tarihsanatmitoloji_265391681_320350026601958_1768185412455039751_n

SON KART, TEK KART: JOKER! – GUSMENA S.N.

Balkon penceresinden güneş ışıkları vurmaktaydı yüzüne. Kuş sesleri, hafif esen rüzgârla perde aralarından odasına geliyordu. Her yerde ses. Ama tatlı, güzel seslerdi. Bu sefer umut vaat eden, hoş nağmelerdi kulaklarına çarpan. Yoldan geçen kamyonun apartmanın duvarlarında bıraktığı ne sarsıntıya ne de pencere camlarını titreten ağır, boğuk ve yalnız sesine bıraktı kendini. Bugün her şey istediği gibi olacaktı. İnanıyordu. Mırın mırın bir ses yastığın kenarında öylece uzanıyordu. ‘’Sen…’’ dedi kediye. Sen de olmasan… ‘’Sen…’’ dedi. Ve durdu. Öylece… Kalbi titredi. Ellerini yana bıraktı. Gözleri aşağıya kaydı. ‘’Yoo… Hayır…’’ dedi. ‘’Olmaz, bugün olmaz. Bugün, yeni bir gün. İnanıyorum. Bugün olacak. Bugün, bu iş olacak!’’ (Gerçekten inanıyor musun?) diye karşısında bulunan aynaya, dolayısıyla saçları dağılmış, ağzının kenarından salyası akan -ve dahi kurumuş-, gözleri çapaklı, iri, şiş suratlı kendisine söylendi durdu.

‘’İnanıyorum, ben.’’ dedi. ‘’Bugün olacak, öyle dedi. Çünkü öyle dedi… Kartlar… Kartlar… Kartlar… Evet, değil mi meleklerim, ha siz söyleyin,’’ diye diye bir telaş fırladı yatağından. Ayağına terlik geçirmeyi de unuttu. Stüdyo dairesinden çakma evinde, çalışma masası çokta uzakta değildi hani. Koştur koştur masasına varıp, daha geçen hafta gelen ‘Melek Kartlarını’ masaya dizdi seri bir şekilde. ‘’Çok özür diliyorum meleklerim sizlerden. Ama anlayın beni, lütfen…’’

Sol elini, uzun ince dizdiği kartların üzerinde gezdirdi. ‘’Evet…’’ dedi tekrar. ‘’İnanıyorum…’’ Son bir tur. ‘’Olacak, biliyorum. Evet… Lütfen bana, almam gereken mesajı verin! Biz, Birlikte Olacak mıyız?’’

‘’Biz…’’ dedi son bir umutla. Gözleri doldu. Elleri titredi. Kartlar hep doğruyu söylerdi. Kartlar, seni, sana söylerdi. ‘’…birlikte olabilecek miyiz?’’

Yavaşça bir kart çekti orta taraflardan. Ellerindeki titreme neydi böyle? İlk önce bir, açmadı kartı. Yüzü masaya gelecek şekilde koydu. ‘’Yalvarıyorum.‘’ dedi Meleklere. Ne kadarda çok melek vardı hayatında. ‘’Bir umut, lütfen…’’ Penceresine bir kuş kondu. Ortadan hallice biraz büyükçe bir kargaydı bu. Çektiği kartın üzerine bir tüğ kondu.  Yarısı siyah, yarısı beyaz.

‘’Biliyordum… Tüğler…’’ Bir köpek havlaması geldi kulağına.

‘’Bu…’’ dedi, ‘’…son kart, tek kart!’’

Seri bir şekilde kendisine çevirdi kartı. ‘’Evet, biliyordum!’’

‘’GÜVEN DUY!’’

… … …

Bugün her zamankinden farklı olmayacak, yine.  Aynı şeklide uyandım. Hava güzel, serin. Güneşin ışıkları üzerime vuruyor, nefes alış verişim normal. Ama işte bir şey eksik, ne? Bilmiyorum. (Aslında…) Hayır, sabah uzun. Kalkmamla beraber pencerelerin pervazlarına konmuş serçelere çarpıyor gözüm.  Çok ses var, ama bu sesler can yakmıyor. Mutlu ve huzurlu. Umarım? (Kimden?) Az biraz bıraktığım ekmek kırıntılarından sonra önüme bir gri tüğ düşüyor.

Yumuşak. Çok güzel. Gri tüğ, güzeldir. Melektir. Meleklerden. Evet, diyorum. Bana meleklerden mesaj var. Bir elimde gri tüğ hemen kartlara selam ediyorum. Ve bir kart şamar gibi çarpıyor suratıma. ‘’Güven Sorununu Aş!’’ nasıl da tam yerinde geliyor her şey. Nasıl da cevap veriyorlar her şeye, hala inanamıyorum. Melekler, sizlere teşekkür ediyorum. Hala unutamadıklarımla, güneş niye bana bu kadar buruk diyordum? Meğerse bundanmış. (Al bıçağı eline, sapla kartlara!) hayır, yalan, bundan değil. Kendimi kandırıyorum. İlk önce, kendime güvenmeliyim, değil mi? (Tabi Canım!) Pencereye koşuyorum tekrar. Derin bir nefes çekiyorum ciğerlerime. Oh… Derin bir nefes veriyorum. Oh… Olmuyor. İşte. (Olmaz, tabi) Neyse. Bu sefer bir fincan kahve. Üstümü başımı toparlayıp parka, bahçeye gezmeye çıkıyorum. Aman Ya Rabbi! Her yerde insan. Her yerde kalabalık ve gürültü. Ama olsun! Ben kararlıyım. Taşlarım yanımda. Bir geçen geceki dolunay ışığında toprakladığım, taşlarım. (Elindeki bıçakla beraber hem de!) bütün negatiflerimi toprağa saldım. Toprak unutur. Toprak sarar. (Zamanı gelince…)

Ama yine de bir şeyler eksik. Hep eksik. Yinelenen kelimelerin ardı yok. Bir uçurum. Sessiz ve sonsuz. Üç kadar dolu, bir kadar yok ve sıfır kadar var. Hiçlik, yarıçapı sıfır olan bir daire mi? zannetmiyorum. Çemberin ucu dar ve benim elimde tek bir kart; Joker!

