1: HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

kara vezir

Terk edilmiş bir inşaatta yaşıyordum. Buradaydım çünkü inşaat terk edilmişti. Zaten terk edildiği için onu tekrar terk etmeye gönlüm el vermemişti. Terk edilmişliğin gönlüme açtığı kucakta ise epey eksiğim vardı. 

Mutfağım yoktu mesela. Oturma grubum, kapım, bacam yoktu. Ev döşemesinde kullanılan ıvır zıvırlardan yoksundum. Yine de buraya evim diyebiliyordum.

Sahip olduğum eşyalarım, bedenimi üzerine koyduğum buzdolabı kartonundan ve bedenimin üzerini kapattığım eski battaniyeden ibaretti. Bir de şey vardı tabii… Parmaklarımın arasındaki fotoğraf; fotoğraftan bana gülümseyen kız… Ona sahip olduğumu bilmese dahi ona sahiptim ben.

Sol tarafa dönüp kolumu başımın altına yastık yaptım. Ağrıyan başımın yaydığı zehre aldırmadan son iki saattir kıza bakıyordum. Son iki saattir kız bana bakıyordu. Muhtemelen ömrümün bitimine değin kıza bakacaktım. Ömrünün bitimine değin kız da bana bakacaktı. Bizimkisi istemli bağımlılıktı.

Fotoğraftaki kız ve ben.

Fotoğraftaki kız; buz sarısının en sıcak tonunu saç tellerinde taşıyordu. Saç telleri omuzlarını geçmiş beline sarkıyordu. Çelik mavisi gözlerinde çehresi belirtisiz parıltılar devriyeye çıkmıştı. Gözlerinin hemen üzerindeki kaşları usta ressamların eseriydi sanki. Kaşlarının biçimi, kusursuzca renklendirilişi şahaneydi. 

Ufak alnına piknik örtüsü misali serilmiş kâküller taşıyordu. Yine aynı ufaklıktaki burnunun bakanları tekrar tekrar kendine baktıracak bir havası vardı. Oval yüz hatları, nefes kesen vuruşu dudaklarının yapmasına izin vermişti. Eşit dolgunluktaki dudaklarında lavanta pembesi bir boya volta atıyordu. Altı üstü bir vesikalık tutuyordum ya elimde vesikalıkların bu denli hayranlık uyandırıcı çekilmesi yasaklanmalıydı kesinlikle.

Fotoğrafa bakmaya doyulamıyordu. Fotoğrafa bakmaya doyamıyordum ama aniden duyduğum çakmak sesiyle fotoğrafı görüş açımın huzurundan indirmiştim. Arkadaşım gelmişti, Pinhan. Misafir odası olarak planlanmış ancak asla tamamlanamamış odadaydık. Sırtını kolona yaslamış bir yakıp bir söndürdüğü çakmağın alev püskürtüşünü izliyordu.

Yattığım yerden kalkmayıp kızı izlemeye baştan başlarken, “Uzun zamandır buralarda değilsin,” dedim. “Hangi dalga fırlattı seni benim başıma Pinhan?”

“Ben hep buradayım. Ben hep buradaydım. Varlığıma sağır kalmayı tercih ediyorsun sadece.” Boynunu büküp bacaklarını pütürlü beton boyunca uzattı.

“Süslü laflarınla başımı ağrıtma,” dedim. Susuzluktan kurumuş boğazım hırpalanıyor hırpalanan boğazım sesime hırıltılı efektler katıyordu. “İşim var.”

Arkadaşım, sesimin durumunu göz ardı etti. “İşin falan yok.” Çakmak yeniden yandı. Yandığı gibi kesildi. Yaşama tutunamayan alev ise gerisinde buharlar bırakarak sönmüştü. “Dakikalarını, saatlerini, günlerini, aylarını hatta yıllarını böylece yatıp aptal bir fotoğrafa bakarak geçiriyorsun.”

Eski püskü battaniyeyi burnuma kadar çektim. Buz sarısıçelik mavisiusta ressamlarpiknik örtüsü, oval, eşitlik… Fotoğraf, aptallıktan çok aşktı benim için. Benim içim aşktı. Benim işim aşktı. “Hem işimin tanımını yapıp hem de işim olmadığını söyleyemezsin. Tutarsızın tekisin Pinhan.”

