YfridT

1?SARI 

Patlayan flashlar… Biraz ileride, yerde olan ve saçlarımı uçuşturan vantilatör… Nasıl durmam gerektiğini söyleyen fotoğrafçı… Şeritin ilerisinde bir ünlü görmeyi hevesle bekleyen halktan birkaç kişi…

İşte buydu. Annemin isteği buydu. Her zaman ön planda olmam, herkesin beni beğenmesi, birçok reklamda rol almam, birçok ünlü markanın yüzü olmam… Bütün bunlar annemin istediğiydi. Benim değil. Kendi hayatımda başrol değildim. Başrol annemdi. Ve ben, onun izin verdiği kadarıyla kendi hayatımı yaşıyordum. Onun ne istediğine göre kendi hayatımı yaşıyordum.

“Tamam! Kısa bir ara verelim! Gizem Hanım dinlensin biraz.”

Sabahtan beri kameralara karşı olan zoraki gülümsemesi değiştirerek içten bir şekilde menajerime döndüm. Yanıma gelerek ince şalı omuzlarıma attı. “Oya… Sen bir harikasın!” Hafifçe tebessüm ederek benimle birlikte karavanıma doğru yürüdü.

“Ah bebeğim! Hatırlatmana gerek yok, harika olduğumu biliyorum!” Tebessüm ederek yüzüme gelen saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım.

“Oya senden bir şey isteyeceğim.”

Karavana girip kendimi koltuğa attım. Oya da elindeki ajandayı masaya koyarak kalçasını masaya dayadı ve bana döndü. “Söyle tatlım.”

“Bu gece bizim dağ evine gitmek istiyorum. Ama annem tek başıma yollamaz tabiki de beni. Ama sen arayıp beni…”

Korkuyla gözlerini pörtleterek “Hayatta olmaz Gizem.” dedi. “Valla annen yalan söylediğimi anlarsa beni sizin evin tepesinden aşağıya atar.”

Oflayarak alnımı avuşturdum. “Ay yapma şöyle! Makyajın bozulacak!” Omuz silkerek omuzlarımdaki şalı yere attım. “Yoruldum Oya. Sadece bir günlük bir şey istiyorum senden. Lütfen ya!” Kararsızlıkla gözlerime bakarken karavanın kapısı açıldı. “Gizem Hanım sizi bekliyoruz. Güneş ışığının açısının bozulmaması gerekiyormuş.” Gülmemeye çalışarak kızı onayladım ve ayağa kalktım.

“Güneş açısıymış…” diye mırıldandı Oya. “Hiç sevmedim zaten o adamı. Karı kılıklı şey!”

?

“…Ya sen bir tanesin!”

Oya’ya övgüler, iltifatlar yağdırırken biraz daha bastım gaza. Bu arabayla da fazla hız yapılmıyordu ki ya! Keşke diğerini alsaydım. Ama eve gidersem annemle karşılaşacaktım ve yalan söylediğimi anında anlayacağını bildiğim için öyle bir hata yapmamıştım. Daha birkaç saatlik yolum daha vardı. Ama olsun. Arabada yalnız oluşumun ve son ses açtığım müziğin keyfini çıkarıyordum.

“Tamam o zaman. Şu yeni açılan mekana beni götürürsen ödeşiriz.”

Pardon tek değildim. Telefonda Oya vardı.

“Ya istediğin mekan olsun! Hepsini emrine amade yaparım. Yeter ki sen iste!” Karşılıklı kahkahalar atarken “Ay tamam deli kız!” demişti zar zor.

“Ben kapatıyorum. Bir sürü abur cubur alıp eve gidip film seyredeceğim. Seni seviyorum. Dikkat et kendine. Gidince bana mesaj atmayı unutma. Hadi bye!”

Tebessüm ederek kapanan telefonuma baktım. Bir mesaj gelmişti. Hızımı biraz düşürerek ekrana tıkladım. Mert atmıştı. Benim biricik kardeşim.

Abla hastaneden erken çıktım bugün. Dağ evine geçiyorum beş dakikaya ben. İstiyorsan gel sende. Anneme söylerim ben burada olduğumu. Öptüm seni.

Tesadüfe bak ya! Aslında iyi olmuştu Mert’in de orada olacağı. Asistan doktor olduğu için hastanede çok fazla yoruluyordu. Onun da benim gibi dinlenmeye ihtiyacı vardı.

“Birtanem’i Ara!”

Telefona verdiğim sesli komut ile hızımı arttırırken güneş gözlüğümü de takmayı ihmal etmedim. Güneş gözüme gözüme vuruyordu.

Mert telefonunu açmayınca tekrar denedim ama yine açmadı. Belki duşa girmiştir, diye düşünerek gaza kökledim iyice. Yollar bomboştu. İki yanımda da ağaçlar sıralanıyordu zaten. Ayrıca… Kendimi özgür hissettiğim tek an buydu. Arabada hız yapmak… Her zaman çok sevmiştim bunu. Dedem küçükken de hep arabalara ayrı bir ilgim olduğunu söylerdi bana. Her zaman direksiyonu tutmak istiyormuşum.

Şu an altımdaki Range Rover ile fazla hız yapamasamda… Yine de özgür hissediyordum kendimi.

Yaklaşık iki saatlik yolu bir saatte gelmiştim. Arabayı Mert’in arabasının yanına park etmek için köşeyi dönerken gördüğüm başka arabalar ile kaşlarımı çattım. 3 tane siyah araba vardı. Neler oluyordu?

