PicsArt_04-09-12.53.19

Siyah inci 1 bölüm.

Efsaneye göre  deniz kenarında siyah inci bulunursa, bir deniz kızı denizden atılmıştır…

Ve siyah inciler deniz kıyısında bulunmaya başladı..

Köylüler gece gündüz bu deniz kızını aramaya başladı. Söylentiler zalim kralın kulağına gittiğinde yüzünde bir sırıtma belirdi.  

Köylülerden daha fazlasını biliyordu, deniz kızı hakkında. Deniz kızı demek sınırsız zenginlik demekti. Mutsuzken ağladığında gözyaşları siyah inciye dönüşüyordu. Mutluluktan ağladığında beyaz inci. Aşkı için ağladığında mor inci. Bunun dışında denizkızlarının önemli bir güçleri vardı. Altın…

Sınırsız altına dönüştürme yetenekleri.

Kral mutlulukla o sınırsız altının hayalini kurmaya başladı.  Dolup taşan hazine odasını düşününce gözleri parladı.

Muhafızları toplayıp talimat verdi. “Deniz kenarındaki her ev aranacak. Herkesi tek tek kontrol edeceksiniz. Bana o deniz kızını getirene bir kese altın.”

Muhafızlar ödülün mutluluğuyla bağırmaya başladılar.  Kral eliyle hareket  etti ve muhafızlar saraydan koşar adımlarla çıktılar. Deniz kızını bulduktan sonra bir kese altın değil, bir sandık dolusu altın verirdi.

Tahtına oturup meyvesini yerken altının getireceği gücü hayal etmeye devam ediyordu.  Ordu, zırh, silah ve yenilmez krallık…

Günler geçerken muhafızlar  deniz kızını bulamıyorlardı. Her eve girip bakıyorlardı. Her eşyayı kaldırıp altına  bakacak hale gelmişlerdi.

Kral günden güne sinirleniyor ve krallığa bir duyuru yapıyor. “Her kim deniz kızını bulup krala teslim ederse, ona 2 kese altın verecek.”

Artık sadece muhafızlar değil, tüm krallık kızı arıyordu. Neye benzediğini  bilmiyorlardı. Tek düşünceleri insana benzeyen ve tuhaf davranan bir kız. Tanımadıkları ve tuhaf davranan  kızları takip ediyorlardı.

Ve bir gün yine dolunay gecesiydi. Umutlar tükenmişti.  Deniz kızı denize dönmüş,  ya da hayatını kaybetmişti bir yerlerde. Bir muhafız  gece gündüz demeden deniz kıyısını  gözetliyordu. O zaman gördü. Mağaralar taraftan denizin kıyısına yaklaşan kızı. Üstünde temiz bir elbise vardı. Deniz kızına benzemiyor diye düşünürken,  kız dizlerinin üzerine  çöktü ve ağlamaya başladı. Ayın ışığıyla parlıyordu bedeni. Önündeki  siyah incilerin parlaklığı göz  kamaştırıyordu.

Sakince saklandığı yerinden çıkıp  kıza doğru yaklaştı. Kız duyduğu  seslerle kafasın arkasına döndü ve gelen muhafızı gördü. Silahını çıkarmış ve üstüne geliyordu. Ayağa kalktı ve yeni alışmakta olduğu bu ayaklarla koşmaya başladı. Ama yürümeye çalışan bir bebek gibiydi. Daha henüz doğru düzgün gezemiyordu bile. Koşmaya gelince bir kaç adımdan sonra düşmüştü. Kolay bir avdı…

Muhafız mutlulukla kızı yakalayıp, iple bağladı. Geriye krala teslim etmek kalmıştı. Kız garip sesler çıkarıp bağırmaya çalışıyordu ama onu kimse duymasın diye kumaş parçasıyla ağzın kapattı. Bu kızı arayan yüzlerce kişi vardı. Yerdeki siyah incileri doldurdu kumaşın içine ve beline bağladı.

Gecenin karanlığında etrafı sadece ayın ışığı  aydınlatırken bir kader yazılıyordu. Bir krallığın kaderi…

Muhafız kızı atın sırtına atıp, kendi de bindi. Koşar adımlarla saraya girdi. Hiç durmadan, kimseye aldırmadan. Alacağı altının mutluluğuyla atı koşturttu büyük salona kadar.

Peşinde  muhafızlar onu yakalamaya çalışıyorlardı. Atla saraya girmişti, hatta kralın taht odasına doğru koşuyordu.

“Bu ne cüret!” diye bağıran  kralı görünce durdu. Gür sesiyle tüm sesleri kesmişti. Geride muhafızın kalp atışlarının sesi kalmıştı. Attan inip reverans yaptı ve kızı atın sırtından alıp kralın önüne götürdü. “Kralım affedin beni. Size deniz kızını getirdim.”