“Kıza âşıksan karşısına çık. Gölgelerin ardına saklanma.”

Alev düşmandı sanki. Pinhan’ın soluğu bir savunma askeri… Alev ortaya çıkmaya cüret ettiği her anda soluk, üstüne çöküyor ilerletmiyordu alevi. Buna rağmen huzurluydum. Ateşi görmek; ateşin ortaya çıkış sesini duymak ve ateşin sönüşüne şahit olmak… Bütün cephelerinden esintiyi kabul eden terk edilmiş inşaat sakinlerini huzura sevk ediyordu.

Derince iç çektim. Isıtılmamış oksijen ciğerlerimi kavurarak öksürtmüştü beni. Buz sarısıçelik mavisiusta ressamlarpiknik örtüsü, oval, eşitlik… “Ona âşık değilim,” dedim güç bela. “Derdim onunla değil. Derdim aşkla. Ben aşka aşığım Pinhan. O, beni aşka götürecek olan basit bir araç. O, aracı… Aşk ile benim aramda, aracı.”

Yüzü sertti. Yaptıklarımı onaylamadığını biliyordum. Her şeye rağmen dışa vurumuna geçirdiği katı maskesi gereksizdi. “İnşaat köşelerinde geberip gitmeden önce aşka ulaşabilecek misin bari?” İğnelemesini duymazdan geldim. “İnsan neye âşıksa ona ulaşmak zorundadır Pinhan.”

“Nasıl? Nasıl ulaşacaksın aşka? Nasıl yapacaksın bunu?”

Akan burnumu kabanımın yeniyle sildim. Fotoğrafı tutan parmaklarım, yastık görevini layıkıyla yerine getiren kolum, betona yığılmaktan ötürü de sırtım ağrıyordu. Buz sarısıçelik mavisiusta ressamlarpiknik örtüsü, oval, eşitlik… Ağrı, aşk ile birleşince dayanılmazlığı ana yemek niyetine servis ediyordu; yiyip yiyebileceğim tek ana yemek niyetine. “Aracı’yı kullanacağım,” diyerek konuştum.

“Uzaktan? Uzaktan mı kullanacaksın?”

Algılayamadığım bir anda Pinhan’ın çakmağı kaybolmuştu. Canım sıkıldı. Battaniyeyi atıp doğruldum. Fotoğrafı kot pantolonumun arka cebine yerleştirip Pinhan gibi kolona yaslandım. Karşılıklı oturuyorduk. Başımı sıvasız kolonda dinlendirdim. “Bir zamanlar uzaktandı…” Fotoğrafın hayaleti, Pinhan’ın yüzüyle yer değiştiriyordu şimdi. “Artık uzak kalamam. Artık Aracı’ya yaklaşmam gerekiyor.”

“Neden? Ne değişti de kıza yaklaşmaya karar verdin?”

Değişen zamandı. Pinhan zaman kavramını yorumlayamıyordu. “Bugün doğum günü partisi var.” Hafifçe tebessüm ettim. “Yirmi bir yaşına girecek.”

Tebessümümü benden çalmıştı. “Ne hoş!”

“Hoş değil,” diyerek itiraz ettim. İtirazımla atağa geçen soğuk, ciğerlerime bir kez daha saldırınca öksürük silsilesine tutulmuştum. Kendime gelmemi sabırla beklediğinde veremli gerçeği açığa kavuşturdum. “Hoş değil Pinhan.” Buz sarısıçelik mavisiusta ressamlarpiknik örtüsü, oval, eşitlik… “Çünkü bugün, Aracı kendini öldürecek.”

peri padişahının kızı

Bugün benim doğum günümdü. Lüksle harmanlanmış gösterişli yirminci yaşımı geride bırakıyorken lüksle harmanlanacak olan, gösterişin tutsağı, yirmi birinci yaş günümü karşılıyordum. Karşılamanın şerefine büyük bir tören tertip edilmiş şehrin isim yapmış zengin elitleri törene davet edilmişti.