Çantama attığım Katina destem ile rahatlık veren, ben öyle umut ediyorum, çimenlerin en yalnız köşesine kazıklanmış masaya, bankın oraya gidiyorum. Siyah, büyük harflerle, ‘’KATİNA ZAMANI!’’ diye yazıp masanın önüne, velev ki buradan geçerken beni görecek talihlilere bir işaret bırakıyorum. (Çok anlarlar ya!) Anlayanlara selam olsun! Katina’nın kahvesine bir öpücük konduruyorum. Kalbimi ona vermişim zaten. (Aman dikkat, üzmesinler!)  ‘’Katina’m, kartlarım! Hadi lütfen beni, en azından bu sefer, yalnız bırakmayın. Lütfen söyleyin!‘’ Teker teker her bir kartı parmaklarımın ucunda hissediyorum. Hissetmeye çalışıyorum. Lütfen, diyorum. Bu sefer ‘Benimle konuşun!’ ‘Onlarla’ değil. Sadece ‘Benimle’ yarım bir çember olacak şekilde aheste aheste kapalı olacak şekilde dizdiğim kartların üzerinde sağ elimi gezdiriyorum. ‘Lütfen, konuş benimle.’ Tek ses yok, tık, bile yok. Hâlbuki Tık’ları severdim. Alışmıştım onlara. Tık tık… Tık Tık… Tak tak… Tak tak… ‘’Lüften, lütfen, lütfen,…‘’ deyip tutuyorum. ‘Lütfen!’ Vee, evet, bir kart ağır basıyor. ‘Seç beni!’ diye resmen. (Yalan söyleme!) Hayır, ben istiyorum.  Bu kart, bana cevap versin istiyorum…’’Bugünüm nasıl geçecek?!’ demeye kalmadan bir müşteri arzı endam ediyor.

‘’Abla be, söylesene, benimki adım atmayı düşünüyor mu bana?’’

‘’Dur bakalım kuzum, sen iste yeter ki, ücreti mukabilinde her şeye ve herkese bakılır. Hadi sana 150TL yapıyorum bugüne özel. Benden olsun.’’

‘’Oooo… aaa… iyiymiş. Ama, neyse hadi, bak bakalım.’’

‘’Katina mı olsun, Klasik Tarot mu?’’

‘’Katina.’’

‘’Tamam o zaman. Dur bakalım. Neler söyleyecek kartlar bize. Aslında Katina’nın günü cumadır ama neyse, bakalım… bakalım… ıhıhh…. İlk kart. Hesse. Şu an için çok takıntılı bir ruh hali içinde. Aynı zamanda da, Yılan, düşüncelerinin içinde kaybolduğunu, bu düşüncelerden çıkamadığını, Tilki, bunları kimseye göstermek istemediği, aslında stratejik bir şekilde, Yakut, zeka kullandığını, fakat duygularına, Anahtar, yenilmekten korktuğunu ama aynı zamanda da, Sagral, bir çözüm yolu aradığını, gururunu yenebilirse eğer, Selena, bir adım atmayı düşündüğünü, Pasadra, söyleyebilirim.’’

‘’Vay be abla. Boşuna sana ‘Kartlara Fısıldayan Kadın’ demiyorlar. Vay be, gerçekten, vay be… Ama ne yazık ki Katina zaman vermiyor değil mi?’’

‘’Ic-cık! Vermiyor. Lakin bir tanem, eğer zamanlı bir açılım istiyorsan hemen bir Klasik Tarot emrine amade. Tabi ki, 150 TL kadar artı bir farkla.’’

‘’Yeter abla bu kadar. Bir aylık yakın gelecek için bu kafi. Hadi eyvallah!’’

# # #

Hıh, bu sefer bir bayan daha geliyor. Gözleri kahve, hafif (Yalan söyleme!) toplu, uzunca bir bayan. ‘’Sen!’’ diye sesleniyor bana. Gözleri dolu dolu. Ha ağladı ağlayacak. ‘’Klasik Tarot bakar mısın?’’ , ‘’Evet,’’ diyorum. ‘’Evet, elbette.’’ İstemsizce gözlerine bakıyorum. Daha fazlası var onda. ‘’Hadi,’’ diyorum. ‘’Sor sorunu!’’ ‘’Ben,’’ diyor o kadın, ‘’Ben, hala onun aklında mıyım?’’

Masanın üstünde uzun ince yaydığım destenin üzerine bir adaçayı tütsüsü gezdiriyorum. ‘’Nazarı alır.’’ (Bu kız farklı!) Ametist çekiyor bu kızı. Ya da kristal kuvars. Ama daha çok ametist. Mor ve parlak olandan. ‘’İster misin?…’’ diye soruyorum kıza. ‘’…seçmeli yapalım mı?’’ Minik bir ‘Olur’ anlamında kafa işareti. Omuzları düşük, bakışları yerde. Çağlayan olmuş gözlerle, ellerini titrete titrete hazırladığım üçer karttan oluşan iki desteden soldakini seçiyor. Yavaşça ilk kartı açıyorum. Değnek İkilisi… hıı… Çok yazık. Sonra, Kılıç Onlusu… of of of… Ve en son bir tane daha, belki bir umut, ama hayır.  Tılsım Ası ile kartları ona doğru çevirip, ‘’Hayır!’’ diyorum düz bir ifade takınmaya çalışarak. ‘’Hayır, onun zerre aklında değilsin, maalesef. Evet, seni beklemiş, çokça üzülmüş ama artık yeni bir başlangıç zamanı onun için bu sıralar bu hayatta, en azından Tılsım Ası bir yıllık bir zaman verir ya da bir’li zamanları. Hayatında yeni bir evre açılmış O’nun için. Ve sen, bu evrede O’nun için, YOKSUN!’’

