IMG-20201019-WA0002

Olgu neydi?

İnsanın hayatında nasıl bir etkiye sahipti ki, her olgu bir sonraki düşünceye hükmediyordu.

Temmuz ayının ortalarında bir gün gök mü yarılmıştı?

Gökyüzü rüzgârla birlikte yağmurlarını hınçla içini boşaltır gibi toprağa, evlerin çatılarına bırakıyordu.

Beline kadar gelen kahverengi örülü saçlarını arkasına atarak ince uzun bacaklarını göğsüne doğru çekti Nazlı.

Korkuyla bakan masmavi gözleriyle dışarıda olup biteni anlamaya çalışıyordu.

Ahşap evinin küçük camından dışarıyı görmek için çabalarken, narin parmağında ki alyansa bir bakış atıp yumruk yaptığı elini şakağına dayadı.

Yeşilliğin en zirvesindeki Tepe köyün güney yamacında bulunan evinin camından bakınca, kuş bakışıyla yeşilin binbir tonunun içindeki Dere köyü görürken, yağan yağmurdan evinin önünü dahi göremiyordu.

Derin bir nefes vererek, tahtaları kararmış camın kıyısına dirseğini koyarken içindeki korkuları kendisini esir mi alıyordu?

Karşı sedirde oturan orta yaştaki annesinin kendisine seslenmesiyle yüreğinin gelgitlerini yağmur damlalarıyla toprağa bıraktı.

Dualarından filizlenen umuduyla sedirden kalkıp ocak başına gitti. Yanan ateşin isinden kararmış küçük bakır tencerede ki kaynayan yemeği karıştırdı.

Önce evin kapısının, ardından odanın  kapısının kendini fark ettiren gıcırtı sesiyle bakışlarını o tarafa yöneltti.

Kapıyı açan babasının, içindeki duygu girdabından çıkmasına yardım etmesini umarak bakışlarını ona çevirdi.

Babası beyazlamaya başlayan saçlarından ayağına kadar yağmur da ıslanmış, dizlerinin altına kadar çamur bulaşmış haliyle içeriye girdi.

Kapının önünde ayağına doğru eğilerek çamurlu parçalarını yukarı kıvırdı.

Eşinin içeriye girdiğini gören annesi elindeki kanaviçeyi yan tarafına bırakarak ayağa kalkmıştı.

Kızının masmavi, parlak ve sıcacık bakan gözleriyle gözgöze gelen adam, hiç bir söz söylemese de kızının bakışlarında ki anlamlara dayanamadı. Bakışlarını ve kendini ocakta yanan ateşe doğru yöneltti.

“Kızım bana havluyla kıyafet getir.” Demesi kızının yüreğini rahatlatmak içindi.

Odadan çıkan Nazlı, aralık bıraktığı kapıdan anne babasının konuşmasını duymak için olduğu yerde durakladı.

Annesi çiçekli viskon eteğini toplayarak ateşe odun atarken bir yandan yanına doğru gelen eşine çevirdi başını.

Derin bir nefes alarak:
“Dere köyden haber var mı bey?” Dedi.

Sedirin önünde duran hasır örülü küçük ağaç tabureyi alarak ateşin yanına doğru yaklaştı babası.

“Kıran Deresi taşmış ama Dere Köyde şimdilik bir hasar yokmuş. Dünürler de iyiymiş. Mübarek yağmur iki gündür hiç durmadı ki!” Dedi babası Nazlı’nın duyacağı sesle.

Nazlı, yüreğinin korkularını derin bir nefesle evin havasına karıştırdı.

“Şükürler olsun, Allah’ım hayırlısıyla atlatırız inşallah bu yağmuru!” Dedi en içten hâliyle annesi.

Babası; “Kıran’ın ortalığı yıkacağı, uğultusundan belli de bakalım kimlerin canını yakacak.” derken kareli gömleğini çıkararak çiviye astı.

Çiçek kadar narin yüreğine dolan ferahlıkla, duygularını özgürce yaşayabilmek için hızlıca yukarı yöneldi ayakları.