Fransız terziler tarafından özenle dikilmiş pembe tüllü elbisemin eteklerini tutarak kendi etrafımda döndüm. Elit tayfa, tam kadro davetimize icabet etmişti. Babam bu insanların dostlarımız olduğunu söylese de ben onları tanımıyordum. Tanımadığım kişiler nasıl dostum olabilirdi ki? Yoksa paralel evren vasıtasıyla mı? Sanırım.

Görenlerin, genellikle, buz sarısı şeklinde betimlediği uzun, sarı saçlarımı omzumdan geriye doğru savurdum. Balo salonunun havalandırma sistemi oldukça kaliteliydi ancak ben elitlerin birbirleriyle konuşup birbirlerinin ucuz esprilerine attıkları sahte kahkahalar tarafından boğuluyordum.

“İyi ki,” diye mırıldandım. Sesimi iç sesimden başka duyan yoktu. “İyi ki sizi tanımıyorum.” Ah, bana kalsa sonsuza değin elitlerle tanışmak istemezdim de bana kalmıyordu işte. Şirket yönetimini üzerime devreden babam tanışıklığa mecbur bırakıyordu beni.

“İyi ki doğdun.”

“Nice senelere tatlım…”

“Mutlu yaşlar.”

“Doğum günün kutlu olsun şekerim.”

“Huzurlu yıllar, huzurlu yaşlar…”

Durduğum masaya uğrayıp yalancı sözcükleriyle güzel (!) dileklerini ileten elitlerin her birine gülümsemeye çalışmaktan yüz kaslarım ağrımıştı. Ben gülümsemeye yoruluyorken onlarla beşer dakikalık diyaloglara giren babamın nasıl olup da yorulmadığını merak ediyordum.

Partiyi benim için değil, ününe çok önem verdiği Lumiére Kozmetik şirketimiz için verdiği fazlasıyla belliydi. Ben konuk oyuncuydum bir nevi. Sahne dekoru belki… Koskoca Kenan Çağbağlar ‘ın kızı olduğum bilinirdi. Bilmedikleri; Kenan Çağbağlar ‘ın yanında kutu bebeği yahut süs köpeği gibi gezdiğimdi.

“Kenan maşallah hanım kızımız pek güzelmiş.”

“Ah! Kozmetik şirketini yönetmek için biçilmiş kaftan resmen.”

Lumiére uzun yıllar boyunca galibiyet bayrağını elinde tutacak desenize, kızımız sayesinde.”

Yine kahkahalar, yine yapay sevimlilikler… Salona sıkılmış yasemin çiçeği parfümü olanca ağırlığını omuzlarıma yüklüyordu. Masadaki meyve kokteylinden aşırıya kaçan yudumlar içtim. Kirpiklerime dokunan kâküllerimi çektim. Rahata eremedim. “Bugün bitecek,” diye telkin ediyordum kendimi. “Annemin yanına gideceğim.” Teras tarafında, cam kapıların yakınına konuşlanmış orkestranın saçtığı notaların daha güçlü bir kalitede olmasını dilerdim. O zaman düşüncelerimi dizginleyebilir anın akışına katılabilirdim.

Saatlerce cilalanmış tırnaklarımı avuçlarıma gömdüm. Sivri uçlar derimi çizip küçük boyutlu kesikler açarken avucumdaki ıslaklığın efsununda yok oluyordum. Elitler diyarından kaçış biletimmişçesine kanım beni kaybediyordu.

“Hediyeleri nereye bırakalım?”

“Kızımıza layık değil ama çam sakızı çoban armağanı getirdik bir şeyler.”

“Kullandıkça beni hatırlaman dileğiyle tatlımmm.”

“Kusura bakmayın hem maddi hem manevi… En unutulmaz hediye bizimki…”

Masaların ötesine, devasa hoparlörlerin kurulduğu yere baktım. Sıra sıra istiflenmiş hediye paketleri doğum günümün ortasına Everest Dağı‘nı inşa etmişti. Babamı kendi tarafına çekmek isteyen şirket sahiplerinin, ortaklık sözleşmesini yenilemeyi uman holdinglerin hediyeleri…

Dünyanın uydusu ne zamandan beri çıkar ilişkileri ışığında aydınlatıyordu bizleri? “Değerli konuklarımız hepiniz hoş geldiniz,” dedi elinde mikrofonuyla yüzünde gül bahçesi kurmuş olan adam. Daldığım yerden kovulup adamın söylediklerini dinlemeye çalıştım. “Geceyi hoş bir dans seremonisiyle açalım diyorum.” sorudan ziyade yapılacak olanı belirten mikrofonlu adam -babam da dâhil- elitlerin ıslıklı alkışlarını kazanmayı başarmıştı. “Harika! Çiftlerimiz piste buyursun öyleyse.”

