IMG-20201119-WA0047_20201213231756940

1.Bölüm

Turuncu… Güzel renkti, sevimli ve sıcak. İnsanın içine istemsiz bir rahatlama salıyordu, nedensiz bir mutluluk. En önemlisi enerji deposu gibi canlılık salgılıyordu, tıpkı kış mevsiminin kasvetli akşamlarında yenen portakal gibi. 

Ve kahverengi. Nasıl ağır, nasıl asil bir renkti o. Asalet kısmı biraz abartı olabilirdi, özellikle koyu tonları bu konuda siyaha özentilik ediyordu belki ama o ağır havası kesinlikle kendisine özgüydü. Büyük ihtimalle de bu yüzden kahverengi tonlarının insanlar üzerinde uzaklaşma dürtüsü oluşturduğunu iddia ediyorlardı. Herkesin harcı değildi tabii ağır olmak, yerinde davranmak. Kahverenginin güven verici bir yanı da vardı oysa, hani insanın ayağı toprağa basınca kendini güvende hissetmesi gibi. 

Kim ne derse desin, nasıl düşünürse düşünsün fark etmiyordu aslında. Ceylin bu iki rengi seviyordu, hem kafe, hem pastane olarak işlettiği küçük mekanına sıcaklık ile canlılık, güven ile samimiyet kattığını düşünüyordu. O yüzden içerisini dekore ederken bu iki rengi seçmişti. Elbette iki rengi seçmesindeki tek sebep verdikleri hissiyat değildi, çocukluğunun güzel anılarına yarenlik etmiş olan portakallı çikolataların da bu seçiminde etkisi büyüktü. Babaannesinin evine ne zaman gitseler, özel tarifiyle hazırlamış olduğu çikolatalar ikram edilmek üzere her zaman hazırda olurdu. 

O zamanki çocuk aklıyla Ceylin, çok sevdiği portakallı çikolataları babaannesi ile öylesine özdeşleştirmişti ki, babaannesini kaybettiklerinde ölümün ne olduğunu çok da iyi kavrayamadığı yaşlardaydı ve ilk sorduğu şey portakallı çikolataları kimin yapacağı olmuştu. Kendisi bunu hatırlamıyordu ama rahmetli babasının gülümseyerek dile getirdiği zamanlardan biliyordu. Yıllar sonra babası, babaannesinin tarif defterini kendisine emanet ettiğinde karar vermişti pastacı olmaya. Meslek lisesini seçmiş, kendi bölümünü okuduğu üniversiteden mezun olmuştu. O yıllar boyunca tek hayali kendisine ait bir pastane açmak ve portakallı çikolatalar yaparak çocukluğunun biraz tatlı, biraz ekşi tadına herkesin varmasını sağlamaktı. Uğruna çok çabaladığı, beklenmeyen acılar yüzünden ertelediği hayalini tek başına da olsa nihayet gerçekleştirmişti. Kendisine ait pastanesinde yapıp sattığı birçok çeşit vardı, ama babaannesinin özel tarifli çikolataları onun da özel ürünü olmuş ve renklerini pastanesinde kullanmayı en çok da bu yüzden seçmişti. 

İçeride üç masalık yeri vardı, yaz aylarında belediyenin izin verdiği yine üç masa koyabildiği dış alanı da mevcuttu ve bu kadarını tek başına ancak idare edebildiği için masa sayısını arttırmayı hiç düşünmüyordu. 
Burayı seviyordu, ama en çok süs eşyaları satan yerlerden topladığı portakal ve çikolata figürleri ile boncukları birleştirip yaptığı kapısında sallanan kapı süsünü seviyordu. İçeri giren her müşteriyi neşeli şıngırtılarla haber veriyor olması hoşuna gidiyordu.

Bu sabah da erken kalkmanın abartı sayılabileceği bir saatte uyanıp pastanesine gelmiş ve o gün için tazelenmesi gereken ürünleri hazırlamıştı. Pastaları soğutucu dolap olan camekanın içerisine yerleştirdikten sonra geriye yalnızca küçük kekleri süslemek kalmıştı. Ama saat 08:30′ u biraz geçiyordu ve bir kahve molasını hak etmiş hissediyordu. Hızlıca kendine bir fincan kahve hazırlayıp boş masalardan birine geçtikten sonra mutfak kısmında çalışırken taktığı boneyi kafasından çıkardı, gelişi güzel toplamış olduğu saçlarını lastik tokanın hapsinden kurtararak özgür bıraktı. 