Üst katın gıcırdayan merdivenlerini teker teker çıkarken düğününe kalan günleri sayıyordu. 11 temmuz 1954 dedi aklına mıh gibi kazıdığı tarihle.

On gün, sadece on gün vardı fakat yağmur onlara engel mi olmak istiyordu?

Havlu ve kıyafetle aşağıya inen Nazlı elindekileri babasına uzatarak yeniden camın önünde ki sedire ayaklarını toplayarak oturdu.

Babası bir yandan giyinirken, yüreğinin en altlarda kalmış hatıralarını gün yüzüne çıkardı.

“Rahmetli babam derdi: ‘Kıran deresi yarım asırda bir taşar fakat taştı mı ortalığı yıkar geçer!’ Diye. En son onun gençliğinde taşmış.” Dedi.

Her yağmur sesi, şimşek gürültüsü yağmurun durması için dua olarak dökülüyordu dudaklarından.

İki gündür defalarca yaptığı gibi camdan dışarıya son bir bakıştan sonra yatağına girdi Nazlı.

Yine bölük pörçük geçen üçüncü gecenin sabahı, çiçekli perdenin altından süzülen güneş ışığı Nazlı’nın, yastığın üzerine dağılmış saçlarını altın gibi parlatıyordu.

Nazlı’nın gördüğü kabusların verdiği umutsuzlukla açtığı gözleri birden güneşin ışığıyla sevinç doldu.

Bir anda yatağından fırlayarak cama koştu. Dışarıdaki havaya kendi gözleriyle şahit olmak istiyordu.

Camı açtı çünkü sıcacık bir günün yağmurdan sonraki toprak kokusunu içine çekmek istiyordu.

Bu güzel havayı annesine haber vermek için hızlıca aşağıya indiğinde anne ve babası iki erkek kardeşiyle birlikte sofraya oturmuştu.

Babasını görünce sesini çıkarmadan usulca kendini kardeşlerinin arasına sıkıştırdı.

Babasıyla göz göze gelirken utanarak çekti bakışlarını.

“Hanım yemekten sonra hazırlan yanına ekmek, su da al. Aşağıya Dere köye geçmiş olsuna gidelim.” Dedi düşünceli şekilde.

Anne ve babası hazırlanarak gidince içindeki heyecanı kontrol etmeye çalışırken saatler nasıl geçecekti?

Kaygıyla haber beklerken son demlerini yaşadığı evinin duvarları üstüne üstüne geliyordu.

Hayallerini sakladığı oyma işlemeli ceviz ağacından yapılmış sandığını açtı, genzine dolan naftalin kokulu emeklerine baktı. Tek tek inceledi, özenle yerine yerleştirdi.

Sandığın başındaki düşüncelerinde kaybolan Nazlı annesinin sesini duyunca karşılamak için evin kapısına koştu.

Her adım bir korku, her adım korkuyu bastırmaya çalışan bir umut oldu yüreğinde.

Nazlı’nın heyecanını ve merakını gözlerinden anlayan annesi, kızıyla odaya geçerek sedire karşılıklı oturdular.

Düz saçlarından kaymaya başlayan boncuk oyalı beyaz tülbentini düzelterek annesinin gözlerinin içine bakıyordu.

“Anne ne olmuş, çok mu kötü köyün durumu?” Dedi.

“Yok değil kızım. Dünürlerin bahçesiyle birlikte dere kenarlarında ekilen bahçelere taş doldurmuş ekilmez artık. Derenin melene döküldüğü Kıranağzı köyünde derenin kenarındaki mezarlığı koparmış.” Diyerek kızının yüreğine su serpti.

Korkuyla geçen günler bitmiş yerini düğün hazırlıklarına bırakmıştı.

Kına gecesi kırmızı saten şalvarı, keten beyaz bluzu, simli ipten işlenmiş kırmızı yeleğiyle salınarak kalabalığın ortasına ağaç sandalyeye oturtuldu Nazlı gelin.