Komut almışçasına eşlerini kollarına takan beyefendiler yavaş tonlu müziğe tutulmuşlardı bile. Bıkkınlıkla dudaklarımı kemirdim. Başrol bendim. Bu sahnede yer almam gerekiyorken isteklerim sefildi. Keyifle masamıza doğru adımlayan genç adamı izledim. Koyu karanlık saçlarını fönlemiş kaşlarını taramış Foncé marka olduğu açık olan parfümünü kıyafetlerine boca etmiş; babama selam veriyordu. Akabinde bana döndü. “Lumiére‘in güzeller güzeli veliahdı bu dansı bana lütfeder mi?”

Babam nazikçe sırtımı dürttü. Mesajı almıştım. Görüldü yapmam olanaksızdı. Avuçlarımı birbirine sürtüp minik kan damlacıklarını kurutur kurutmaz yaralı, titrek elimi genç adamın insafına bıraktım. Seri adımlarla piste yürüdük. Belime sarıldı, omzuna tutundum. Dans adı altında sallanıyorduk sonrasında. 

Devamlı sırıtan, gözlüklerinin arkasındaki gözlerini gülünce kısan yüzüne azıcık aşina olduğum halde ismini bilmediğim genç adam kulağıma eğildi birazcık. Fısıltılı sesinin nefesi, tenimi iğnelemişti. “Evleneceğimizi biliyor muydun veliaht?” sorusu karşısında put kesildim sanki. 

Hücrelerim ortalığı talan etti. Sözsüz isyanlarını bastıramıyor göğüs kafesimi tekmeleyen kalbimi dizginleyemiyordum. Aslında hata bendeydi. Neden şaşırıyordum ki? Evlilik? Evet. Şirket evliliği? Evet. Ortaklık için? Muhtemelen.

Kenan Çağbağlar şaşırtmıyordu hani. Konuşmadan, gergince dudaklarımı yukarı kıvırmaya çalıştım. Olmadı. Zaten genç adam da zoraki davranışlarıma değer biçmemişti. Değer biçmeyişi lehimeydi. Zira bugün sondu. Bugün son. Sahtelikteki son eğlencem…

Bugün kendimi öldürecektim.

kara vezir

“Aracı kendini öldürecek mi?” diye sordu Pinhan.

Gözlerimi tembelce ondan tarafa çevirdim. Aracı’ nın yüzü, yüzünden siliniyordu. “Kendini öldüreceğini sanıyor.” Başparmağımı çevreleyen kuru kabukları tane tane koparmaya koyuldum.

“Ama öldürmeyecek?” soru temelli bir diğer tespit daha…

Bir diğer tespitini onaylamıştım usulca. “Öldüremeyecek.” Kopardığım kabuklar canımı yakıyordu. Canımın yanmasını umursamadım, geneldeki gibi. “Ona engel olacağım Pinhan. Bunca yılın ardından beni terk edip gidemez. Onun yüzünden boşluğa düşmeye hiç niyetim yok.” Hatırlamam zaman almıştı ya… Fiziksel acıları umursamak kapsama alanımı işgal etmiyordu daha.

“Ya engel olamazsan?” Pinhan ifadesizdi. Soğukkanlılığı kış mevsimini kıskandırırdı. “Ya aracı ölürse?”

Gürültüyle burnumu çektim. “Aracı’nın yaşamak için bir sebebe ihtiyacı var.” Yerinde olduğunu teyit edeyim diye arka cebime dokundum. Fotoğraf hala benimleydi. “Aracı’nın sebebi görmesini sağlayacağım.”

Çakmağını algılarımın kabulüne ekleyen Pinhan, metal ateş mekanizmasını havaya atıp tutuyordu. “Sebep ne?”