Gözlerinin içi titriyor. Elleri birbirine sımsıkı kenetlenmiş, kaskatı karşımda, bana bakıyor. Bir saniye, iki saniye, üç saniye… Karşımdakinin taştan farkını, sağ gözünden akan bir damla yaş ile anlayabiliyorum yalnızca. ‘’Eee,’’ diyorum oturduğum yerde biraz sabırsızca kıpırdanarak. ‘’…bir şey demeyecek misin?’’ Ağzını açıyor ama bir ses gelmiyor. Daha doğrusu getiremediğini fark ediyorum. Son bir gayret, derken, sert bir rüzgâr esiyor. Büyük bir gürültü ile bir kedi ve köpek geçiyor masanın üstünden. Her yer her yere giriyor. Önümdeki üç kart hariç, diğer tüm kartlar dağılıyor. Kız, kartları ve masayı toplamam için bana yardım ediyor.  Masanın altındakileri o topluyor.  Her şey yerli yerine oturduktan sonra, tam elini çantasının içinden çıkarıyorken, ‘’Hayır,’’ diyerek elini tutuyorum. ‘’Senden ücret almayacağım. Sana hediyem olsun bu açılım.’’ İlk geldiğindeki titreyen gözler gitmiş, yerine pırıl pırıl parlayan iki göz bana bakıyor. Bileğini sıkıyor. ‘’Teşekkür ederim.’’ deyip hızlıca gidiyor. O’nun gidişinin ardından tek bir bütün haline getirdiğim kartları saymaya başlıyorum.  Bir, iki, üç… Kader çarkı, Araba, Aşıklar… yetmiş beş, yetmiş altı, yetmiş yedi,,,’’ Kaşlarım çatılıyor, omuzlarım geriliyor, bacaklarım kasılıyor. Bir kart, yok. Yetmiş sekiz olması gereken sayı bir türlü tamamlanmıyor. Hangi kart eksik diye tekrar gözden geçiriyorum.. İstemeden de olsa gözlerim, daha demin giden kadının arkada bıraktığı boşluğa takılıyor. ‘TERS Mİ, DÜZ MÜ?!’ ‘’Hayat bu,’’ diye diye mırıldanıyorum. ‘’Bir ters, bir düz…’’

# # #

Aradan geçen bir saatte bir Allah’ın kulu gelmedi daha, diye veryansın edecekken bir kolunda üç kitap, sırtında çantası, büyük bir telaşla diğer elindeki su şişesini masama çarpıp,’’Eyy! Kartlara Fısıldayan Kadın! Söyleyin bu aciz kulunuza, kariyerimde bir gelişme olacak mı?’’ deyip yarı secde yarı rükû pozisyonunda selam edip, şuh bir kahkaha koyuyor ortalığa. Ve onunla birlikte ben de. ‘’Gel kız açayım sana bir deste. Ermiş… hı… Şeytan… ooo… Ve en son, Kılıç Altılısı. … Gel yavrum, zamanında baya saygı gören biriymişsin, değil mi? Kafa sallamandan bunu evet olarak kabul ediyorum. Lakin artık ’Dikkat Evren’ gelmiş. Bir dönemim kapanıyor. Bir iflasta olabilir bu.  Neyin iflası olduğunu anlamak için daha detaylı bir açılım gerekir, sen de biliyorsun bunu. Hadi benden olsun biraz. Bir ipucu, bu iflas,  geçmişe set çekmenle ilgili olabilir. Haksız rekabet ortamların olabilir.  Dikkatli adım atmanda fayda var. Ama dediğim gibi. Kılıç, zihni temsil eder. Zihni bir savaş. Ve altı’lı zamanlara dikkat et. Altı’lı vakitlere dikkat et.  Ayın 6’sı, 16’sı, 26’sı ya da 6 gün, 6 hafta, 6 ay. Altı ay da bir, yaz ve kış başlangıç veya sonları… gibi gibi… Okey mi bebeğim? Emme basma tulumba kafanı sallamandan, bana bunu anladığını söylüyor?‘’ Tabii, iki son cümlemi biraz-cık daha kısık söylediğimden ‘’Ne, anlamadım?!’’ diyor Kadın.  Ben ise ‘Hiiiççç…’’ dedikten sonra gidiyor.

# # #

Bugünde bitmiyor mu be?! Bir canlı yayın mı yapsam telefondan, ‘’Evveeet, Tarot Okuyucusu’na hoş geldiniz gönül dostlarım!…’’ Ne muhteşem bir giriş olur, da işte, ilk önce bu şahsi açılımları halletmem gerek. Ve yine dağıldığım hayallerimden bir müşteri sayesinde çıkıyorum.  Hele şunun duruşuna, hele şunun çenesindeki gamzelere, hele şunun baklavalara… İnsan değil, tors mübarek. İşaret ve başparmağımla ağzımın kenarından akan suyu silmemle ‘Teyze!’’ demesi bir oluyor. Bana! Bana ya, bana! ‘Teyze!’diyor. Bu var ya çölün ortasında soğuk su dökülmesi değil, bildiğin kaynar kazandan kızgın yağ atmaya benziyor. Artık nasıl bir ‘’TEYZE Mİ!?’’ dediysem, eliyle yüzünü silmeye çalışırken, ‘’Ya Rabbi şükür!’’ çıkıyor dudaklarından.