Doğal kızıl ve oldukça uzun olan saçlarını açık kullanmayı seviyordu. Ama iş yaparken toplamazsa bonenin içine sığmadıkları için bazen uzun saatler boyunca toplanmış hâlde kalıyorlardı. Ne annesi ne de babası kızıl değildi ve bu konuda insanlara açıklama yapmak yorucu olduğu kadar sıkıcı da oluyordu. Bilmem kaç göbek önceki bir akrabasına duyulan merakı biraz gereksiz buluyor olması da bu duyguları tetikliyordu tabii. 

Aynı şekilde gereksiz bulduğu bir diğer açıklama konusu ise neden yalnız, bekar bir kadın olduğuna dairdi. 30 yaşına dayamış olduğu merdivenin basamaklarını sadece son üç yıldır gerçekten yalnız çıkıyordu ve kendisi bunu dert etmiyorken başkalarının onun adına yorgun hissetmesini anlamıyordu. 

Konuyu açanların kötü niyetli olmadıklarını bildiğinden genelde böyle iyi olduğunu söyleyip geçiştirmekle yetinirdi. Ne yapacaktı ki başka; annesini çok küçük yaşta kaybettiği için ancak hayal meyal hatırladığını, üç yıl önce yakalandığı kanser hastalığının babasını ondan alıp annesine götürdüğünü, bir yıl İstanbul’da kendi işini yapmak için süründüğünü ve sonrasında her şeyi satıp Yalova’ya taşınarak yeni bir hayata başladığını mı anlatacaktı? Yeni bir şehirde sıfırdan iş ve hayat kurmakla uğraşırken o arada kendine bir hayat arkadaşı bulamamış olması; ki aramıyordu, gayet de anlaşılır bir durumdu oysa, en azından kendisi için. Başkaları da kusura bakmasındı bir zahmet, hiç vakti yoktu neyin neden olduğunu anlatmaya. Hayalini gerçekleştirmeyi başarmıştı ve gerisi umurunda değildi. 

Ama yıllar önce okuduğu bir kitapta yazarın da dediği gibi  “Düşün neresinden dönülse gerçeğin bir yanı uçurum” du. Sabahları mola verdiği bu anlarda ve onu hiç kimsenin beklemediğini bildiği evine döndüğü akşamlarda çok net hissediyordu ne kadar yalnız olduğunu. Yapılacak hiçbir işinin olmadığı o kısa anlar bazen geçmek bilmeyen saatlere tekabül ediyordu sanki, şimdi olduğu gibi.

Kahvesi bittiğinde içini çekerek kalktı, çok geç olmadan süsleme işine koyulsa iyi olacaktı. Kekleri mutfak kısmında değil de müşterilerin gözü önünde süslemeyi tercih ediyordu.  Bu yüzden malzemeleri ve kekleri mutfaktan getirip tezgahın arkasına geçmişti ki kapı süsünün şangırtısı ile gelene baktı. 

“Günaydın Kerime abla, hoş geldin. ” dedi gülümseyerek. Kerime abla ile burayı ilk açtığı günlerde tanışmışlardı ve o zamandan beri de hem devamlı müşterisiydi, hem de iyi bir arkadaşı. Arkadaş kısmının ilerleme kaydetmesinde en önemli etken, Kerime ablasının aynı zamanda birkaç bina ötesinde oturmasıydı. Komşusuydu yani. 

“Ay yok, ayamadı gün mün.” deyip söylenerek içeri geçen, çantasını sinirle masaya koyan ablası yaşındaki arkadaşına merakla baktı Ceylin. 

“Hayırdır abla, ne oldu yine sabah sabah? ” diye sorarken o arada da tezgahın arkasından çıkıp yanına gelmişti. 