Buz sarısıçelik mavisiusta ressamlarpiknik örtüsü, oval, eşitlik

“O, benim için Aracı,” dedim ağır ağır. Koparacak kabuk kalmamıştı parmağımda. Uğultuyu dinledim mecburen. Issız inşaatı inleten esintinin feryadını dinledim, mecburen. “Ben de onun için aracı olacağım.” Olacaktım. Onun, aracı olduğumu kabul etmesini sağlayacaktım. Tarihi geçmiş bazı şeyler, tarihi geçmemiş bazı şeylerle yer değiştirecekti. “Aşk, buluşma yerimiz olacak.”

“Çıkarların için kızı kullanacaksın yani?”

“Çıkarlarım için Aracı’yı kullanacağım Pinhan.”

Çakmak yukarı zıpladı. Çakmak Pinhan’ın eline düştü. Çakmak tekrar kayboldu. “Romantik bir ruh hastasısın Kara Vezir.”

Yutkundum. Boğazıma dikenli tel yumağı yollamıştım sanki. Yutkunmanın zorluğu ne şekilde izah edilebilirdi? “Teşhislerini içinde tut Pinhan…”

Düşünürcesine bir tavır takındı. “Tutsam bile teşhislerimi bilmeye devam edeceksin.”

“İşte benim lanetim,” dedim. Soluğum ihanet etmekte gecikmemişti yine. Öksürdüm. Sarsıla sarsıla öksürdüm. “Söylesene.” Kafam, refleksmişçesine kolona yaklaştığında Pinhan’ın çakmağını istiyordum yalnızca. “Paralı bir Aracı’ya nasıl bir doğum günü hediyesi alınır Pinhan?”

“Paralı bir kıza doğum günü hediyesi alınmaz. Kızın parası vardır. Kız kendi hediyesini kendi alır.”

Kibarlıktan bihaber arkadaşım… Buz sarısıçelik mavisiusta ressamlarpiknik örtüsü, oval, eşitlik… Hayır. Aracı’ya hediye götürmemek uygunsuzluktu. “Aracı, parayla alamayacağı kendi hediyesini kendi alamaz.”

“Ne gibi?”

Betondan destek bulup ayağa kalktım. “Tacına anlam yüklenmiş ağlayan gelin çiçeği gibi…” dengemin sağlanması uzun sürdü. Uzun sürede dengemi sağlamıştım. “Şu çakmağını versene…”

Omuz silkti. Mimik hareket etmiyordu ne hatları ne benliği… “Çakmağım yok.”

Çakmağı yokmuş. Yalancı çoban. “Gidiyorum ben,” dedim ve misafir odasını geçip inşaatın monte edilmemiş penceresine yöneldim. “Pasta kesildiğinde terasta olmalıyım.” Üst üste dizdiğim taşlara basarak yüksek duvardan atlamıştım. “Sen kal burada,” diye bağırdığımda ana yola çıkıyordum.

“İstesen de gelmem.”

peri padişahının kızı

Aydınlığı taburcu ettiler. Sedyeye karanlık uzanmıştı. Balo salonu tamamen karanlıktı. Karanlık. Karanlığın tek bir aciliyeti olabilirdi: Doğum Günü Pastası.

Bitki örtüsüymüşçesine salona kök salan elitlerin alkışı, mikrofonlu adama değil bu kez bana ve yaklaşan doğum günü pastamaydı. Daha doğrusu Kenan Çağbağlar’ a ve Lumiére Kozmetik‘e. Alkışlar babamın egosunu tatmin etmekten başka görev görecek halden yoksundu çünkü. Babamla birlikte salonun ortasına -organizasyon şirketinin yıldız sembolü ile işaretlediği yere- geçtik. 

Elbisemin kabarık eteğini platformlu ayakkabılarımla yönlendirmem sıkıntı teşkil etmişti. Ancak sıkıntılı sürecin üstesinden gelebildim. Hayatımdaki yegâne başarımdı herhalde sıkıntıyla başa çıkma gayretim. Alkışlar katlanarak arttı. Maske niyetine yüzüme giydirilen makyajın dağılması an meselesiydi. Zira gözyaşlarıma hâkim olamayacaktım.