Hızla arabadan inip bahçe yoluna adımladım. Kapıda gördüğüm iki tane adam ile elim ayağım birbirine girdi. Kimdi bunlar? Allah kahretsin! Mert içeride miydi? Arabası buradaydı!

Derin derin nefes alıp verirken bahçe yolunu es geçerek arka bahçeye dolandım. Yavaş adımlarla verandaya yaklaşırken içeriye bakmaya çalıştım. O arada da elim cebime gitti. En azından Oya’yı arayayım diye düşünmüştüm. Ama lanet telefonu arabada unutmuştum.

Ne yapacağıma karar vermeye çalışırken kalbim ağzımda atıyordu. Birkaç merdiven basamağını çıkıp camdan içeriye baktığımda gördüğüm şey ile çığlık atarak “Mert!” diye bağırdım. İçerideki herkes bana dönerken ben gözlerimi Mert’den alamıyordum. Üstü başı kan içindeydi. Elleri de aynı şekilde. Bi adam Mert’i sertçe iterek koltuğun kenarına düşürdü. O ara bakış açıma koltukta yatan bir adam girdi.

“Lütfen! Ablam o benim!”

Mert hızla konuşurken o adam çoktan yanıma gelerek kolumu kavradı. “Ne işin var senin burada?” Benim gözüm hala Mert’deyken üzerine bakıyordum. Üzerindeki kanın ona ait olmadığını anlayınca derin bir nefes verdim. “Sana bir soru sordum!” Adam kolumu daha çok sıkınca ağzımdan kaçan çığlığa engel olamadım. Mert hızla kalkıp “Dokunma lan ablama!” diye bağırırken adam belinden çıkardığı silahı kafama dayamıştı. Korkudan tüm vücudum titrerken gözyaşlarım da bir bir akmaya başlamıştı.

“Eğer abimi kurtaramazsan ablanın kafasına sıkarım. Duydun mu beni!”

Mert korkuyla kafasını sallarken bana kısa bir bakış atarak koltukta yatan adamla ilgilenmeye başladı. Yanımdaki adam ise beni tekli koltuğa fırlatarak silahı tutan elini bana doğru salladı ve soğukça “Uslu dur!” dedi. Korkuyla kafamı sallarken Mert’e baktım. Adamın karnındaki ve göğsündeki kanlı sargı bezlerini hafifçe çekti. Çektiği an kanlar akmaya başlayınca hızla temiz sargı bezlerini alarak yaraya bastırmaya başladı.

“Bakın, bu böyle olmaz. Çok fazla kanaması var. Göğsündeki yara kalbe çok yakın. Önemli bir damarı parçalamış olabilir. Ben burada bu malzemelerle bu kurşunları çıkarıp yaraları kapatamam!”

Adam bi sağa bi sola giderken etrafa göz attım. Altı adam da salonun farklı köşelerine geçmiş bekliyorlardı.

Sonra bakışlarımı kanlar içindeki adama çevirdim. Yüzünün sadece bir kısmını görebiliyordum. Alnı boncuk boncuk terlemişti. Sarıya kaçan saçları normal erkeklere göre birazcık uzundu. Sakalları vardı hafiften. Ben… Ben sakal sevmezdim hiç. Ama nedense… Nedense bu adamın sakallarına dokunmak istemişti avuçlarım.

Dur bi ya! Ne alaka?! Şu an ben ne haldeyim ve ne düşünüyorum! Adam canıyla uğraşıyordu! Ve adam ölürse bu başımızdaki adam çıldıracaktı! Bize ne yapabileceğini aklıma bile getirmek istemiyordum!

“İşinize karışmak gibi olmasın ama benim bir fikrim var.” diye atıldım ortaya. Sesimden korktuğum belli olmasın diye boğazımı temizlerken oturduğum yerde rahatsızca kıpırdandım. “Bizim özel bir hastanemiz var. Amcam oranın Başhekimi. Eğer oraya…”

“Hastane olmaz!” diye bağırdı adam birden. Olduğum yerde sıçrarken Mert ayağa kalktı. “Polislerle uğraşmazsanız. Size söz veriyorum! Şu an abin için çok kritik anlar. Bakın, hastaneye iki saatlik yol var. Şu an burada zaman kaybedemiyiz! Ben doktorum! Benim görevim insanları yaşatmak. İzin verin, görevimi yapayım.”

Adam sertçe yüzünü sıvazlarken koltuktaki adama bir bakış attı. Sonra bana ve Mert’e baktı.

?

Yaklaşık bir saat sonra hastaneye varmıştık. Çünkü arabayı ben kullanmıştım. Mert ve yaralı adam arkadaydı. Yanımda ise adının Yusuf olduğunu öğrendiğim o adam oturuyordu. Arabayı hızla hastanenin arka depo kapısına park ettiğimde Mert hızla içeriye doğru koştu. Sedye almak için. Bende Yusuf’a döndüm. “Ben Amcam ile konuşacağım.” Sert bakışlarını bana değdirerek “Sakın yanlış bir şey yapma. Kardeşinden başlayarak tüm sülaleni silerim, haberin olsun!” dedi.