Çapraz yaptığı kollarını, bacak bacak üstüne attığı karizması desteklerken, kafamın içinde tek bir ses yankılanıyor. ‘’TEYZE!’’ ‘Sen’sin Teyze. Derken ben de bir nefes bırakırken masaya ‘’Ne veriyim abime?’’ diye soruyorum. ‘’ABİ Mİ?!’’ Kocaman açılmış gözlerle. ‘’Hı-hım…’’ diye boğazını temizleyip arkasına yaslanırken  ‘Neyse,’’ diyor gürültülü bir nefes bıraktıktan sonra.’’Ben bir Eril-Dişil Açılımı alacaktım.’’ Hey yavrum hey! Yunan heykeli dedik diye başın göğe mi erdi senin!? Kısa bir kahkahanın ardından kartları masaya diziyorum. Teker teker. ‘’Yalnız, biliyorsun bebeğim, eril-dişil açılımları biraz uzun sürer, ki bir de ayrıntılı istiyorsan…’’ daha cümlemi bitirmeden, ‘’Evet, ayrıntılı istiyorum.’’, ‘’Tabii ki, ücreti de buna mukabil artacaktır. Kabul mü?’’, ‘’Kabul,’’ dedikten sonra,’’ Bensiz neymiş, ne durumdaymış bir öğreneyim. Bensiz misin mutlu köpek?!’’

‘’Köpeklere hakaret etme!’’

‘’Soorrryyyy!’’ diyor ağzını yaya yaya.

‘’Bir mi, iki mi, üç mü?’’

‘’İki, diyesim geliyor ama bir ile üçte hani hiç fena değilmiş gibi?’’

‘’Ne, biliyor musun?’’

‘’Ne?’’

‘’Senin şirazen kaymış.’’

‘’O ne demek be?!’’

‘’Bas baya şirazen kaymış. Erkeksin ama eril hissedemiyorum seni. I-ıhıh… Zorlasan da olmaz. Ne dişisin ne eril. Allah çirkin şansı versin, ne diyeyim.’’

E, iyi o zaman ben hepsini açıyorum. Sen kendine uygun olanı kabul et. Olmayanı, evrene geri yolla. Tamam  mı!?  Bir, Tükenme. Sensiz mutlu değil. Hem de hiç değil. Kendini tükenmiş hissediyor. İki, Yeniden Doğuş. Sensiz gayet mutlu. Keyfi yerinde. Yeniden doğmuş gibi hissediyor. Üç ve sonuncusu, Üzüntü. Çok üzgün ve mutsuz. Hiç keyfi yerinde değil. Al bunları ne yaparsan yap. Bu benden hediyeydi. Ama diğer açılım, ücrete tabidir.’’ deyip tütsülediğim kartları yorumlamaya başlıyorum. Ama aslında başlayamıyorum. Çünkü karşımdaki çikolatalı tors, telaşlı telaşlı beni durdurup, ‘’Peki o köpek…’’ diyor benim o muhteşem ötesi ikazlı bakışlarıma bile aldırış etmeden devam ederken,’’…adım atmak için neyi bekliyor. Ve söz bunu da ücrete tabi tutabilirsin.’’

E tabi, bana göre hava hoş. Omuz büküp, ‘’Keyfin bilir.’’ dedikten sonra ’’Bir mi, iki mi, üç mü?’’diye soruyorum, yine.

‘’Ya, yine karasız kaldım ama…’’ diyor öne doğru büzdüğü vişne dudaklarıyla. ‘’Üç ama iki gibi. Hayır, bir.’’ diye diye bütün rakamları tek tek sayıyor. Şapşal. Dedim ya, bu veledin şirazesi kaymış. Acil eril-dişil enerjisini dengeletmesi lazım. Hiç umursamadan üçten başlıyorum. ‘’Üç, Yük. Yüklerinden kurtulmayı bekliyor. Kurtulduktan sonra adım atacak. İki, İyileştirme. Ruhunun iyileşmesini bekliyor. İyileştirip adım atacak.  Ve bir, Cesaret…’’ Ama bir güzel vurguluyorum ki bu kelimeyi. Breh Breh. ‘’Cesaret.’’ Nasıl da tatlı geldiyse söylemesi. ‘’Cesaretlenmeyi bekliyor. Cesaretini toplayıp adım atacak.’’

Kısa bir süre de olsa bakışıyoruz. ’Bitti mi?!’ dercesine. Boynu bükük derin derin iç geçiriyor. Yaa, şapşal. Kıyamam sana. ‘’E haydi, ‘’ diyorum ‘’Bu sefer resmen başlıyoruz Eril-Dişil açılımına’’

‘’Erilden başlıyorum…Eril, nasılsın bakalım?’’ dedikten  sonra, ‘İyiyim.’’ demez mi?!

‘’Kartlara soruyordum bebeğim… neyse… Erilimiz, Kupa Beşlisi. Küsmüş. Morali bozuk. Değnek Yedilisi. Hep savunmada. Neyi savunuyor. Yıldız kartı. Umut. Hem de Major Arkana. Baya önemli bir şey. Yani mealen; Ah, biraz yoruldum. Umudumu kaybediyorum. Canım sıkkın. Depresyonda gibiyim. Mutsuzum. Hep savunmak zorunda kalıyorum. Niye ben bu ilişkiyi, başka insanlara karşı savunmak zorunda kalıyorum?! Yıldız. Umudu var ama. Ama artık insanlara laf anlatmak istemiyorum, diyor eril. Biraz gerilmiş erilimiz aslında. İnsanlara laf anlattığı için. Savunma yaptığı için. Ya ilişkiyle ilgili ya da dişille, bu dişil enerjide ki biri de olabilir, ilgili.