Kutlama abartılıydı. Tekerlekli bir servis arabasında taşıdıkları doğum günü pastasını içeri iten görevliler de öyle. Servis arabasının tekerlerinin her bir dönüşünde kutlama törenimiz güneşe kucak açmışçasına ışıldıyordu. 

Mumlar, maytaplar, konfetiler, telefon flaşları, kamerasıyla tur atan fotoğrafçının kamera ışığı… Pastaya işlenmiş çikolata tabanlı incilerin simlerini çoğaltıyordu. Derken üç katlı, pembe incili, deniz kabuklu, yaldızlı doğum günü pastam yıldız işaretinde benimle buluştu. Pastayla bakıştım.

“Hadi kızım,” dedi babam. Babamın sesiyle değil Kenan Çağbağlar’ ın otoriter sesiyle seslendiriyordu sözcüklerini. Otoriteye itiraz edemezdiniz. “Mumları üfle.” Uyarı niteliğinde kolumu sıktı. Az kaldıAz kalmıştı. Sahteliğe prangalanmış bedenime sahtelikle prangalanmış ruhumu özgür bırakmama az kalmıştı.

“Dilek tut,” diye haykırdı elitler. Tereddütle kirpiklerimi kırpıştırdım. Dilek tut. Pasta arabasının kenarlarını sıkıca kavradım. Dilek tut. Ciğerlerime oksijen yükledim. Dileğimi tuttum. Sevgili siyah sihir etkisilütfen yok et sen beni. Nefesimi dışarıya üflediğimde mumlar sönmüştü. Karanlık gururla kabardı. Pasta kesilecekti. Terasa çıkacaktım. Kendimi on dördüncü kattan aşağı atacaktım. Ölecektim ve ölümüme saniyeler kalmıştı. Bundan haberi olan da bunu engelleyen de olmayacaktı.

kara vezir

Depresyona girmiş zenginler, kendilerini yükseklerden semalara bırakma eğilimindedirler. Bu nedenden dolayıdır ki Aracı’nın intihar etme şeklini tahmin edebilecek; tahmini tutturabilecektim. Yangın çıkışının tepesine ulaştığımda metal kapının lacivert kolunu aşağı indirerek terasa girdim. 

Sabırsızca pençelerini savuran rüzgâr kabanımı çekiştirip yırtmak gibi bir amaç edinmişti. Neyse ki kabanımın düğmeleri ilikliydi. Rüzgâr, olmayacak duaya âmin diyebilirdi.

Balo salonundan çıkıp dağılan kargaşa tınılarını yorumlayacak olursam pastayı kesiyor olmaları kuvvetle muhtemeldi. Yetişmiştim. Kuytu köşede kaldığına karar verdiğim duvarın dibine çekilip yere oturdum. 

Kabanımın cebindeki kimsesiz ağlayan gelin çiçeğini alıp incelemeye başladım. Kabuğunu kopardığım parmağımın belli aralıklarla kovduğu kan, çiçeğin kırmızı yapraklarına leke sürüyordu. Yapraklar tamamen koyulaşmadan evvel ağlayan gelin çiçeğini sahibine bağışlayabilmeyi umdum. Aracı birazdan burada olurdu.

peri padişahının kızı

Cam kapıları kat edip aceleyle terasa adımlamıştım. “Bitiyor,” dedim ruhuma. “Bitecek. Sakin olsana.” Pasta dağıtılış hengâmesinde yokluğum dikkatleri celp etmeyecekti. Kısacık bir mühlet, o kısacık bir mühlet öldürecekti beni. Terasın ucuna yürüdüm. Saçlarım çıldırmış; elbisemi rüzgâr uçuruyordu. Ay bu gece görücüye çıkmamıştı. Ölümüme şahitlik edemeyecekti besbelli. Ayakkabılarımı çıkardım.

Soğuğa hitaben heyecanım bedenimi yakıyordu. Terasın kalın betonla örülmüş korkuluğunun üzerine çıktım. Kollarımı iki yana açtım. Dudaklarım, hislerimle birlikte kurumuştu. Teslimiyet bayrağını sallayan tuzlu gözyaşlarım yanaklarımı yıkıyordu. Ayaklarımın altındaki şehir manzarasına baktım. Boşluk beni çağırıyordu. Rüzgâr sarstı. Sarstı. Sarstı sakat bırakılmış ölüm talebimi. Ne oluyordu? Atlayamıyordum. Vaz mı geçmiştim? Haberim yoktu.