Birkaç dakika sonra ayaklarımdaki titreme ile amcamın odasına varmıştım. Kapıyı hızla açıp kapatarak kapıya yaslandım. “Gizem? Canım iyi misin? Ne oldu?” Amcam yanıma gelip kolumu tutarken derin bir nefes aldım. “Amca… Yardımına ihtiyacım var.”

Amcam ile birlikte ameliyat katına inerken amcam sertçe bana bakıyordu. “Sen nasıl işlere bulaştın Gizem? Nasıl yaraladın adamı? Annen baban duysa ne olacak?”

Evet. Küçük bir yalan söylemiştim. Kendim için mi yoksa o adamın ettiği tehdit yüzünden mi bilmiyorum. Ben sadece… Sadece birinin ölmesine ne olursa olsun tanıklık etmek istemezdim. Ve bu yüzden amcama küçücük(!) bir yalan söylemek zorunda kalmıştım. Aksi halde amcam ne olursa olsun hastane kurallarını çiğnemezdi. O çok disiplinli ve kurallara sadıktı.

Ona sadece bir adamı vurduğumu ssöylemiştim. Çünkü adamı ben vurduğum için bu olaya polisi karıştırmazdı. Polisin karışmasına izin dahi vermezdi.

Asansör açılınca amcamı takip ederek soğuk koridorda ilerledim. Üzerimdeki kısa kollu bluzun önünü kapatırken amcamın girdiği odaya girdim. Mert çoktan temizlenmiş, adama bir şeyler takmaya başlamıştı. Camdan görüyordum tabi bunları. Yusuf da camın hemen dibindeydi. Amcam içeriye bir bakış atarak derin bir nefes aldı.

“Seninle sonra görüşeceğiz Gizem. Dua et adam yaşasın. Ya hala sana inanamıyorum! Sen nasıl birisini vurabildin?”

Yusuf bana doğru anlamaz bakışlar atarken camın tıklatılması ile amcam hızla üzerindeki önlüğü çıkardı.

“Şu genç arkadaşını da al ve odama çık. Kimseye de bir şey söyleme! Sakın!”

?

Ben amcamın koltuğunda oturmuş, gözlerimi kapatmış bir şekilde kafamdaki tüm düşüncelerden kurtulmaya çalışıyordum. Sanki gerçekten de o adamı ben vurmuşum gibi üzerime büyük bir yük çökmüştü. Neden böyle olmuştu ki?

“Bana hikaye anlatma lan! O şerefsizi bulup getireceksiniz! Anladınız mı! Abi uyanmadan bu işi halledin! Yoksa o adama yapacaklarımı size yaparım haberiniz olsun!”

Bu adamlar… Nasıl tiplerdi böyle? Yabancı filmlerdeki gangsterlere benziyordu. Ama dış görünüş olarak değil tabiki de. Filmlerde olanlar koca göbekli, altın takma dişli, altın zincirli ve altın saatli yaşlı adamlardı. Bu adam gibi uzun boylu, fit ve şık giyinen gibi değillerdi.

“Bunu yapan adama ne yapacaksın?”

Gözlerimi hafifçe açarak sinirden neredeyse cama yumruk atacak hale gelen adama baktım. Kırmızıya dönen gözlerini bana çevirerek “Senin aklının ucundan dahi geçmez böyle şeyler.” dedi. Sonra ensesini ovuşturarak camdan dışarıya baktı. Ardından kolundaki saate göz attı.

“Merak etme.” dedim. “Amcam çok iyi bir cerrahtır. Üstelik beni kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapar, merak etme.”

Masanın dibindeki tekli koltuğa oturarak ayaklarını sehpaya uzattı. “Tanımadığın bir adam için neden böyle bir riske girdin?”

Omuz silkerek bakışlarımı tavana çevirdim. “Birisinin gözümün önünde ölmesine seyirci kalamazdım.” Sonra bakışlarımı hafifçe masanın üstündeki işlemeli çerçeveye götürdüm. Haluk amcam, yengem ve oğulları Emre abi vardı fotoğrafta.

“Şu an abinin hayatını kurtaran adam kendi karısını kurtaramadı. Gün gün gözünün önünde eridi, gitti karısı. Oğlu da bir şey yapamadı amcamda.” Ortam sessizleşirken dolan gözlerimi kırpıştırarak tebessüm etmeye çalıştım.

“Yani anlayacağın, ölümü pek tanımam ve itiraf etmek gerekirse de ondan korkarım.”

Bakışlarını bana çevirip birkaç saniye gözlerime baktı. Tam ağzını açacakken amcam girdi içeriye. “Amca? Nasıl durumu?” Amcam sert bakışlarını bana değdirerek derin bir nefes aldı. “Doktor Bey, abi yaşıyor değil mi?” Yusuf’un acıklı ses tonu ile neden bilmiyorum zaten dolan gözümden bir damla yaş akmaya hazır halde geldi. Neden böyle olmuştum ben? Amcam Yusuf’a dönerek “Merak etme.” dedi. “Hayati tehlikeyi atlattı.” İkimizde aynı anda rahat bir nefes verdik.

“Hastaneye biraz daha geç gelseydi kan kaybından dolayı kurtaramazdık. Birkaç gün yoğun bakımda kalacak. Sonrasında normal odaya alırız.”

Yusuf yüzündeki tebessümle amcamın elini tutarak sıktı. “Çok teşekkür ederim.” Ardından hızla kapıdan çıktı. Ama birkaç saniye geçmeden tekrar kapıda göründü. Bana bakarak içtenlikle tebessüm etti. “Sanada teşekkür ederim.” Hafifçe kaşlarımı çattım. Bana gülümseyerek bakan adam birkaç saat önce bana silah doğrultan adam mıydı?