Türkü söylenerek avuç içine yakılan kınasıyla birlikte yaşlar gözlerinden eline süzülüyordu artık.

Herkes evine gidince artık misafir olduğu bu evde çocukluk arkadaşlarıyla koyun koyuna yattılar.

Temmuz ayı adına yakışır şekilde her yeri kavururken, gelin almaya gelen kalabalık erkek tarafıyla evinden çıkartıldı.

Sıkı sıkı sarılırken ağladığı annesiyle birlikte duvağının altından gözlerindeki yaşları silerek gelinliğinin eteklerini özenle kaldırıp süslenen kağnı arabasına oturtuldu Nazlı gelin.

Boynuzları süslenmiş iki öküzün çektiği kağnı yeni hayatına doğru ağır ağır yol aldılar kadınlı erkekli kalabalıkla birlikte.

Üstünden aktığı taşların parıltısına, şırıl şırıl su sesinin kuş seslerine karıştığı yeşilliklerin içinden akan dereye baktı.

“Sen miydin yıkıp geçen?” Dedi Nazlı gelin duvağının altından usulca.

“Oysa ne kadar huzur veriyorsun, onun yüreği gibi.” Derken derenin karşısında onu bekleyen kalabalığın içinden gördüğü siyah takım elbiseli yariyle kalbinde kelebekler havalandı. Güçlü eliyle elini tutarak inmesine yardım eden sevdası Yusuf’a baktı.

Ömür boyu kenetlenip beraber yürüyeceği koluna kolunu geçirdi.

Adı gibi Nazlı gelin her adımda siyah saçlarının düştüğü esmer teniyle ahenk içinde ki toprak rengi gözlerinde kaydoldu Yusuf’un.

Tulum sesinin gençlerin türküsüne karıştığı yeşillik kapının yanındaki dut ağacının gölgesinde oturdular Nazlı ve Yusuf.

Düğün bitmiş herkes yavaş yavaş evlerine giderken o günün hatırası olacak tek resim için ayağa kalkarak gülümsediler.

On yedi yaşında ince uzun boyuyla yirmi yaşında ki yiğit delikanlı Yusuf’un yanına ne kadar da yakışmıştı. Nazarla bakıyordu anneleri, sevdikleri.

Kol kola adım attılar hayata. Beraber olgunlaşacak, beraber sevinecek yaşamın önlerine çıkaracağı zorluklara beraber göğüs gereceklerdi.

Nazlı’nın daha çok sorumluluğu vardı artık. İkisi de hayatlarından memnundu buna rağmen hayalleri değişmişti ikisinin de.

Yer sofrasının etrafına oturan altı kişilik ev halkının ardından, ıhlamur çaylarını dolduran Nazlı’da oturmuştu.

Kardeşlerine ve annesine göz gezdiren Yusuf Nazlı’nın gülümseyen mavi gözlerine umutla bakarak boğazını temizledi.

“Anne; ben Kıranağzı köyünden arsa almak istiyorum. Oraya ev yapacağım.” Dedi gözlerini elindeki çatala sabitlemiş haliyle.

Elinde ki çay bayrağıyla bir an duran annesi çayından yudum alarak devam etti.

“Oğlum. “Dedi annesi yüzüne bakarak.

“Arsanı al evini de yap. Kendi yuvanda oturmak senin hakkın.”Desede annesinin üzülmüştü yüreği.

Kocasının ölümünden sonra Yusuf baba olmuştu kardeşlerine. Evladından ayrı kalmaya alışkın değildi.

Güneş ayı kovaladı, ay güneşten kaçtı. Her mevsim diğerinin önüne geçmek için çabaladı hakkıyla.

Ellerinde ne imkan varsa döktüler ortaya. Mısır bahçelerinin ortasında tek onların evi vardı. Biraz yalnızlık zor gelsede elbet selam vereceği komşularıda olurdu.

Her tuğla hayallerine beraber çıktıkları basamak oldu.

Her gün hevesle yürüdü aynı yolları Nazlı. Her sabah ocakta pişirip  bohçasına sardığı sıcak ekmeği bölüştüler sevgiyle.