“Aman ne olacak, bizim damat işte yani. Yine işten çıkmış, hem de bir ay olmuş çıkalı ama ben yeni öğreniyorum. ” deyip sinirle güldü Kerime. “Tabii, yemiyor bir tarafları bana söylemeyi. Biliyorlar canlarına okuyacağım, ondan saklıyorlar. ” diye devam etti. 

“Dur ben sana bir bardak çay koyayım da sakin sakin konuşalım. ” diyen Ceylin kalkmıştı ki Kerime seslendi. “Kahve yap kız, çay yetmez bu kafayı ayıltıp sakinleştirmeye. ” 

Kahveleri hazır edip masaya geldiğinde Kerime ablası hâlâ beş karış surat ve öfkeli bakışlar eşliğinde oturuyordu masada, öyle ki sormasına dahi gerek kalmadan söylenmeye başlamıştı. 

“Deli ediyorlar beni karı-koca. Hele o kızım olacak zilli yok mu, ah ah… Kafasını duvarlara vuracak o ipsiz sapsız herifle evlendiği için ama iş işten geçmiş olacak. “

Kerime ablanın kızmakta haklı olduğunu biliyordu Ceylin, zira kızını ve damadını tanıyordu. Aslında ikisi de iyi niyetli gençlerdi ama damadı Yalçın iki senedir bir işte kalıcı olmayı başaramamıştı. Kerime ablanın kendi emekli aylığı ve kocasından aldığı aylıkla destek çıkması da bir yere kadardı. 

“Kötü bir adam değil be Kerime abla, sana ya da Sema’ya hiç saygısızlığı yok biliyorsun. “

“E ben de kötü demiyorum zaten, ama iş olmayınca da aş olmuyor ki kuzum. Sema hamile, çalışamıyor. Yalçın da maşallah girmediği, yapmadığı iş kalmadı ama süreklilik yok. Böyle düzensiz hayat nereye kadar Ceylin, onca tanıdık var ve biliyorsun hepsini araya sokup iş buluyorum ama adam iki ay dayanmıyor yahu. Geçim her geçen gün zorlaşıyor, çocuk geliyor, vallahi düşündükçe sinirlerim bozuluyor. Bu nasıl rahatlıktır anlamış değilim. ” 

Diyecek bir şey yoktu, Ceylin başını sallayarak onayladı Kerime ablasını. Gelir yerinde sayıyor, giderler durmuyordu. Altı ay önce malzemelere ödediği parayla şimdi aynı malzemelerin ancak yarısını alabiliyordu. Durum bu kadar vahim olduğundan Kerime ablanın endişesini ve kızgınlığını anlamamak imkansızdı. O sırada aklına bir fikir geldi. 

“Belki de Yalçın böyle biraz rahat edebileceği bir iş istiyordur abla, hani bazı insanlar boyunduruk altına girmeyi sevmez, biliyorsun. Ona bu tarz bir iş ayarlasak?” 

Kahvesini yudumlayıp sinirle gülerek konuştu Kerime, “Hangi iş rahat olur ki? Hepsinin kendine göre zorluğu, yorgunluğu var. Bu adam yan gelip yatayım, o sırada da maaş versinler istiyor. ” 

Güldü Ceylin, Yalçın ne yapsa Kerime ablanın onayını alacağa benzemiyordu. İstikrarsız gidişatı bu duruma sağlam bir zemin hazırlamıştı tabii. Ama aklına gelen iş oldukça rahat ve esnekti. Üstelik bir süredir aklını kurcalıyor ama tek başına altından kalkamayacağını düşündüğünden uygulama kısmına geçemiyordu. 

“Bir süredir internetten satış düşünüyordum abla. Bir sayfa açıp burada sattıklarımı evlere servis yaparak da satmak şeklinde. Ama ben burayı ancak çeviriyorum ve ne sayfayı ne de müşterileri idare edebilirim. Diyorum ki senin kız evde sayfayı idare etse, damat da motorla servisi yapsa. Nasıl olur?”