?

Duştan çıkar çıkmaz bornozumla birlikte kendimi yatağa atmıştım. Hastaneden zar zor kaçabilmiştim çünkü amcamın sormadığı şey kalmamıştı.

Neden vurmuşum o adamı? Yoksa bana kötü bir şey mi yapacaktı? O yüzden mi vurmuşum? Silah kullanmayı nerden öğrenmişim?

Zar zor Mert sayesinde hastaneden çıkıp eve gelmiş ve anneme görünmeden odama çıkmıştım. Şimdi ise sadece uyumak istiyordum. Bugün çok zor bir gün geçirmiştim çünkü.

Çalan telefonum ile oflayarak gözüm kapalı bir şekilde şifonyere uzanarak telefonumu açtım. “Gizem? Mert arayıp temizlik şirketinden dağ evine personel yollamamı istedi az önce. Bir sıkıntı mı var?”

Yüzümü buruşturarak derin bir nefes aldım. Ben söylemiştim Mert’e böyle yapmasını. Of ya!

“Önemli bir şey değil Oyacığım. Şu an gerçekten çok ama çok yorgunum. Sonra konuşsak olur mu?”

“Aa tabiki tatlım. Sen dinlen o zaman. Yarın görüşürüz.”

Telefonu yatağın farklı bir yerine fırlatırken bu sefer kapım tıklatılmadan açıldı. Geleni tahmin etmek zor değildi. Narin Atahan. Annem.Kendisi emekli bir oyuncudur. Emekli olduktan sonra ise uğraştığı şeyler ise yardım dernekleri ve bendim. Ona göre ondaki güzellik ve yetenek bana geçmişti. Tabi bu ‘güzellik’ kelimesini ablamın yanında pek söylemiyordu. Gerçi hiç söylemiyordu. Aksi halde ablamın gazabına uğrayacağını biliyordu.

“Anne sen sormadan ben söyleyeyim çekim çok güzel geçti. Haftaya diğer koleksiyonla da çekim yapacağız. Dağ evine de gitmekten vazgeçtim ve geri döndüm. Şimdi çok yorgunum ve sadece uyumak istiyorum.” Annemin düzenli nefes sesleri kulağıma gelirken biraz bekledim. Ama annem hiç sesini çıkarmayınca oflayarak tek gözümü açtım ve ona baktım.

Her zamanki ciddi duruşu ile bana bakıyordu. “Öncelikle kalkıp üzerini giy ve saçlarını kurut. Çok çabuk hasta oluyorsun Gizem ve bu hafta çekimin var! Dikkat etmen lazım! Sonra da aşağıya inip bizimle yemek yiyorsun. On dakikan var!”

Annem çıktığında oflayarak yatakta debelendim. Bir kere ya! Sadece bir kere kendim olmak istiyordum! Bana kimsenin karışmasını istemiyordum! Çok mu şey istiyordum?!

Aşağıya indiğimde babam her zamanki yerinde, masanın baş köşesindeydi. Annem hemen sağında, yanında da abim vardı. Kendi yerime oturmadan önce -babamın soluna yani annemin karşısına- babamın yanağına küçük bir buse kondurarak “Nasılsın babacığım?” dedim. Tebessüm ederek “İyiyim kızım, sen nasılsın? Yorgun görünüyorsun?” dedi. Yerime oturup tabağımdaki bezi dizlerime serdim. Suat Abla servis yaparken “Çekim vardı bugün. Yoruldum biraz.” dedim.

“Kameralar gülümsemek çok yorucu bir şey zaten(!)” Abime göz devirerek suyumdan bir yudum aldım. Aslında abimle genel olarak iyi anlaşırdık. Ama aynı zamanda da fazlaca atışırdık.

“Sen şirkete gidiyorum diyerek evden çıkıp nerelere gidiyorsun acaba?”

Tek kaşını kaldırıp bana bakarken ona şirince tebessüm ederek yemeğime döndüm. Gerçekten acıkmıştım. Şu an abime laf yetiştirmeye çalışmayacaktım. Zaten bu aralar şirketin durumu pek iyi değilmiş. Şimdi abimin kafası pek burada değildi zaten.

O ara size birazcık ailemi tanıtayım. Belki tam açıklayamadım yukarılarda.

Biricik babam, Kemal Atahan. Kendisi milletvekili olduğu için oldukça meşgul her zaman. Üstelik seçimler dolayısıyla bu aralar daha da yoğun. Dışarıya karşı çok sert görünse de aslında pamuk gibi bir kalbi var. Her zaman beni anlayan ve anneme karşı beni korumaya çalışan biriydi babam.

Annem, Narin Atahan. Biraz da olsa onu zaten tanıdınız siz. Ek olarak başka bir şey söylememe gerek yok herhalde.

Abim, Çınar Atahan. Kendisi annemin aile şirketinde çalışıyor. Yani annemin hisselerini orada o yönetiyor gibi bir şey. Bu hisse, şirket işlerinden pek anlamam açıkçası. Abimle aram iyidir. Ama arada da pek iyi değildir.