Nazlı yüreklerini verdikleri yolda devasa haliyle yüreklere korku salan, yada ayaklarına takılan taşlarının yanından geçti ısrarla.

Ezberledi her birinin rengini, şeklini.

Taşların arasından çıkmaya başlayan söğüt ağaçları gibi çoğaldı Nazlı’yla Yusuf’un evinin içindeki sevgi sesleri.

İki oğlu vardı artık küçük elleriyle tuğla taşıyan.

Evlatlarıyla birlikte büyüdü söğüt ağaçları.

Yusuf iki oğlunun adını kazıdı söğüt ağacının gövdesine.

“İki kişi olun, kötü günde bu ağaç gövdesi gibi tek yürek olsun elleriniz.” Dedi Yusuf gözlerinin içine bakan Erdal ve Serdar’a.

Zahmet dolu kışlar, kavurucu yazlar bitmişti artık.

Nihayet dört kişi oturdular sofraya. Hayallerinin örttüğü çatının altındaydılar, mutluydular.

Yarının neler getirdiğini bilmeden uyudular her gece.

Yeni yuvalarında mutlu olsalar da kopamadılar geçmişlerinin ana vatanı baba ocağından.

“Nasılda hızla geçiyor günler, çocuklar büyüdükçe biz yaşlanıyoruz. İki asker yolu bekler olduk baksana” Dedi Yusuf sobanın arkasında ki mindere otururken.

“Ne çok isterdim bir kızım olmasını, ev işlerinde elimden tutsun. Üç tane erkeğin hizmeti zor geliyor artık.” Dedi Nazlı çayını uzatırken Yusuf’a.

Yusuf önce gülümsedi, yine aynı şakayı yaptı eşine.

“Merak etme iki tane güzeller güzeli gelinin olacak yakında. Yardım ederler sana.”

Saçlarına aklar düşmüş, yüzleri yılların verdiği çizgilerle doluydu.

Torunlarını aldılar yanlarına kendileri gibi yaşlanmış söğüt ağaçlarının köklerine yaslanıp onların neşeli sesleriyle esen rüzgarı dinlediler.

Yıllar daha çok çizgi çekerken yüzlerine, her çizginin bir hatırası vardı.

Güneş ve ay durmadan yarışıyordu yine.
Ne çok badire atlatıldı yeni yuvalarında.

Yalnız değildiler artık. Koskaca mahalle olmuşlardı. Her gün kapı önlerinde muhabbet edilen. Kötü günde birbirlerinin yaralarını saran.

Fakat yıllar bir çok kişiyi almıştı hayatlarından. Ne anneleri kalmıştı ne babası nede ilk göz ağrıları Erdal.

Yusuf “canına can olayım” Dedi, Nazlı “nefeslerim senin olsun” Dedi. Ama çare olamadılar evlatlarına.

Doğa insanoğlunun ona yaptıklarının acısını fazlasıyla çıkarsada insan yüreğini ferahlatmak için yine doğaya  koşuyordu.

Aynı evlat acısını unutmak isteyen Nazlı kadın gibi.

Evlat acısıyla sınanmak; geçilmesi gereken en zor sınavdı belkide hayatında.

Yıllar geçsede acısını hafifletmişti sadece. Evladını kara toprağa koymak yüreğe kazılan mezar gibiydi. Hep orada duran.

Kuzine başında pişirdiği sıcacık ekmek kokusu ömrünün en güzel yıllarına götürmüştü yaşlı bedenini.

Birden dışarıdan gelen sesle kendine geldi Nazlı kadın.

Ağrıyan dizlerine rağmen yavaşça ayağa kalkarak dışarıdan gelen seslerin sahiplerini görmek için balkona çıktı.

Kapının önünde Erdal’ın emaneti yavrusunu görünce burukça gülümsedi.

Genç olmuş torunları ziyarete gelmişlerdi.

Tam 65 yıl önce Temmuz ayında hayatlarını birleştirdikleri gün yaklaşıyordu acısıyla tatlısıyla.