“Bunların ipiyle kuyuya inmeyi gerçekten düşünüyor musun? ” 

“Deme öyle be abla, daha gençler. Ne yapmak istediklerini bulamamış olabilirler. Hem büyük bir masrafı da yok bu işin, bir tek motor alınacak. Onu da sıfır almayız ilk etapta, işin durumuna bakarız önce. Yalçın Yalova’lı, her yerini biliyor, motor ehliyeti de var. Bir konuşalım, kabul ederlerse iki koldan evlerine para girer. ” 

“İyi de ikisine birden maaş verirsen sen ne kazanacaksın kuzum? Piyasa belli işte, biliyorsun. ” 

Elini uzatıp Kerime ablasının elinin üzerine koyarak gülümsedi Ceylin, “Burasını ayakta tutacak kadar kazanmak bana yetiyor abla, benim çok zengin olmak gibi hayallerim yok ki. Burası benim hayalimdi ve gerçekleşti zaten, hem satış işi tutarsa kendi maaşlarını kendileri kazanmış olacaklar. Sema sayfayı güzel idare ederse olur bu iş. Sen bir konuş. ” 

“E iyi madem, bunu da batırırsa o Yalçın’ın benden çekeceği var ama. ” dedi Kerime gözlerini kısarak, ardından ekledi. “Sema’nın yarın akşama doğum günü var, beraber kutlayacağız nasılsa, o sırada da konuşuruz.” 

“Hiii! Ay ben unuttum doğum gününü ya! ” diyerek elini alnına vurdu Ceylin. “Kerime abla, hediye sipariş etmiştim ben. Sen az idare et burayı, gidip bir koşu alayıp geleyim hemen. Hem sözüm vardı Sema’ya, pastasını ben yapacaktım. Hediyeyi  almaya zamanım olmaz. ” deyip kalktı. 

“Kız ne hediyesi, aşk olsun. ” diyen Kerime ablasının tatlı sitemine gülerek karşılık verirken ceketini almıştı bile Ceylin. “Olsun abla olsun, olacaksa aşk olsun zaten. ” demiş, çantasını da aldığı gibi çıkmıştı pastaneden. 

Sabahın bu saatinde pek gelen giden olmazdı ama olsa da sorun değildi. Ara sıra Kerime ablasına emanet etmişliği vardı pastaneyi ve kadın ne yapacağını bildiğinden Ceylin’in gözü arkada kalmıyordu hiç. Yalova’ya ilk geldiği günlerde tanıştığı bu tatlı kadın, ona iyi bir komşuya sahip olmanın nasıl güzel ve değerli bir şey olduğunu göstermişti. Yalnız olmanın zorluğunu onun sayesinde atlatmıştı Ceylin ve bu anlamda Kerime ablasının yeri hep ayrı olacaktı. 

Çok da uzakta olmayan dükkana girip önceden sipariş verdiği bebek beşiğini teslim alarak pastaneye geri dönmek üzere yola koyulduğunda mutlu mutlu gülümseyerek yürüyordu Ceylin. 

İlk aylarda bebeğin annesinin uzakta kalmayacağı, yatağın yanına yerleştirilen bu modern beşiği görünce çok sevmiş ve markasının satış noktası olan dükkana giderek sipariş etmişti. Demonte olarak kutusunda teslim aldığı hediyesinin, Sema’yı çok mutlu edeceğini düşünerek mutlu mutlu pastanesine gelmişti. Kapının önünde dikilmiş duran, pastanenin tabelasına bakmakta olan iki adamı da o zaman fark etmişti. Birkaç saniyeliğine kaşlarını çatarak arkalarından adamlara bakmış, varsa bir dertleri içeri girerler diye düşünerek yanlarından geçip pastaneye girmişti. 

*************

32 yaşındaydı Yiğit. Uzun boyu, atletik vücudu, buğday tenine uyumlu koyu kahverengi saçlarıyla dikkat çekici bir erkek olmuştu hep. 
Kadınların dikkatini çekme konusunda hiçbir zorluk yaşamıyordu ancak son bir yıldır ona zorluk çıkaran tipi değil, değişen karakteriydi. Karakter değişmez, diyen eski dostuna yan gözle bakıp gülümsedi. Neyseki düşünceleri okuma yeteneği yoktu dostunun, akşama kadar onu analiz bilgisiyle bunaltırdı yoksa. 

