kızı ve Thebai’nin kurucusu Kadmos’un eşiydi.

 

  • Empedokles’e göre kalbin etrafında akan kan düşüncenin, kalp de bilincin Her şeyin başı: Anaksimenes’e göre hava, Herakleitos’a göre ise ateşti. Düşüncenin ve ruhsal yaşamın organı olarak beyni gösteren ilk düşünür Krotonlu hekim Alkmaion’du.

 

  • Empedokles yeryüzünün sabit oluşunu, hızla çevrilen bir bardaktaki suyun dökülmemesi gibi, gökyüzünün büyük bir hızla dönmesine bağlıyordu.

 

  • Anaksimenes, Anaksagoras ve Archelaos’un düşüncesiydi.

 

  • Platon bu noktadan itibaren ιδέα=idea kelimesini kullanmaya başlar.

 

  • Platon’un ruhların ölümden sonraki serüvenini anlatan tek eseri Phaidon değildir. Phaidon’da ruhun geçtiği yolların coğrafyası anlatılırken, Gorgias’ta daha çok Hades’in yargıçlarına, Devlet’te de ruhların yargılanışına ve aldıkları ceza ya da ödüllere değinilir.

 

  • Sakızlı Glaukos rivayete göre demire kaynak yapan ilk demirci ustasıydı. “Glaukos’un ustalığı” deyimi zorlukla başarılan ve büyük maharet gerektiren şeyleri belirtmek için kullanılıyordu.

 

  • Antik Yunan felsefesi, evreni dünya merkezli olarak algılıyordu. Güneş merkezli teorinin ilk kayıtlı savunucusu Samoslu Aristarchos’tur [MÖ 310 – MÖ 230] . Aristoteles ve Claudius Ptolemeus [Batlamyus] ‘un dünya merkezli evren teorisinin geçerli olduğu tarihlerde ciddiye alınmayan Aristarchos’un teorisi, 2.000 yıl kadar sonra Kopernik sayesinde doğrulandı.

 

  • Phasis, Gürcistan’ın Poti şehrinin yakınlarında akan Rioni Nehri, Herakles Sütunları da Cebelitarık Boğazıydı. “Phasis’ten Herakles Sütunlarına” terimi, en doğusundan en batısına kadar Akdeniz Havzasını ya da o dönemler bilinen dünyanın tamamını

 

  • Homeros, İlyada VIII

 

  • Syklad medeniyeti [MÖ 3000] döneminden, Mykene dönemi sonlarına kadar [MÖ 1200-1100] Yunanlılar ölülerini toprağa gömüyordu. Büyük bir ihtimalle Hititlerin etkisiyle Anadolu’dan gelen ve ilk kez MÖ XI. yüzyılda görülen ölüleri yakma yöntemi, yasaklandığı Hıristiyanlık dönemine  kadar gömme yöntemiyle birlikte kullanıldı. Salgın hastalık ve savaş dönemlerinde ölüleri yakma yöntemi öne çıkıyordu.

 

  • Sokrates, daha önce hastalık olarak tanımladığı, ruhun bedenden ayrılamaması durumundan kurtulacağını düşünerek Sağlık Tanrısı Asklepios’a bir horoz kurban etmek
Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account