Dişil. Peki dişilimiz. Sen nasılsın?! Tılsım Dörtlüsü. Ketum. Tılsım Onlusu ve hemen ardından Kılıç Şövalyesi. Cık cık cık. Yani bir ihtimal bu sefer, dişil bir şey yapmış. Kendini işe kaptırmış olabilir. Biraz iş, güç falan filan. Yani, hem parayla ilgili gündemi olabilir. Ailesiyle de ilgili olabilir…

…’’

# # #

Birkaç serçe cıvıldadı. Onlara kumrular eşlik etti. Yoldan geçen arabalara, caddenden geçen insanların sesleri olmasaymış eksik kalacakmış hissi veriyordu. Bir bütündü cadde şu anda. Ve masa ve sandalye ile yarısı kısaltılmış caddede şimdi, iki kişi kendi dünyalarına dalmaktaydılar. Bir kadın ve erkek.

Kadın’ın aklında tek bir soru. ‘Gerçekten de bana adım atar mı?’ sesler kesildi. Ne kuşlar kaldı ne arabalar. Tek bir soru, havadan masaya düştü kaldı. Ter damlaları ve neredeyse sıkmaktan kırılacak ince belli bir bardaktı önündeki. E, kartlar hep doğruyu söylerdi. ‘Tarotta değil sonuçta.’ Katina’ydı. Katina desteleri. Rumi ile eşdeğer. Neredeyse. Azıcık. Birazcı-cık. Değil mi? ‘Ne demişti?’ diye tekrar canlandırmaya çalıştı kafasında açılımdaki bütün söylenenleri. ‘’Allah Kahretsin!’’ dedi bir hışımla. Masaya sert bir yumruk atmıştı cık cık diye ötmeye başlarken. ‘’Keşke ses kaydı yapsaydım. Bak gitti yüz elli lira.’’ Sonra bir kahkaha savurdu. ‘’Aptal! Derdin yüz elli lira mı yoksa muhtemel olasılıklar ile gerçekleşme ihtimalleri mi?’’ (Ah Sen!) ‘Ah ben! Keşke bir adım atsa bana. Bir mesaj? Mektupta kabulüm. Ama çok uzun sürer. Sanki mesaj atmasını beklemek uzun sürmeyecek?! (Sen varya…) Ben var ya…’’

Bir adım idi tek istediği. Çok olmamıştı O’nu sevmesi. Şunun şurasında ne kadardı ki zaten? Bilmem kaç ay, şu kadar gün ve bu kadar saatti işte. Dakikaların bir önemi mi vardı sanki?! Peh! Çayı bitmişti. Demli içmeyi severdi. Niye getirdikleri açık çayı bitirmeye uğraşmıştı ki illa? E aklı bu kadar O’nunla dolu olunca. (Bir adım)  ‘Sadece bir adım.’ diye düşündü. ‘’Garson!’’ dedi. ’’Bir çay daha.’’ Bakmamıştı bile etrafına. Aklında sadece, O. ‘Bir adım at ya. Sadece bir adım.’ Yoldan geçen bir köpek gürültülü bir şekilde havlayarak, kulak tırmalayıcı bir şekilde miyavlayan kediyi kovalamaya çalışıyordu.  Avuçlarıyla şakaklarını sıktı. ‘Neden dışarıda oturursun ki sanki?’ diye kızdı kendine. Ama sesler hiç gitmiyordu. Ayağa kalktı. Çantasını eline aldı. Bir adım atacağı sırada karşıdan elinde bir tepsi çay ile garson gelmekteydi. Köpek ise hala kediyi kovalıyordu. Bir adım daha attı. Bir adım da garson. Ve aralarında kavgaya başlayan kedi ile köpek.  Çığlık atmak istese boşunaydı. Daha tepki bile veremeden bir tepsi çay ortalarına şangır şungur döküldü. ‘Ah ben toplarım!’’lar ile ‘’Çok pardon!’’lar havada uçuştu.  Havada uçuşan tek şey nezaket, utanç ve sinir değildi. Bir de bir karga vardı. Tam önündeki diğer masa ile kendi masası önündeki sandalyede oturmuş, etrafı seyretmekteydi. Kimsenin dikkatini çekmiyordu. Kedi ve köpeğin hariç. Gerçekten de? Kedi ve köpek nereye gitmişlerdi?

Garson elinde tepsi, kadının elinde cam kırıkları bir süre durdular öylece ayakta. Kumru vardı ötede. Bir de, diğer masada kendi halinde düşüncelere dalıp gitmiş bir Adam. Karga öylece beklemekteydi.

‘’Gerçekten de bu durumda mısın?’’ diye kendi kendi sorular sorup duruyordu. Sevdiği kadın, yorgundu. Elinde soğuk kahvesi, birkaç buz tanesi ile gözlerini tahta masanın köşesine dikmiş düşünceler içinde kaybolmamaya çalışıyordu. Daha ne kadar olmuştu ki tanışalı onunla, sonuçta? Doğru, seviyordu. Ama bir türlü anlaşamıyorlardı. Hep bir eksik, hep bir yarımlık ve unutkanlık mekik gibi dokunup duruyordu aralarında.

Evet, O’nu gerçekten çok seviyordu. Ama bu ilişkide bir türlü bir üst aşamaya geçemiyorlardı. O’nu anlamak için neler yapmamıştı ki? Yıldıznamelerden gizli ilimlere, Hurufilikten kahve fallarına. Astrolojiden ve en son da işte Tarot kartlarına gelmişti vaziyet ve anlaşılmaz vehameti. Toprak grubu olan kendisi, su grubu çekerdi sonuçta? Yoksa Merkür geri geri giderken, dolunayda oğlak burcu mu vardı? Yoo, hayır. Oğlak burçları tam bir rezaletti. Ne severlerdi ne söverlerdi. İyi ki hayatında onlardan birileri yoktu. Tanrı’sına bin şükürdü. Yedinci evindeki gizli işaretleri anlamak için ebced değerleri ile olumlama yapmak, elbette ki, yetmemişti. Allah kahretmesin ki, O’nu çok seviyordu. Napsındı bu adam şimdi? Hep dişillik-erilliktendi mütevellit. Hatırlaması çok uzun sürmedi. Geçen yıl, misafirliğe gittikleri evin sahibinin kaynanasının mistik güçleri varmıştı, kendisi böyle çağrılmasını talep etmişti. ‘’Ben inanmıyorum fala filan! Dedikten sonra, koca mabadını oturduğu çam ağacından yapılma sandalyede yaydıktan sonra, ‘’Kızımın kahveleri güzeldir.’’ diyerek içtiğimiz kahve fincanlarını daha tam soğumadan yorumlamaya başlamıştı. ‘’Sana düğün var. Bu kış. İkili bir vakitte. Haber alacaksın. Bak işte burada!’’ deyip de serçe parmağıyla fincanın sap kısmını işaret ederek,’’…biri var. Bir kadın. Dua ediyor. Bak ellerini açmış…’’ diye göstermiş ve yorumlarını bitirmişti. Ki, yaklaşık iki ay geçti geçmedi kuzeninden bir düğün davetiyesi gelmişti eline.