Kızın ağzını eğilip açtığında, kızın baygın olduğunu gördü.

“Ne malum kızın denizkızı olduğu?” dedi kafasını yana yapıp kızı incelerken.

Beline bağladığı kumaşı açtı ve siyah incileri kralın önüne serdi. “Ayın ışığında bedeni parlıyordu ve ağlıyordu. Gözyaşları  bu siyah incilere dönüşüyordu.”

Kralın mutlulukla gözleri parladı ve eliyle diğer muhafızlara işaret edip yakınına çağırdı.

“Kızı götürün odaya kapatın. Bu muhafızı idam edin! Kimse bir daha benim taht odama , atla girmeye cüret etmesin.!”

Muhafızın yalvarışları artık bir işe yaramıyordu.  O artık ölü bir adamdı. Altını düşünüp, kralın ne kadar zalim olduğunu unutmuştu.

Kız gözlerini açtığında, yumuşaklık hissetti. Uyuduğu yer denizden çok farklıydı diye düşündü. Güneşin ışığı gözlerini acıtırken, eliyle gözlerini  kapattı. Ve yataktan yere düşüp köşeye sindi.

Kafasını ellerinin arasına alıp ne yapacağını düşünüyordu. Bilmediği bir dünyada, bilmediği bir yerdeydi.

Kapılar büyük gürültüyle açılınca, olduğu yere daha da sindi. Korkuyordu…

Karşısında elinde taşlar olan bir adam vardı. Taşı kızın önüne attı ve “ Altın yap onu.” Dedi.

Kız merakla taşı eline aldı ve bakmaya başladı. Sonra taşı kralın üstüne geri fırlattı.

Bir şey anlamadığını gösterirse belki onu rahat bırakır düşüncesindeydi. Kralın aksine karşısında zeki bir deniz kızı vardı. Zekası onu yanlış yola sürükledi ve hırslarına kapıldı. Denizden atılmakla cezalandırıldı. Artık bir deniz kızına dönüşemeyecekti. Diğer güçleri kalmıştı ama deniz kızı olamama onlara en büyük cezaydı.

Aniden yüzünde hissettiği acıyla yere yığılmıştı. Aşağılık adam ona tokat atmıştı.

Hizmetçilerinin yanında rezil olma duygusuyla kral sinirini kızdan çıkarmıştı.

“Bunu götürün zindana kapatın. O taşları altın yapana kadar ne yemek, ne de şu verin!”

Bağırmasıyla hizmetçiler korkuyla kıza yakınlaşıp odadan çıkardılar ve kollarından tutup merdivenlerden inmeye başladılar.

Bir kapıyı açtılar ve bir anda bir gürültü koptu. Yardım çığlıkları etrafı sarıyordu.

Kızın gözleri dehşetle açıldı ve etrafa bakmaya başladı.

Yaralı bir sürü insan vardı. Hepsi yardım istiyordu. Hepsi kanlar içindeydi. Bu görüntü midesini bulandırmıştı. Gözlerini kapatıp hizmetçilerin yardımıyla yürümeye devam etti. Tabi kulaklarındaki sesleri kapatamıyordu.

“Tüm hücreler dolu. Buraya kapatalım.” Diyen erkeğin sesiyle gözlerini açtı. Burada bir erkek hapsedilmişti sadece.

Denizkızını da bu hücreye kapatıp arkalarına bakmadan dönüp  gittiler.

Kız bir köşeye sinip bacaklarını kendisine çekerek oturdu. Kafasını dizlerine yaslayıp seslerin kesilmesini diledi.

“Sen de kimsin?” diyen ses ona yakınlaşmaya başladı. Bu onunla birlikte hapsedilmiş bir erkekti.

Kafasını kaldırıp kirli gözüken, ayaklarından zincirle bağlanmış erkeğe baktı.

Bir söz söylemeden yeniden kafasını dizlerine koydu.  İlk kez yediği bir tokat ona geçmişini hatırlattı.

Kraliçe olmasına az kalmıştı. Hem de çok az…

Dolunayda ayinle sahip olacaktı denizlere ama ne yaptı? Kardeşlerini  öldürmeyerek hata yaptı…

Pişmandı yapamadığı için ve şimdi yer yüzünde tutsaktı.  Sinirle ellerini sıktı. Burada çıkmalı ve denize geri dönmeliydi. Ama nasıl yapacağını bilmiyordu. İnsan gibi suda boğulmaya başlıyordu. Hatasını telafi etmesi iştendi ondan. O zaman cezası bitecekti. Cezası bitene kadar pişmanmış gibi gözüküp, denize geri döndüğünde hatasız bir şekilde hayalini gerçekleştireceği…

Kararlı ve hırslıydı buna. Bu sefer kimseye acımayacaktı. Şuan için tek düşüncesi bu yerden kurtulmak olmuştu. Kafasını toparlayıp gücünü hissettiği an harekete geçti. Yer yüzünde iyilik yapması istendi Denizkızından.