Ablam, Şirin Atahan. Şu an kendisi yurtdışında. Abimin çalıştığı şirketin yurtdışı sorumlusu. İnşallah bir süre daha orada kalır. Onunla aram hiçbir zaman çok iyi olmadı çünkü. Aslında annemin tüm özelliklerini taşıyordu, fiziksek olarak değil ama. Mesela aynı annem gibi kontrol etmeyi seviyordu. Ön planda olmayı seviyordu. Birilerinin onu beğenmesine bayılıyordu. Aslında benim yerimde o olmalıydı. O da öyle istemişti zaten. Ama yapamamıştı. Bir de annemin onaylamadığı bir erkekle konuşmaya başlayınca annemde sinirinden onu yurtdışına yollamıştı.

Kardeşim Mert… Benim canım o. Aramızda sadece 1 yaş var. Tıptan yeni mezun oldu ve bizim hastanede çalışmaya başladı. Küçüklük hayaliydi doktor olmak. Aslında annem pek istemese de babam olaya karışmıştı ve Mert de annemi hiç dinlemeyerek hayallerini gerçekleştirmişti.

Neden ben öyle yapamıyordum? Acaba model olmasam ne olmak isterdim? Gerçekten bunu hiç düşünmedim. Çünkü bu sektöre daha çocuk yaştayken girmiştim ben. Bunu düşünmeye fırsatım bile olmamıştı ki?

“Yeter artık Gizem. Bu aralar çok yemeye başladın. Yarın sabah erkenden spora git. Ne zamandır aksatıyorsun.”

Daldığım yerden hızla çıkarken elimdeki çatalı bıkkınca tabağımın kenarına koyarak suyumdan içtim. Dizimdeki bezi de sertçe çekerek masaya koydum. “Afiyet olsun size.” Anneme bakmadan hızla merdivenlere yöneldim.

“Yarın Akşam Oktaylara gideceğiz! Davet var.”

Of! Bir de o vardı değil mi? Böyle kişiler neden en ufak şeyden bile bir davet çıkarıyorlardı? Oktay’ın anne ve babasının evlilik yıldönümleriymiş. Bizim aile dostlarımız kendisi. Önceden yan yana evlerde yaşıyorduk. Ama şimdi evler uzaklaşmıştı birbirinden.

Oktay da benim çocukluk arkadaşımdı. Çok iyi anlaşıyorduk. O da benim gibi model olsa da pek fazla girmek istemiyordu bu sektöre. Gözlük üzerine bir şirketleri vardı. Kuzeni olan Banu ile o şirketi yönetiyorlardı. Ayrıca… Hiç söylemek istemesem de annem, Oktay ile evleneceğimi söylüyordu. Neymiş, annesi ile konuşmuş. Yakında babalar da devreye girince bu iş hallolacakmış.

“Elbiseni dolaba bıraktım! Onu giy yarın!”

?

Sabah erkenden kalkmış ve spora gitmiştim. Kendimi yormadan birçok alete binmiş ve ardından da biraz yüzmüştüm. Aşırıya kaçmamam gerektiği konusunda annem bugüne kadar beni bin kere uyarmıştı. Ama artık bir şeyde aşırıya kaçmak istiyordum. Sadece bir kere annemi dinlememek ve ne istiyorsam onu yapmak istiyordum. Tabi, böyle bir anın ne zaman olacağını kestiremiyordum.

Öğlene doğru duş alıp spor salonundan çıkmış ve her şeyden çok sevdiğim, kızım gibi baktığım arabama bindim. Lamborghini Veneno Roadster. Benim canım arabam!

Dedem, babam amcamlar, geçen yıl ki doğum günü hediyem için bana almışlardı. Arabayı ilk gördüğüm an ne yapacağımı bilememiştim. Bu araba benim hayalimdi! Onun içinde kendimi kadar özgür hissediyordum ki!

Bu işin başında canım dedemin olduğunu zaten anlamıştım. Hayri Atahan… Emekli orgeneral olur kendisi. E tabi tüm bu Atahan servetinin de baş kahramanı.

İki tane amcam, bir tane halam var. En büyükleri olan Remzi amcam, emniyet müdürü. Onun bir oğlu ve iki kızı var.

Babamdan küçük olan amcam, Haluk amcam. Kendisini biliyorsunuz zaten. Hastanemizde Başhekim.

Halam da babamdan birkaç yaş büyüktü. Kocası ile birlikte Karadenizde emeklilik hayatı yaşıyorlardı. Severdim halamı. Çok canayakın ve insanın halinden anlayan birisiydi.

Eve geldiğimde hiç istemesemde hazırlanmak zorundaydım. Eğer o davete gitmezsem annem çok fena kızardı.

?

Davete Mert ile birlikte gelmiştim. Onun arabasıyla gelmiştik çünkü benim spor arabam bir davete hiç uymazdı. Range Rover ise dünkü olaydan dolayı arka koltuk biraz kirlenmişti ve yıkamaya göndertmiştim.

Mert, yolda bana dün olanları anlattı. Dağ evine giderken kestirme yoldan gitmiş. Bi sapağa sapınca yolda arabaları ve birkaç adamla birlikte yerde kanlar içinde yatan adamı görmüş. Her ne kadar adamların tiplerinden korksa da yaralı bir adam olduğu için araçtan inerek yardım etmek istemiş. E tabi Yusuf hastane istemeyince mecburen onu bizim eve götürüp bir şeyler yapmaya çalışmış. E sonrasını biliyorduk zaten.