Hoş, bunaltması için analizlerine ihtiyaç da yoktu. İstanbul’dan arabaya binip feribota geldikleri ve feribottan inip Yalova şehir merkezine doğru yol almakta oldukları süre boyunca Yiğit fenalık geçirmişti ve geçirmeye de devam ediyordu. 

“Bir daha seni şehir dışı yolculuğa davet etmeyeceğim. ” dedi sıkıntılı bir sesle. 

“Sen bilirsin, ama ben gelmesem buraya gelmen haftalar sürerdi ve baban da bu durumdan hiç hoşlanmazdı, biliyorsun. ” 

“Biliyorum, ” diye homurdandı. Buraya gelmesi elbette haftalar sürmezdi, dalga geçiyordu. Ama kendisine katlanabilen tek kişinin Osman olması, birçok konuda onun yardımına ihtiyaç duymasını da beraberinde getiriyordu. Geçen yıl ortaya çıkanlardan sonra tam bir kaos ortamına dönen hayatı, Osman’ın sayesinde biraz olsun idare edilebilir hâle gelmişti ve her ne kadar şikayetçi gibi görünse de aslında Osman’ın varlığı için şükrediyordu. Çünkü emin olduğu tek bir şey varsa o da Osman’ın onu değil, kendisinin onu bunalttığıydı. 

Yalova’ya geliş sebepleri kendisinin başında olması gereken ama son bir yıldır olamadığı aile şirketiyle ilgiliydi. Babasının kurmuş olduğu şirket genel olarak mutfak malzemeleri ithal ediyordu ve yurtiçinde kendilerine bağlı bayiilikler, distribütörlükler veriyorlardı. Bu şehirde de yetkili bir bayii ve satış noktası açmak isteyen babası, daha önce teklif verdikleri birkaç yerle görüşmesi için Yiğit’i yollamıştı. 

Kahvaltı bile yapmadan yola çıkan iki arkadaş, Yalova’ya gelmişler ve arabayı şehir merkezindeki katlı otoparka bırakarak görüşme yapacakları ilk yere gitmek üzere ara sokağa girmişler, yürüyorlardı.

Sahile çıkan sokakta ilerlerlerken bir yandan etrafa bakınıyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlardı. Sohbetin konusu Yiğit’in kendini tutması, kontrol etmesi üzerineydi ki o garip tabelayı görene kadar da Yiğit gayet iyi idare etmişti. Ancak kahverengi ve turuncu renklerinin hakim olduğu tabelayı gördüğü anda Yiğit’te kontrol adına hiçbir şey kalmamıştı. Hızlı adımlarla yürüyüp pastanenin önüne gelene kadar Osman’ı duymamış, geldiğinde de gözlerini tabelaya dikip öylece bakmaya başlamıştı. 

Ona yetişen Osman, durumun farkına varmıştı varmasına da anlam vermekte zorlanıyordu ve bu bir ilkti. Yiğit kontrolü kaybetmiş gibi görünüyordu fakat diğer yandan garip bir şekilde kontrol altındaydı. Sokağın baştan sona taş döşeli olması yüzünden aşırı dikkatli yürüyen dostu, pastane tabelasını gördüğü anda taşların aralarındaki boşlukları düşünmeyi bırakmış, koşar adım pastanenin önüne gelmişti. İşte bu, tam olarak şu ‘diğer yandan’ kısmını oluşturuyordu ve Osman uzun süre sonra ilk defa afallamıştı. Dostuna yetişir yetişmez nefesini düzenlemiş, bir şey söylemeden önce kendini dizginlemeyi tercih etmişti. 

“Yiğit, gitmemiz gerekiyor. Görüşmeye geç kalıyoruz. ” dedi. Sesini olabildiğince sakin, yumuşak bir tonda kullanmıştı zira bu tip kopma anlarında fevri davranma lüksü yoktu. 

“Portakallı çikolata yemek istiyorum. Portakallı çikolata yemek istiyorum. ” 

Yiğit’in kilitlenmiş hâlde tekrarladığı cümleden belliydi ki portakallı çikolata yemediği sürece buradan bir milim dahi kımıldamazdı. Hani ola ki ikna olur da uzaklaşırlarsa portakallı çikolata konusu yiyene kadar kapanmazdı. O yüzden yapacağı en iyi şey Yiğit’in içeri girmesine ve o çikolataları yemesine izin vermekti. Aklından geçen düşünceleri netleştirirken yanlarından geçip içeri geçen kadına dikkat etmedi Osman. 