Ayağa kalktı ve etrafına baktı. Parmaklıklardan tutup etrafına bakmaya başladı. Hiç muhafız yoktu sadece mahkumlar vardı.

Aklına gelen bir fikirle sırıttı ve arkasında zincirle bağlanan erkeğe döndü.

“Sen kimsin?” diye sordu narin bir sesle.

Erkek sırıtarak “Ben Prens John. Gördüğün gibi burada esirim. Duymuşsundur belki beni.” Diye sırıtmaya başladı.

Kafasını yitirmiş olmalı diye düşündü. Burada uzun süredir esir  olmalı.

Bir prensi buradan kurtarmak, iyilik yapmak demek. Denize dönmesi için bir şans ola bilirdi.

“Bir birimize yardım edelim ve çıkalım buradan.”

“Hahaha nasıl yapıyoruz bunu? 1 aydır ben çıkamadım ve sen şimdi gelmiş diyorsun çıkalım? Öyle kolay olsa çoktan çıkmıştım.”

Alaylı konuşmasına gülmeden edemedi. “ Ben senden daha zekiyim ve güçlüyüm.” Diye kendin övmeye başladı.

“ Öyle tabi canım. Çıkalım hadi.” Diye ayağa kalktı kahkaha atarak.

“Bana inanıp inanmamak sana kalmış. Ama çıkmak istiyorsan inanmalısın. Şimdi otur yerine ve toprağı toplamaya başla.”

Gayet ciddi bir tonda dediği laflara Prens inanmadı ve gülmeye devam etti.

“ Kendin topla toprağı. Hem ne yapacaksın toprakla? Tünel mi kaldıracaksın bana?”

Kız yere eğilerek sivri ve büyük bir taşı eline aldı. Dikkatle baktıktan  sonra  gözlerini kapattı  ve o taşın gümüşe döndüğünü hayal etti. Ve saniyeler içinde elindeki taş gümüşe dönmüştü.

Prens geri geri giderek yere düştü. “Büyücü.” Diye gözlerini şaşkınlıkla ve şokla açmıştı.

“ Şimdi toprağı topluyor musun yoksa burada kalmaya devam mı edeceğiz?”

Gümüşe dönüştürdüğü taşı Prensin önüne atıp kendisi geri yerine oturdu. Prens gümüşü alıp inceledikten sonra toprağı toplamaya başladı.

“Ne yapacaksın bu toprakla?” Diye sordu merakla.

“Yuvarlak yaparsan gümüşe dönüştürüp ağırlaştırırız. Muhafızlar içeri girince kafasına vurup bayıltacaksın. Gördüğün gibi içerde hiç büyük taş yok. Zincirlerini kırarsın vurarak ve kurtuluruz.”

Prens hayretleri gözlerini açtı. Plan iyiydi ama eksiği vardı. “Muhafızlar hiç kapıyı açıp içeri girmezler ki, başka bir şey düşünmelisin.”

“ Orasını bana bırak ve işini yap.” Deyip gözlerini kapattı.

“ Sen neden yardım etmiyorsun?”

“Ellerimi kirletmek istemiyorum.” Diye alayla sırıttı. 

Prens içinden sinirlense de kaçışları ona bağlıydı. O yüzden bir kelime daha etmedi ve kazmaya ve toprağı toplamaya devam etti.

Nihayet çamurlu toprağı toplamıştı. “Büyücü bitirdim.” Diye seslendi. Nihayet kurtulacaktı bu pis yerden. Heyecanla kızın yapacakların bekliyordu.

“Nihayet.” Diye mırıldandı ve gözlerini açıp oraya yaklaştı. Parmağıyla top şeklinde olan çamurlu toprağa dokundu.

Dikkatle baktıktan sonra gözlerini kapatıp onu gümüşe dönüştürdü.

“ Şimdi kır zincirlerini.” Deyip geri yerine oturdu.

John mutlulukla gümüşü eline alıp zincirlere sert bir şekilde vurmaya başladı. Sert zemine zinciri bırakıp, gümüşle sert bir şekilde vurmaya başladı. Bir kaç vuruştan sonra narin zincirler kolaylıkla kırılmaya başlamıştı.

“Şimdi zincirin kırılmamış gibi yap ve onu da sakla.” John onun dediğini yapıp yere geri oturdu.

“şimdi ne yapıyoruz?” Diye sordu gözleri parlarken.

Çamurlu parmağını temizlerken, kendinden emin bir şekilde  “ Muhafızın gelmesini bekliyoruz. ”dedi.

Önündeki küçük taşların bir kaçını altına dönüştürdü ve etrafa farklı yerlere attı.