Evet, bütün problem bu enerjide idi. Eril-dişiliği şaşmıştı. Enerjilerde, tabii ki haklı olarak,  başka birini enerjisini kahve telvelerine yansıtmak suretiyle, hem de ki kadın, ki kendisi erkek, başka birinin geleceğini göstermişti. ‘’Allah kahretmesin, kesin dişil oldum ben. Acil dengelenmem lazım!’’ diye geçiyordu ki aklından, ‘’Yo, yo, yo… Elbette cinsiyetçi değilim… ama… ama dur bakayım….’’ dedi bir an tırnaklarının ucundaki yansıyan güneş ışığına bakarken. ‘’Doğru. O’nu çok seviyorum. Lakin…lakin, ben kendimi de çok seviyorum. Ve ben, herkesi çok seviyorum.‘’ diye mırıldandı. Son cümle neredeyse hiç duyulmamıştı galiba. ‘’Ben…’’ dedi masanın köşesine doğru attığı bakışlarını aheste aheste kaldırırken. ‘’…herkesi de sevebilirim. Değil mi?’’ tırnağının parıldadığı elini cebine sokup 50TL çıkardıktan sonra kahve bardağının altına bıraktı. Çantasını sol koluna takıp bir adım attı. ‘Evet,’ dedi.  Bir karga öttü.  Bir köpek havladı ve bir kedi koşmaya başladı. Bir bakış attı kargaya.  Köpek, ayağının altına dolaştı. Önünden gelen kişiyi görmemişti. Kendisi bir tarafa, şahıs bir tarafa düşerken dikkatini çeken tek şey,’’ Vay be, masmavi!’’ dediği bir çift gözdü.  İstemeden de olsa gülerken buldu kendini. Diğer şahıs çoktan yerden kalkmış, Adam’ın da kalkması için O’na el uzatıyordu. Elini tuttu. Sıcak, titrek. Ayağa kalktı. Uzun ve mütebessim. ‘’Ben,’’ dedi şahıs. ‘’Özür dilerim. Gökkuşağına bakıyordum da. Dalıp gitmişim.‘’ Birkaç araba kornası, iki üç kırlangıç şakıması ve bir da kedi miyavlaması vardı. ‘’Benim adım,’’ diye devam etti şahıs. ’’Adım Deniz. Sizin?’’ Kedi tam ortalarında durmuş, mırın mırın patisini yalayıp duruyordu.

… … … …

‘’Sessizlik fazla uzun.’’ dedi oturdu maun sandalyeden batmakta olan güneşi seyrederken. Pembe ve turuncu pek yakışıyor, diye düşündü. Sol dudağının kenarına bindirdiği tebessüme bir çizgi daha eklendi. ‘’Sessizlik, diyorum, galiba fazla uzun…’’

Bir elimde kibrit, lavanta kokulu mumumu yakıyorum. Odam mis gibi kokuyor. Sadece mumu yakmakla kalmıyor. Odamdaki dağınıklığı giderip pencereleri de açıp havalandırıyorum. Ama mumu yaktım ya, daha sonra havalandırsaydım diye aklımdan geçirirken bir kahve yapmak için mutfağa doğru yollanıyorum. Sabah ne kadar da umutluydum. Ama şimdi hâlbuki. Tarotçu kadının dedikleri aklıma takılıyor. Bir iple bağlanmış balon gibi. Bir o yana savruluyorum bir bu yana. ‘’Aramayacak!’’ demişti kadın. ‘’Hatta hayatı bir düzene girmiş. Seni bile unutmuş. (Hakkettin!)  Değnek İkilisi, Kılıç Onlusu, Tılsım Ası. Karşılıklı eylemlerimizi, önünü alamadığımız endişelerle tıkadık. Şimdi de yeni duygularla, başka hayatlara açılma zamanı geldi çattı artık. Haklı. (Çook!) elimdeki urgan ipi daha bir sert sıkmaya başlıyorum. Küçük, ince, diken gibi kılları avucumun içine, parmaklarımın arasına batıyor. ‘’Çocuklar,’’ diyorum. ‘’Ah çocuklar!’’ Onların ‘hediye’ ettiği bir ip. Hemen biraz önce, daha eve girmemişken ‘’Abla! Abla!’’ diye bağıran ilk kat dairenin küçük kız ve oğlu kendilerini parçalıyorlardı neredeyse. ‘’Lütfen bizimle oyna, applaaa!’’ hele Caner. Apartman yöneticisinin hemen hemen benim yaşlarımda olan oğlu, mahallenin komşu öğretmeninin, küçük kardeşi. Az yakışıklı değil hani. Ufakken bile bunlar böyleyse, taşıdıkları gene yatıp kalkıp şükretmeleri gerek. İpi biraz daha sıkıyorum ama bu sefer ip atlarken. Geçirdiler beni bir uca. Verdiler ipin bir ucunu bana. Başlattılar sallatmaya. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı. Hoppidi zoppidi. Dıştan biri bizi, ağır çekimde seyretse, dudaklar başta olmak üzere, bütün vücut kıvrımlarının lömbür lömbür sallandığını şaşkınlıkla fark edeceklerdir muhtemelen. Daha beşinci çeviriye kalmadan, beni alıyor bir gülme. Hahaha. Sonra Ayşe, sonra Caner, sonra üst kattan yakışıklı komşu öğretmen. Bir daha çeviriyoruz, bir daha gülüyoruz. Bir daha çeviremediğimiz için bu sefer sadece tebessümler edip ayrılıyoruz. Amma ve lakin Caner ve Ayşe, resmen eteğime yapışıyor ve bırakmıyorlar. ‘’Gitme, noluurr…’’ ‘Ama’ diyen bakışlarımı ortadan yukarıya doğru kaldırıyorum. ‘’Gitmem gerek.’’ , ‘’Tamam.’’diyor uzun (Yalan!) uğraşlardan sonra Caner. ‘’Al bu ipi sana hediyemiz olsun.’’