“Tabelaya bakmayı bırakıp içeri girelim o zaman? Bak gerçekten geç kalıyoruz, ilk görüşme için iyi bir izlenim değil. ” 

“Tabela çok güzel ama, ikiye ayrılmış çikolata barının içinden fışkıran küçük küçük portakallara baksana. Mükemmel bir tasarım. ” 

“Evet Yiğit, tam senlik olduğu kesin. İçeri girip tasarıma ilham olan çikolataları yemeye ne dersin? Hani demin yemek istediğini söylediğin?”  Tüm bu konuşmalar esnasında Osman kesinlikle Yiğit’e dokunmuyor ve onu içeriye temas ederek yönlendirmiyordu. Konuşarak yapıyordu her ne yapıyorsa. 

O sırada içeride olan Ceylin ve Kerime ablası ise kendi aralarında diyalog hâlindeydiler. Ceylin içeri girer girmez elindeki paketi arka kısma bırakmış, ceketini çıkarıp önlüğünü ve bonesini takmış, ardından tezgahın arkasına geçerek kekleri süslemeye başlamıştı. Kerime de tezgahın kenarında durmuş, dışarıda dikilen iki adam hakkında konuşmaya devam ediyordu. 

“Adam tabelaya aşık oldu sanırım, sence gerçek çikolata zannetme ihtimali yüzde kaç?” 

Elindeki aparatla kekin üzerine eğilmiş hâlde süslemesini yapmakta olan Ceylin güldü, “Yemeye kalkarsa net bir bilgimiz olur. ” deyip yaptığı işe devam etti. Diğer keke geçtiği sırada kapı açılmış, çanın neşeli şangırtısı pastanede yankılanmıştı. Ceylin ise tüm dikkatini önündeki keke vermişti, kenarlarına ince tabaka krema geçiyordu ve bu işlem en az kreması kadar incelik gerektiriyordu. O yüzden birkaç saniye boyunca kafasını yaptığı işten kaldırmadı. 

Tabelaya bakmayı bırakıp içindeki portakallı çikolata yeme dürtüsü ile kafasının içinde tekrarlayan, eğer yemezse olacaklara dair görüntüler ve sesler eşliğinde pastanenin kapısını açarak içeri girmişti Yiğit. Onu tek bir düşünceye kilitleyen bu dürtüye karşı koyması gerektiğini biliyordu ancak aklını işgal eden düşünce o kadar çok gürültü yapıyordu ki susturmak için kendi iç sesi fazlasıyla yetersiz kalıyordu. 

İçeri girdi, iki adım attı, bakışları tezgahın arkasındaki kadını buldu ve o anda her şey sustu. 

Kadının öne eğik başı, bonesinden firar etmiş bir tutam kızıl saçın her hareketinde usulca yanağında salınışı. Her şey suskundu. 

Gözlerini bir an olsun ayırmadığı kadının başını kaldırması, ağır çekim bir film sahnesi gibiydi ve her şey hâlâ susuyordu. 

Kımıldanan dudaklarının hareketi, özgürce salınmaya devam eden kızıl saçlar, burnunun üstünden yanaklarına yayılan çiller. 

Kaç taneydiler acaba? 
Saymasına izin verir miydi? 
Peki ya bu her şeyin nesi vardı, nasıl oluyordu da susmaya devam ediyordu? 

***&***

Tags:

Paylaş
73 Yorum
  1. hayalperestyazarr02 6 ay önce

    Şu an ikinci bölümü okudum ve bu yiğit in portakal saçlı kadın sözünü çok sevdim bakalım neler olacak fırsat buldukça okumaya çalışacağım emeğine sağlık güzel yazarcığım öğretici ve güzel bir bölüm olmuş 😊

  2. Sofuoglu 7 ay önce

    Portakallı çikolataları yapacak ama kocasının burnundan fitil fitil getirecek, ellerine ,yüreğine sağlık canım

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account