“Baksana,” dedi birileri. Arkamı dönmemle aşağı itilmem aynı zaman paketlerine kurban gitmişti. Çığlığım boğazımı yırttı. Beni iten yabancıya can havliyle tutundum. Ellerim, katı kabanının örttüğü kollarına yapışmış durumdaydı. Yabancı adam da beton korkuluktaydı. Yanımdaydı. Tabii aşağı sarkmıyordu. Dimdik duruyordu. Aşağı sarkan bendim. Ben sarkıyordum aşağı; tutunabildiğim tek dal karanlıktan çıkıp beni aşağı itmeye teşebbüs eden bu yabancıyken saçlarım boşluğa aktı.

“Biliyor musun,” diye devam etti adam. Karman çorman -gün ışığında olsa- böğürtlen siyahı olarak sınıflandırabileceğim saçları oldukça kirli bir görünüm sergiliyordu. Yontulmuş gibi duran yüz hatlarının kaba fakat ilk bakışta çekici denilebilecek bir ahengi vardı. “Şu anda bana değil hayata tutunuyorsun.”

Benimle konuşuyordu. Ses tonu dikkatimi dağıtıyordu. “Madem ölmek istiyordun…” balo salonunun ışıklarıyla som gümüş rengindeki gözlerini gördüm. Ayın neden görücüye çıkmadığı anlaşılmıştı. Bu yabancının som gümüşten gözleri ayın varlığını aratmazdı. 

“Hayata neden tutundun?” Sol elini kâküllerimde gezdirip kulağımın kıyısındaki saç tutamlarında oyalandı. Tek kolunu belime sarmış beni kendine yaslamıştı. Böylece sırtımı dikleştirebilmiştim. Aşağı sarkmıyordum. Tehlike atlatılmıştı. “Bana neden tutundun?”

Art arda yutkundum. Duygularımın karışıklığı yabancı adamın saçlarının karışıklığıyla yarışırdı adeta. Kayıp sesimi en nihayetinde bulabildiğimde, “Beni aşağı ittin,” dedim. Gerçek, bildirim sinyalini ancak yakmıştı.

“Seni aşağı ittim,” derken katıldı bana. “Ve sen bana tutunmayı seçtin. Hani atlayacaktın? Ölüme neden direndin?” Haklılığını ispat edercesine daha çok sokuldum yabancı adamın koruyuculuğunun perdesine. “Ko-korkuyorum,” dedim. Korkuyordum. Titriyordum. Yaşamak istemezken ölmekten çekiniyordum.

“Korkma,” diye fısıldadı. Telaffuz ettiği alfabe dudaklarıma baskı yapmıştı. “Bugün ölmeyeceksin.” Devamında konuşma gereksinimi hissetmedi. Korkulukta sabit durup düşmeyeceğimden ya da atlamayacağımdan emin olduktan sonra terasa zıplayarak indi.

“Hey! Seni tekrar görebilecek miyim?” diye bağırmıştım.

Yangın çıkışına yürümeyi kesip bedeninin yarısı karanlıkta yarısı balo salonunun ışığında kalıyorken cevapladı, “Buna ben karar veremem.”

“Kimsin sen?” Öğrenmeliydim. Beni aşağı itip ölümümü erteleyen yabancı adamın kimliğini öğrenmeliydim.

“Hiç kimse.”

Öğrenemeyince üstelemeden taktik değiştirdim. “Nerede yaşıyorsun peki?”

“Hiçbir yerde,” dedi.

“Hiç kimseler hiçbir yerde mi yaşar yani?”

“Hiç kimseler hiçbir yerde yaşar.”

Ve karanlıktan gelen yabancı karanlığa karışarak çekip gitti.

Ve ben bugün ölmemiştim.

kara vezir

Ve karanlığa karışarak çekip gittim.

Ve Aracı bugün ölmedi. Tıpkı Pinhan’a söylediğim gibi.

*

Tags:

Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2023 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account