Adamın durumu iyiymiş. Normal odaya almışlar. Adam da bugün yarın uyanırmış zaten.

Oktayların evine yaklaştığımda yüzüme her zamanki sahte tebessümü koyup son kez yüzüme baktım. Makyajımı da saçımı da kendim yapmıştım. Gözlerimi öne çıkararak elbisemle aynı renkte olan kırmızı ruj sürmüştüm. Saçlarımı ise ortadan ikiye ayırarak iyice kafama yapıştırarak kulağımın arkasına doğru almıştım.

Elbisem ise dizime kadar gelerek tüm vücudumu sarıyordu. Sol kolum uzundu ve ince bir şekilde boynuma bağlanıyordu.

Araba durduğunda “Sana şimdiden iyi eğlenceler ablacığım.” dedi alayla. Göz devirerek “Ne eğlence, sorma!” dedim. Vale kapımı açınca patlayan flashlar ile tebessüm ederek indim arabadan. Kameralara birkaç poz verip hızla eve doğru ilerledim. Mert ise çoktan gaza basarak gitmişti. Bu gece hastanede nöbeti varmış. Sırf davete katılmamak için bahane uydurduğunu anlamak zor değildi.

“Gizem?” Bana doğru gelen Oktay’a tebessüm ederek “Oktay?” dedim. Nazikçe belimi kavrayarak yanağıma küçük bir buse kondurdu. “Her zamanki gibi ışıldıyorsun.”

Hafif bir tebessümle ona karşılık verirken annemin ileride bize baktığını gördüm. İşte böyle yapıyordu! Ben Oktay ile çok yakındım. O benim en iyi arkadaşımdı. Ama annem Oktay ile benim ortak bir gelecek kurmamı istiyordu ve ister istemez Oktay’dan uzak durmaya çalışırken buluyordum kendimi.

Oktay beni havuzun başındaki kokteyl masasının yanına götürüp iki dakika sonra geleceğini söyledi. O ara yanımdan geçen garsonu durdurarak bir tane alkollü kokteyl aldım.  “Nane yok değil mi?” diye sorarken hafifçe burnuma yaklaştırarak kokladım. “Hayır efendim. Hiçbir kokteylimizde nane yok. Oktay Bey öyle istedi.”

Hafif bir tebessümle kokteyli yudumlayınca ileride bana doğru gelen Oya’yı gördüm. Oktay’ın beni düşünmesi beni mutlu ediyordu. Onun yeri gerçekten bende çok ayrıydı.

Nane de hiçbir şekilde tüketemiyordum çünkü alerjim vardı. Küçükken yediğimde bir ay boyunca ağzım ve dilim şiş gezmiştim. Üniversite zamanında bi kere dikkatsizliğime denk gelmişti ve kokteyl içmiştim. Meğerse içinde nane varmış. Biraz geçtikten sonra anında boğazım yanmaya başlamıştı ve nefesim kesilmişti. O günden bu yana çok ama çok dikkat ediyordum. Çünkü nefessiz kalmak çok zordu.

“Tatlım, harikasın.”

“O senin harikalığın canım!”

Oya ile birbirimize sarıldıktan sonra Oya hızla telefonunu çıkartarak “Ne zamandır fotoğraf atmıyoruz İnstagrama.” dedi. Ve beni bahçeden salona doğru sürükledi. Beni salonun köşesindeki ‘Love’ konseptli alana bıraktı.

Hafifçe tebessüm ettim. Seviyordum bu kadını ya! Enerjisi hiç bitmiyordu. Yalnızlığı seviyordu ve bugüne kadar hiçbir zaman bir ilişki düşünmemişti.

“Arkanı dönüp sağ omzundan bana doğru bak.” Oya’nın direktifleri ile güzel birkaç poz verdim. Ardından birini beğendim ve onun instagrama yüklemesini beklerken bu sefer ünlü bir derginin fotoğrafçısı fotoğrafımı çekmek istedi. Anlaşılan Oktay’ın annesi bu davet işini baya abartmıştı.

(Media)

Adamı kıramadım tabiki de ve ona da farklı pozlar verdikten sonra kuzenim Doğa’yı da yanıma çekmiştim. Kendisi benim dayımın kızı aynı zamanda en yakın arkadaşımdı. Sabah ona buraya gelmesi ile alakalı tehdit içerikli bir mesaj atmıştım. Sonuç: Yanımdaydı. Gönderttiğim elbise çok yakışmıştı ona.

Fotoğraf çekinme süremiz 10 dakika falan olmuştu. Sonra Doğa ve Oya ile konuşmaya başlamıştık. Doğa bu aralar halsiz gözüküyordu. Sınav haftası yaklaştığı için yorgun olduğunu söyledi. Sonra konu bir anda şirkete geçmişti. Sonunda bir yatırımcı bulmuşlar abimler. Daha doğrusu yatırımcı bizim şirketi bulmuş. Onları konuşurken Doğa lavaboya gitmek için ayrıldı yanımızdan.

“Gizem, bu Doğa’nın bir sıkıntısı var galiba. Gözlerinin feri sönmüş kızın.” Elimle çenemi kaşırken Doğa’nın arkasından baktım. “Evet, fark ettim ben de. Büyük ihtimal yine Sevgi Abla ile tartışmıştır.” Üvey Annesi pek de iyi bir insan değildi doğrusu. Dayım da o kadın ile geçen yılların ardından değişmişti. Babamlar öyle diyordu. Neyse… Uygun bir vakitte Doğa ile kızlar gecesini yapmalıydım.