“Altın da mı yapa biliyorsun?” Prensin şaşkınlığı ve merakı daha da büyümüştü. “Sen nasıl bir büyücüydün? Burada ne işin var?.”

Sorularının ardı arkası kesilmiyordu.

“Ben bir Denizkızıyım! Bir daha bana büyücü deme.” Diye tısladı.

“ Doğru ya sizi büyücüler lânetlemişti dimi?”

Kız sinirli  bakışların prense yöneltti. Tatlı yüzünün korkunçlaşmasıyla prens yutkundu.

Kapıların açılmasının gürültüsü prensi bu işkenceden kurtarmıştı. Adım sesleri onlara taraf geliyordu.

Düşündüğü gibi bir muhafız gelmişti. Yere bakınca, sarı altınları görünce, gözleri parladı.

“Ben hemen Krala gitmeliyim.” Diye mırıldanınca, kız en tatlı sesiyle konuşmaya başladı.

“Dur. Kral senden bir kanıt isteyecek. Ona altınları götür.”

Muhafız içeriye dikkatle baktıktan sonra girip, girmemek arasında kararsız kalmıştı.

“Kral çok sinirlenip seni idam ettirecek ona altın götürmezsen.”

O zaman muhafız yutkundu ve krallarının ne kadar zalim olduğunu hatırladı. “Evet götürmeliyim.” Diye mırıldanıp kapıyı açtı heyecanla ve içeriye girdi. Farklı yerlerdeki altınları toplamaya başlayınca, sırtını döndüğü John bir hışımla ayağa kalktı ve gümüşü muhafızın kafasına vurdu. Darbeyle yere düşen muhafız bayılmıştı.

Anahtarları alıp ayağında kalan zinciri açtı. Sonra dışarı çıkınca mahkumlara, sakin olmalarını, herkesi buradan çıkaracağını bildirdi.

Teker teker bir kaç hücrenin kapısını açtı. Herkes bir birine yardım ediyordu. Kız bayılan muhafızın kılıcını ve küçük bıçağını alıp, oradan çıktı.

Tüm hücrelerin kapısı açıldıktan sonra bula bildikleri silahları kuşandılar. Kız elindeki silahı prense uzattı ve “Beni koru. Buradan çıkmanı bana borçlusun.!” Dedi.

Prens alayla gülerek kılıcı aldı ve “Evet kraliçem sizi hayatım bahasına koruyacağım.” Dedi ve yürümeye başladı.

Herkes hazır olduktan sonra dışarı çıkıp muhafızları etkisiz hale getirmeye başlamışlardı. Bağıralar ve kan etrafı sarmıştı. Kız prensin arkasında durup o ne tarafa gidiyorsa, o taraf gidiyordu.

Bir Denizkızı ola bilirdi. Özel güçleri de ola bilirdi ama ölümsüz değildi. Ölmemeliydi, onu bekleyen hedefleri vardı. Diş kapılara koşup nihayet saraydan uzaklaşmıştılar. Onlarla bir kaç kişi de Prensi takip ediyordu.

“Ormana gidelim izimizi kaybettiririz.” Diye söylenip etrafa bakınca, bir adam küçük bıçağı çıkarıp kızın boğazına dayadı.

“ Ne yapıyorsun?” diye tısladı kız.

“Hücrede neler yaptığını gördük. Sayende zengin olacağız. Şimdi kılıcı bırak Prens ve bize teslim ol.”

Kız sinirle derin nefesler aldı ve başıyla ‘hayır’ diye işaret etti prense.

Kolunda sakladığı küçük bıçağı çıkarıp hızlı bir şekilde adamın karnına sapladı. Prens diğer 3 kişiyi yere sererken , kız yaranan boşluktan kendin kurtardı.

Atlı sesleri gelince koşmaya başladılar. Hava kararmaya başlamıştı. “ krallığın ne kadar uzaklıkta?”  diye sordu kız koşarken.

“ 1 haftalık yol.” dedi büyük bir kayanın arkasına saklanırken.

“Peki bu krallıktan nasıl çıkıyoruz?”

 “Bu da uzun bir yol.”

Umutsuzca etrafa bakıyorlardı. Ormanın etrafında koşuşan mahkumlar ve onları öldüren muhafızlar vardı.

“Hadi gidelim bir mağara bulalım. Burada bizi kolayca öldürürler.”

Etrafta oklar ve koşuşan mahkumlar vardı. Aralarına dalıp onlarda koşmaya devam ettiler.

Bir anda bir ok kızın sırtına saplandı ve kız büyük bir çığlıkla yere düştü. “Ölmemeliyim.” Diye son kelimelerini söylerken, acıyla gözlerini kapattı.

Tags:

Paylaş
2 Yorum
  1. @Gulnyvz.21 6 ay önce

    Kuzum hayirli olsun.Kitabina kalemine bayılıyorum. 💜💜❤❤

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account