Sevinciyle kederiyle ne çok şey yaşamışlardı.

Yılların yorgunu Yusuf hastaydı artık. Nazlı kadın elleriyle baktı ömrünü adadığı adama.

Damla damla su verdi kuruyan dudaklarına.

Serdar babasıyla hastane yollarını arşınladı bir çare.

Bir yanda hasta yatan Yusuf, bir yanda nişanlı iki kız torunu vardı;  sevdiğine kavuşmak isteyen Hale ve Aynur. Dayanamadı Nazlı kadın torununun üzülmesine.

“Yapın oğlum düğününüzü, ağlamakla gülmek kardeştir.” Dedi çıkmazın içinde kalmış oğlu Serdar’a.

Yine başlamıştı tatlı telaşlar fakat ne eski adetler vardı artık, nede zorlayan imkansızlıklar.
Erdal olmasa da, Yusuf hasta yatağında yatsa da neşeliydiler.

Yeni bir yuvaya uçuyordu nazlı çiçekleri.

Temmuz ayı başında ince uzun boylu gelinlikle süzülerek evinden çıkan ablası Hale’ye imrenerek baktı Aynur.

Elini tutan nişanlısına daha çok sarıldı.

“Az kaldı sevdiğim, az kaldı vuslata.” Dedi kulağına usulca.

Sevinç ve hüzün yorgunu evin halkı, yeni günle yeni umutlara hazırlanıyorlardı.

Gökyüzü bütün dehşetini haykırırken yeryüzüne hem rüzgârın sertliği hem yağmurun yoğunluğu insanın içine korku salıyordu adeta.

Üç gündür hiç durmadan yağan yağmur yorulmamıştı, bıkmamıştı yağmaktan.

Birinci kattaki evinin odasının camından bakan Aynur önünden geçen annesini görünce kapıyı açmak için ayağa kalktı.

Aynur’un annesi  her yerinden damlayan suyla birlikte kapının önüne bıraktı şemsiyeyi.

Kapıya gelen Aynur’un masmavi gözlerine yazılmıştı tedirginlikleri.

“Anne dere nasıl?” Dedi yüreğinde ki endişeyle.

“Ağzına kadar dolmuş, bu akşam dikkat etmek lazım, siz uyuyun ben beklerim. Mahalle tedirgin ayakta zaten.” Dedi kendi korkularını yok sayarak.

17 Temmuz 2019 sabahı saatler geçse de yağmur durmadı. Neydi hıncı, bitmeyen nefretini kusturan.

“Neydi o ses. Duyuyorum fakat gözlerim açılmıyor. Bir vurma sesi, birisi camı kıracak gibi vuruyor. Aralıksız, ısrarla vuruyor.”

Nihayet açıldı gözleri Aynur’un. Karşısında yatan arkadaşı Elif’e baktı anlamsızca.

Dikkatle dinledi gelen sesi. Başını çevirdi odasının camına.

“Aynur kızım uyanın Aynur! Kalkın Aynur!” Diye bütün gücüyle cama vurup bir yandan bağıran babaannesi Nazlı kadındı.

“Babaanne!” Diyebildi sadece.

“Aynur hemen evden çıkın! Dere taşıyor! Çabuk kızım evden çıkın!” Diye bağırdı Nazlı kadın.

Aynur’ un bütün benliğini  bir anda esir alan korkuyla vücudu mum alevi gibi titrese de yerinden kalkmaya çalışırken ayaklarına dolanan pikeyi iki eliyle alıp kenara savurdu.

“Elif kalk dere taşmış! Elif kalk hadi!” Demesiyle arkadaşının ellerinden tutup kaldırarak salona çıktı.

Karşısın da kanepede uyuya kalmış annesini gördü. İki adımda yanına gitti.

“Anne kalk! Anne dere taşmış kalk!” Derken bir yandan omuzundan tuttuğu annesini bütün kuvvetiyle salladı.

Tedirgin olarak uyuya kalmış kadın gözlerini hemen açarak nefessiz halde önüne aldı can parçalarını.