Kırmızı urgan, günbatımında pırıl pırıl parlıyor. Tüğcükleri ışıl ışıl. Taa ki elime alıp dokunasıya kadar.  Öylece bakakalıyorum elime aldığım urgan ipe, bir karga sesi beni daldığım hipnozdan uyandırasıya kadar. Resmen büyüleniyor ve istemsizce ‘Evet!’ diyorum. Cebimde taşıdığım pardon Tarotçu kadından (ç)aldığım kart aklıma geliyor. ‘Evet’ diye belli belirsiz mırıldanıyorum. On iki numaralı kart. Bugün aylardan Aralık ve ayın on ikisi. Zamansız zamana niyet. Tesadüfe bak sen. ‘Kabul ediyorum bu urganı. Ama artık gitmem gerek.’ deyip her birinin yanaklarına bir öpücük kondurup evime yani şu anda, yatağımda uykuya geçmeden önce, tekrar ben ile O’nu, yani bizim imkânsızlığımızı düşünüyorum.  Olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Değnek İkilisi, Kılıç Onlusu, Tılsım Ası. Evet, olmadı, olmamıştı. Olmayacaktı. En son bir kart daha elimde. Tekrar tekrar açmama rağmen ‘Düz’ gelen kart. Yine elimde, sağ avucumun içinde öylece tavanı seyrediyorum.  ‘Bir şey yapma şu anda. Sadece bekle. Dileğinin henüz gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli değil. Doğayı izle. Sana mesajları olacak. Rüyalarını takip et. Evren seninle konuşacak. Bir kuş tüğü, bir bozuk para, bir kelebek, ya da bir karga… Karga… Karga… Karga ne alaka? Karga, ben alaka! Sen kimsin? Ben, Sen’im. Sen neredesin? Ben buradayım. Anlamadım!  Hayır, çok iyi anladın. Bak, tam da ipin ucunda. Takip et ipi! Evet. İşte böyle. Adım adım. Bakış bakış. Dua dua… Beni takip et ve bul beni… Sen kimsin? Dedim ya, Ben, Sen’im…

Çocukların verdiği kırmızı ipin urganın ucunda, bu urgan dâhil bütün iplerin bağlı olduğu bir asa. Evet, sesin geldiği ‘O’ yaratık tarafından tutulmakta. Odamın ışıklarını ne ara söndürmüştüm diye bir soru işareti aklımın bir köşesinden geçiyor. Adaçayı tütsüsünün yerini burnuma hiçte koklarken ziyafet vermeyecek kokular sarmış durumda… Bir çift kırmızı göz, sadece bana bakmakta. Tak tak. Elinde sımsıkı tuttuğu asa ile yeri göğü inletiyor. Tak tak. Duvarlar titriyor. Bir takım acı çeken insanların inleme seslerine ‘DAHA!’ diyen kahkaha çığlıkları eşlik ediyor. ‘Tak tak’ ediyor ve beni kendine çekiyor. ‘Tak tak’ ediyor, kendisini karşımda buluyorum. Dudağının sol kenarında ince bir çizgi beliriyor. Tıpkı bendeki gibi.

‘’Sen kimsin?’’ diye soruyorum iplerin ucundaki yaratığa. Sesim yankı yankı.’’Sen, kimsin?!’’

‘’Ben,’ diyor yaratık. Bu zamana kadar görmediğim en cani, sinsi ve tatlı bir gülümseme ile. ‘’…bu iplerin sahibi!’’, ‘’Ben!’’ diyor o gür ve vakur sesiyle, ’’…bu kartların ve dahi elindeki kartın sahibi!’’, ‘’Ve ben,’’ diyor yine o gurundan zerre ödün vermeyen sesiyle, ’’Senin sahibinim!’’ Bir kırbaç sesi kulaklarımdan geçiyor. ‘’Şimdi diz çök, boyun eğ ve dediklerimi yap!’’ Bileklerim yanıyor. Bileklerimde bir yanma ile şaşkına dönüyorum. Ayaklarım, bulunduğum yerin yarısına kadar gömülü. Dudaklarımı açamıyorum. Sesler, beynimin içinde yankılanıyor. Hissedebiliyorum. Onlar, buradalar, anlayabiliyorum. Her yerdeler. Çevremde. Kalbimde, aklımda. Neden bu kadar, bu kadar acımasızlar?!

‘’Bırak beni!’’ Hayır, hala orada bacak bacak üstüne öylece oturmakta. Bir elinde tuttuğu demirden asası, ucunda bağlı ip yumakları ve düğümleri ile bana bakmakta. Bakışlarını hissedebiliyorum. Anlıyorlar beni. Çok fazla bakış ve çok fazla his. Nefret ve alayla kaplı bu gözler. Acıyor. Bana değil ama kendine. Canı yanıyor. Benimle birlikte hem de sonsuza dek. Bir ‘Tak!’ sesi. Elindeki asayı hışımla yere vuruyor. Belli. O’nu anladığımı, anlıyor. Çıngır çıngır zincir sesleri. Yankılanıyor. Bir ’Tak!’ sesi daha ve yavaş yavaş beliriyor siluetler. Asasının ucundaki iplere bağlı belki milyonlarca yaratılmış. Kimisi çığlık çığlık. Kimisi halinden memnun.