Geleli iki saat geçmişti. Yanımda abim ve babam ile birlikte salondaki koltukta oturuyorduk. Birkaç bardak daha kokteyl içmiştim ve biraz ağır gelmişti galiba. Annem beni görmesin diye köşe kapmaca oynuyordum yarım saattir.

“Çınar, ben annenin yanına gidiyorum. Sende Gizem’i al eve git. Annen görmesin Gizem’i böyle.” Abim bıkkınca kafasını sallarken abime tebessüm ederek “Yine başına bela oldum, değil mi?” dedim. Babam bizden uzaklaşırken abim kolumu tutarak beni yanına çekti ve belimi kavradı.

“Annemin kızacağını biliyorsun, niye içiyorsun bu kadar?”

Hıçkırarak omuz silktim. Abim beni evin içinden dış kapıya götürdü. Ardından bahçeye çıktık. Allahtan güvenlik, gazetecileri bahçeden çıkartmıştı. Yoksa yarına manşet olurdum. Sonra annemde bana vahşet olurdu.

Gelen arabaya abim beni bindirip kendi de hızla şoför koltuğuna oturdu. “Yüzünü eğ, camdan fotoğrafını çeker bunlar.” dedi. Abimin dediğini yaparken arabanın bahçeden çıktığını hissetmiştim. Midemdeki ve boğazımdaki yanma gözlerimi yaşartırken arabanın yola çıkması ile kafamı kaldırarak camı açtım. İlk defa alkol böyle yapıyordu bana.

“Sakın arabaya kusayım deme Gizem! Sana temizlettiririm!” Gözlerimi kapatıp midemdeki yanmayı bastırmaya çalışırken aldığım nefesin boğazımda tıkanması ile elimle boğazımı ovaladım.

“Gizem?”

Abimin arabayı sağa çektiğini anlayınca yüzümü camdan çıkararak nefes almaya çalıştım. Ama boğazımda tıkanıyordu! Abim omzumu kavrayarak beni kendine doğruçevirirken kafamı sertçe koltuğa yaslayarak “Nane…” diye fısıldadım. Abim sert bir küfür savurarak gaza yüklendi anında. “Tamam, sakinleş! İki dakikaya hastanedeyiz.”

Gözlerimden yaşlar akarken elimle deri koltuğu sıkıyordum. Nefes alamamak… Çok kötü bir şeydi.

Kendimi kaybetmek üzereyken en son hatırladığım şey arabanın durmasıydı.

?

Sabah olmuştu. Gizem, hastanenin VIP katında, yatağında yatarken nöbetçi olan kardeşi Mert ise hastanenin acilindeydi. Çınar, Gizem’i getirdikten yaklaşık bir saat sonra eve dönmek zorunda kalmıştı çünkü annesine herhangi bir şeyi sezdirmemesi gerekiyordu. Annesine Oya ile birlikte gittiğini  ve bu gece onda kalacağını söylemişti Çınar. Aklı ne kadar Gizem de kalmış  olsa da Mert’in dediğini yapmak zorunda kalmıştı.

Gizem ise boğazındaki yanma hissi ile gözlerini açarken altın işlemelerle süslü tavanla karşılaşmıştı. Dün  olanlar yavaş yavaş hatrına düşerken ne ara naneli bir şey içtiğini düşünmeye başlamıştı. Tüm kokteyller nanesizdi. Garson ona öyle söylememiş miydi?

Yüzündeki oksijen maskesini çıkartarak derin bir nefes aldı. Ah! Ciğerlerinin oksijen ile dolması çok güzel bir şeydi!

Yavaşça yattığı yerden doğrularak üzerindeki ince battaniyeyi kenara itti. Üzerinde hala dar elbisesi vardı. Oflayarak yüzünü sıvazladı ve ayağının dibindeki hastane terliklerini ayağına geçirerek lavaboya gitti.

Aynadaki görüntüsü oldukça onu korkuturken hızla yarısı akmış yarısı silinmiş makyajını temizleyerek saçlarını ıslattı ve tarakla tarayarak açık bıraktı. Biraz olsun kendine gelince odadan çıkarak etrafına bakındı. Mert neredeydi acaba?

Koridorun sonundaki danışmadan öğrenebilirdi.

Koridorda ilerlerken hemen kendi odasının yanındaki odanın kapısı açıktı ve istemsizce gözü kaymıştı. Görmüş olduğu kişi ile duraksadı. O adamdı. Şu vurulan…

Adamın yüzünü ilk defa bu kadar net bir şekilde görmüştü.

Adam sarıydı. Adamı sadece böyle bile tanımlamak mümkündü. Sakalları çok hafif uzundu. İnsanın onu avuçlarında hissetmek istiyordu. Oysa… Oysa Gizem sakal sevmezdi ki! Küçüklükten beri böyleydi bu. Babası sakallıyken onu hiç öpmezdi bile.

Adamın saçları  sarıydı, kaşları da, teni de…

Adamın üzerinde hiçbir şey yoktu. Göğsündeki ve karnındaki sargıya baktı Gizem. Acaba nasıl olmuştu bu?

Ne ara ayakları onu adamın dibine kadar getirmişti bilmiyordu. Adam bi anda gözlerini kırpıştırarak hafifçe açmaya çalıştı. Gizem sarı kirpiklerin altında gördüğü masmavi gözler ile dumura uğradı. Tamam… Kendi gözleri de renkliydi ama… Şu an gördüğü şey bambaşkaydı. 