“Kızlar çabuk!” Diyerek hepsi birlikte evin kapısını açtıklarında  hayatlarının yeni hali vardı artık.

Evlerinin yaklaşık yetmiş metre arkasından akan derin dere dolmuş, taşmış, evlerinin önündeki her şeyi yıkıp geçerek  götürüyordu.

Suyun içine ilk adımı annesi attı. Bileklerine gelen suya giren Aynur ve Elif korkudan titreyen ellerini biribirine kenetleyerek ağlamaya başlasalar da attıkları on adım sonunda suyun seviyesi bacaklarının boyuna varmıştı.

Nefes nefese babaannesinin merdivenlerinden elleriyle tutunarak  yukarı üst kata çıkmışlardı.

Uğultunun arasından bir çığlık sesi yükseldi. Karşı komşuları Gülderen’di bütün sesiyle korkusunu dışarı atmaya çalışan.

Üç yaşında ki küçük kollarıyla, göğüs hizasına kadar suyun içinde ki babasının boynuna sarılmıştı bütün gücüyle. Önlerinden suyun içinde yürümeye çalışarak merdivene çıkan  annesinin kollarına geçerken, “Baba!” Diye cırlayarak babasına elini uzattı yukarıya çekmek  ister gibi.

Bir dakikaydı onların hayata tutunmasını sağlayan.

Bir uğultu ki soğuk ve ıslak cehennemin dehşetini bütün kuvvetiyle hissettirerek geliyordu.

Umutlarını, yılların birikimlerini, emeklerini, can dostları hayvanlarını, elleriyle diktikleri meyve ağaçlarını, üstünde oturdukları çimenleri kazıyarak sürükleyen su deryası.

Bütün geçmişi, çocukluk anılarını alıp götürdü insanların hayatlarından.

Çamur halinde akan suyun içinde yıllarına baktı yaşlı kadın Nazlı.

Gençliğin de olan selde, bir kişi için korkmuştu, şimdi daha çok korkuyla bölünmüştü yüreği.

Göz pınarlarından akıp elini yakarcasına gözyaşları damlarken, sarsıntıyla kendine geldi Nazlı kadın.

Kendisiyle birlikte olgunlaşıp büyüyen, altında oturdukları söğüt ağaçları köklerinden sökülmüş, yıkmak ister gibi birbiri ardına evin duvarlarına vuruyordu kendini bütün hiddetiyle.

Gölgesinde dinlendikleri koca dalları evin camlarını kırarak bütün dehşetiyle suyun geçmesi için yol açtı.

İhtişamlı kökleriyle merdivenin bir bölümünü yıkıp takılı kalan söğüt ağacına baktı yaşlı kadın.

Kırışmış alnını daha çok kırıştırdı istemsizce. Bu nasıl bir tesadüftü. Yoksa tesadüf dediğin yaşanması gereken kaderin bir an’ı mıydı?

“Sen, sen misin Erdal’ımın hatırası kazılmış ey ağaç. Çok mu canın yanmıştı, canımı yakmaya mı geldin! Yoksa oğlum gibi sende yitip gidiyor musun?”  Derken oğlunu kurtaracakmış gibi elini uzattı ağaca.

Nazlı kadının söylediklerini dinledi ve köklerini kurtarıp yoluna devam etti koca söğüt ağacı.

Suyun ürkütücü uğultulu sesi, bütün mahallenin feryat figan can korkusu sesleriyle birbirine karıştı.

Aynur suyun üstünde süzülerek giden umutlarını sakladığı sandığa gözleri yaşlı sadece bakmıştı.

Evlerin ikinci katlarına kadar yükselen dalga dalda gelen suyla yitip giden hayatlar.

Geçmek bilmeyen saatler bitmiş, en yıkıcı hâliyle akıp giden dere sakinleşmiş yatağına çekilmişti artık.

Neler aldı insanların hayatlarından? Neler bıraktı insanların hayatlarına?