‘Sen!’ diyor kırmızı gözlü yaratık. Ağzı ve dudaklarından ötesi yok. Her adımında bir ateş yığını. Canı yanıyor. Ve benimkini de yakmak istiyor. Hemen değil. Çektire çektire. Aheste aheste. Bir ve tek olana, son ve hiç olana kadar.

‘’Biliyordun!’’

‘’Evet, Biliyordum!’’

Bir ‘Tak!’ sesi daha. Kıvılcımlar duvarlarda. Bir ‘Tak!’ sesi daha. Alev alev yakan bir rüzgâr her yanımda. Tak Tak! İpler boğazımda. Bileklerimden tutmuşlar, beni boğmaktalar. ‘’Sen!’’ diyor o ses yine. ‘’Biliyordun! Bile bile yaptın!’’

‘’Hayır!’’ gözlerim yanıyor.

‘’Biliyordun!’’

‘’Hayır!’’ kalbim, göğüs kafesime dar geliyor. Son bir nefes almaya çalışıyorum. Üstümde bir ağırlık. Acıdan kapattığım gözlerimi açmaya çalışıyorum korkuyla. Tam ağzımın ortasında, kedim Tekir oturmakta. Mırın mırın.

‘’Miyavv’’ diye bir ses.

‘’Evet, miyav…’’

Duvarda saat üçü gösteriyor. Gece. Perdelerin arasında odama dolunay ışığı sızıyor. Koç burcunda dolunay. Yeni başlangıçlar getiriyor ateş burcu. Alev alev. İçim yanıyor. Rüzgârın perdeleri havalandırmasına kedi ve köpek sesleri eşlik ediyor. Ha bir de bir karga. Hala gitmemiş. Üstelik verdiğim hiçbir ekmek kırıntısını da yememiş. Pervaz olduğu gibi pislenmiş. (Az kaldı.) Elimde tuttuğum ipin ucu, hala dikenli ve hala parmaklarımın arasına batıyor. Bir de avucumun içine. Aynada kendi yansımamı görüyorum. Sadece yarımı. Efil efil, rüzgârda sallanıp durmakta. Bir elimde tuttuğum kart. Kaç defa elimde tekrar tekrar açsam da bana ‘DÜZ!’ geliyor. Yolun sonunu göremiyorum. Derken gidiş yolunda bir değişikliğe karar veriyorum. Elimde kart, kartın dediği yoldan gidiyorum. İnşaat sırasında müteahhitler malzemeden çalmamış olacak ki duvarlarımız, tavanlarımız pek bir sağlam. Çiviyi bile kabul etmiyorlar. Ben de gözlerimi balkona dikiyorum. Dolunay daha bir davetkâr bu gece. (Her zaman öyleydi.) Nasıl da fark edememişim. ‘Karasızlıklarımın ortadan kalkması ile tıkanıklıklarım bir bir açılıyor. Belirsizlik ortadan kalkınca, kart bana, ‘TERS!’ haliyle, ‘durgunluğu bırak ve harekete geç!’ diyor. Bugün ayın on ikisi. Enerjiler tam yerinde. Her şey yolunda. Her şey yolunda…

… … …

Sessiz geceyi bir kuş sesi bölüyor. Siyah geceye bir kedi eşlik ediyor. Bir köpek, hiç kimseyi umursamadan, öylece yol alıyor karanlık sokaklarda. Arada bir rüzgâr esiyor. Penceresi açık, üçüncü katın perdeleri tekrar havalanıyor. Masanın üzerine dizilmiş kartları savuruyor öteye beriye. Ucu yakılıp, neredeyse dibi görünmüş tarçın, kâfur ve gül karışımı tütsüler ile çeşit çeşit renkte ve kokulu mumları söndürüyor. Rüzgâr bu. Az şey getirip çok şey götürüyor. Balkonda bir kadın, balkon demirliklerine bağladığı ve boynuna doladığı kırmızı urgana son kez sağlam bir düğüm atıyor. Bir gayret demirliklerin üstüne çıkıyor. ‘’Nereden bileceğiz değil mi sonuçta?!’’ diyor karşısında ışıl ışıl parlayan dolunaya. ‘’Ne iyi? Ne kötü?’’ derin bir nefes çekiyor ciğerlerine. Gözlerini kapatıyor. ‘’Bu,’’ diyor sağ ayağının hafifçe kaldırıp tek ayağıyla dengede kalmaya çalışırken, ‘’…bu, sana atılan ilk ve son adımım!’’ Elinde sımsıkı tuttuğu kartı bırakıyor boşluğa. ‘’Sana Geliyorum!’’

… … …

Havada süzülen kartı bir karga yakalıyor uzun, ince ve siyah gagasıyla. Bir kedi, kargaya; bir köpek de, kediye eşlik ediyor. Bir sağa, bir sola. İki kanat, beş kanat… Derken üç katlı başka bir apartmanın pencereleri açık ikinci katından, tarot açılım videosu çekmekte olan bir kadının önüne, kartı atıp kaçıyor.  Mecburen durdurmak zorunda kalıyor kadın açılımı. ‘’Hay Seni!’’ demeye kalmadan kocaman açılmış gözlerine, bir karış açık kalmış ağzı da ekleniyor. ‘’Ah!’’ diyor büyük bir sevinçle. ‘’Kaybolan kartım. Hem de ‘Düz!’ sen nerelerdeydin be ‘Asılan Adam!’

___SON___

06,08,2021 – 10:34 – Cuma

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account