“Cehennem…” diye mırıldandı adam. Gizem anlamamıştı adamın ne dediğini. Hafifçe boğazını temizleyerek “Beyefendi, iyi misiniz?” dedi. Adam, gözlerini yavaşça ilk defa gördüğü kızın üzerinde gezdirdi. Sonra hafifçe tebessüm etti. “Cehennemde böyle güzel birisinin beni karşılayacağını bilseydim, daha önce gelirdim” Gizem adamın dediklerine ne anlam vereceğini bilemedi.

Adam ise hala kendinde değildi. Verilen ağrı kesici yüzünden şu an ne dediğini bile bilmiyordu. Elini uzatarak “Hangi kötülüğümün cezasını çekeceğim?” dedi.

Gizem, adamın kafasının tamamen başka yerlerde olduğunu anlayınca hafifçe tebessüm etti. Ardından göz ucuyla adamın dosyasının üzerine baktı. Sadece ismi yazılıydı. Emin…

“Emin Bey, şu an bi hastanedesiniz. Ameliyat oldunuz…. Vurulmuştunuz?” Adam hafifçe yüzünü buruşturdu. “Hadi ya! Sen bana özel olarak gönderilen bir iblis değilsin yani?”

Gizem üzgün görünmeye çalışarak kafasını iki yana salladı. Emin ise serumun takılı olduğu koluyla hafifçe göğsüne dokundu. Sonra karnına. Aklına gelen son anlar ile huzursuzca kıza baktı. “Sen kimsin o zaman? Yusuf nerde?”

“Ben…” Nasıl açıklayacağını bilemedi. “Bu hastane bizim.” dedi. Emin ise ‘eee?’ der gibi bakınca boynunu ovalayarak “Kardeşim, doktor.” dedi. “Sana ilk müdahaleyi o yapmış. Sonra benim sayemde de hastaneye geldin.” Yani. Açıklaması fena sayılmazdı.

Emin kıza bakarken hafifçe tebessüm etti. Kafası şu an yerinde olsa böyle bir şeyi hayatta söylemezdi.

“Yalnız harbi güzelmişsin!”

O ara Yusuf girdi içeriye. Abisi yerine koyduğu hatta ona abisinden bile daha çok abilik yapan adamı uyanık görünce elindeki tepsiyi rastgele koltuğa bir yere koyarak “Abim!” dedi. “Uyanmışsın!” Hızla Eminin dibine gelerek elini tuttu. “Çok korktum be Abi!” Gizem odadan çıkmanın iyi bir fikir olduğunu düşünürken Emin “Yusuf şu arkandaki kızı paketleyip eve götürebilir miyiz?” dedi. Yusuf şaşkınlıkla gözlerini açarken bakışlarını mahçupça Gizem’e çevirdi. “İlaçların etkisinde. Yani kardeşin böyle şeyler olabileceğini söylemişti.” derken Gizem ‘Önemli değil’ der gibi elini salladı.

Yusuf yavaşça abisinin kulağına doğru eğilerek “Abi kendine gel gözünü seveyim! Sen böyle şeyleri ömrü hayatın boyunca söylemezsin!” dedi. Emin ise  kaşlarını çatarak “Bana bunu kim yaptı lan!” dedi. O konudan o konuya geçiyordu.

Gizem sessizce odadan çıkarken Emin’in “Bana bunu yapanın belasını s*keceğim Yusuf! Belasını!” dediğini duymuştu.

“Yap Abim!” dedi Yusuf. “Sen ne yaparsan haklısın.”

Gizem az önce yaşadığı anlar yüzünden tebessüm ederek geri odasına döndü. Güzel olduğunu biliyordu. Çünkü etrafındaki herkes bunu dillendiriyordu. Ama o, her zaman güzelliğin kavramının bu olmadığına inanıyordu. Çünkü güzellik kavramı değişirdi. Her yıl, farklı bir güzellik anlayışı hakim oluyordu dünyaya. Gizem sadece, şu an ki fiziksel özelliklerinin şu an ki güzellik kavramına uyduğunu düşünüyordu. O yüzden herkes ona güzel diyordu.

Ama… Bugüne kadar kimse ona sadece ‘Verda’ olarak güzel dememişti. Verda, Gizem’in asıl olan kendisiydi.

Dedesi sayesinde bu ad verilmişti ona ilk doğduğunda. Büyükannesinin adıymış. Dedesi de sevdiği kadının adını yaşatmak için o ismi o minik bebeğe vermiş. E tabi annesi de o ismi çok demode bularak bir de yanına ‘Gizem’i iliştirmişler. Ve sonra da annesi ilk ismini hiçbir yerde kullanmaması gerektiğini kızına güzel(!) bir dille anlatmış. Sadece dedesi ona ilk ismiyle yani ‘Verda’ olarak sesleniyordu.

Gizem, dedesinin yanında bile ‘Verda’ olamıyordu. Bilmiyordu neden olamadığını. 26 yaşına gelmişti. Ne bir sevgilisi ne de hoşlandığı biri olmuştu. Acaba bir gün sevecek miydi? Sevdiği kişi de onu ‘Gizem Atahan’ olarak mı yoksa ‘Verda’ olarak mı sevecek, güzel bulacaktı?

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account