Kanatlarından su damlayan, küçük bedeniyle annesine sarılarak son nefesini bu dünyaya bırakan dört tane meleği söküp koparmıştı hayattan.

Güneş parladı bulutların arasından.
Yağmura inat insanların yüreklerini ısıtmak için.

Yollar, evler, bahçeler böyle harabe olmasa güneşe aldanıp üç gündür yağan yağmura kimse inanmazdı.

Geriye kalan gerçekleri görmek için herkes korkuyla dışarıya çıktı.

Diz boyu çamur, ağırlığınca genizleri yakan koku, çamurun yazılarını kapatamadığı can dostu kitaplar, gönül arkadaşı oyuncaklar, hayvan ölüleri ve daha niceleri…

Koca söğüt ağaçları ” Bir felaketle geldim, bir felaketle gidiyorum.” Der gibi dayanmıştı evin duvarlarına, bahçelere, yollara.

İnsanların dilinde tek kelime vardı; Bu bir sel değildi.  Bu bir afetti.Hastane yatağında ki Yusuf olanları gözü yaşlı izledi iki gün boyunca.

“Serdar beni evime götür. ” Diye yalvardı adeta.

Kıramadı babasının isteğini “Gidelim babam.” Dedi. Ne olursa olsun birlikte olmalıydılar, ele ele.

Sarıldılar birbirlerine sıkıca. Yaralarını sarmak için uzanan binlerce elleri tuttular gözyaşı ve minnettarlıkla.

Aynur’un çeyizi de vardı artık. Evlerin de eşyada. Yerine gelmeyen tek şey baktıkça çocukluk anılarını hatırlatan mahallenin eski haliydi.

Etrafın düzeni kaybolmuştu. Fakat orada doğup büyüyenler, hatıralarını değil çocukluğunu kaybetmiş gibiydi.

Evlerden dışarı her bakış o günü hatırlatsa da zamanla alışırdı insan.
Nelere alışmamıştı ki!
Alıştı da!

Her gün yeni hayatlarına biraz daha alıştırıyordu.

Yine zaman akıp gitmişti ellerinden fütursuzca.

Nazlı kadının elini öperek gelinliğiyle üst kattan çıkan mavi gözlü Aynur’una sarıldı.

“Ağlamayacağız. Sen evden gelinlikle çıkıyorsun. Şu günü gördüm ya, Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Ağlamayacağız!” Desede sarılınca usulca aktı gözyaşları beyaz gelinliğin omzuna.

Güneş açınca içlerini ısıtsada yağmurun her damlası korku oldu gündüzlerine ve gecelerine.

Ağrıdan sızlayan dizleriyle yere çömelerek yine çiçek dikti Nazlı kadın. Evinin etrafın da çölü andıran her yerin çıplak olduğu sarı toprağın üzerine.

Çamurlu terlikleriyle koşarak gelen
Gülderen eğildi Nazlı kadının yanına.

“Nazlı babaanne, biliyor musun yağmur bizim evi çöplük yaptı. Ama ben yağmuru çok seviyorum, ona sevdiğimi söylerim oda bizden özür diler.” Dedi neşeyle.

Gülümsedi, sarıldı minik bedenine sarı saçlarını kokladı sevgiyle.

Son çiçeğini oğlunun yanında ki ömrünü geçirdiği sevdasının mezarına ekmişti. Onunla konuşuyordu artık.  Sadece oraya kadar yürüyordu ayakları.

Her yaşanan gün bir olguydu insan hayatında. Daha iyisi olmadan önce en kötüsü olan.

Tags:
Paylaş
4 Yorum
  1. Âwdil 8 ay önce

    Güzel kurgulanmış bir hikaye.Çocuk gözüyle olaylara bakmak,biz çocukluğu yitirmişler,özellikle benim için çok zor.Tebrik ederim ve hoş geldiniz.

  2. Yazar
    Erguvan_ 8 ay önce

    Tşk ederim benim içinde seni görmek güzel 🙂

  3. Pluviofil 8 ay önce

    Burada da güzel eserlerinizi görmek ne büyük mutluluk😊😊🕊

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account