kızıl

Bölüm 1

Memlekette arkadaşları, Viyana’ya gittiğinde Josef­ stadt’ta oda tutmasını söylemişlerdi. Üniversiteye yakın ve üniversite öğrencilerinin oturmayı sevdiği bir yerdi, çünkü sakin ve biraz da eskilerden kalma bir semtti, ayrıca ge­ lenekten gelen alışkanlıkla öğrencilerin yaşadığı merkeze dönüşmüştü. Böylece o da eşyasını geçici olarak bıraktığı istasyondan başlayarak önüne gelene sormuş, yağmurda arkalarından birileri kovalıyormuş gibi koştururken ona gönülsüzce bilgi veren bütün o telaşlı insanların yanından geçip, tanımadığı gürültülü sokaklara girip çıkarak oraya gı.  tmı.  ştı.   .

Sonbahar havası göz açtırmıyordu. İğne gibi batan bir sağanak aralıksız çağıldıyor, boz renge dönüşmüş ağaçla­ rın titreşen kurumuş son yapraklarını sürükleyip götürü­ yor,   bütün yağmur oluklarından   gümbür gümbür   iniyor ve hüzne bürünmüş göğü milyonlarca kurşuni damara ayı­ rıyordu. Rüzgar, bazen dalgalanan bir bez gibi yağmuru önüne katıyor, duvarlara doğru şaklatarak savuruyor ve şemsiyeleri kırıyordu. Çok geçmeden sokaklarda ağızların­ dan dumanlar çıkan atların çektiği sarsılarak giden siyah

arabalardan ve yoldan koşarak geçenlerin hızla uzaklaşan tek tük gölgesinden başka bir şey kalmamıştı.

Genç üniversite öğrencisi ev ev dolaşıp, sayısız merdi­

veni inip çıkarken berbat yağmurdan bir süreliğine kaça­ bildiği için memnundu. Pek çok oda gezdi, ama hiçbirini beğenmedi. Bunun sorumlusu yağmur ve odaların hepsine kasvetli bir görünüm verip içlerini sağlıksız boğucu bir ha­ vayla dolduran soğuk ve kurşuni ışıktı belki. Yamulmuş rutubetli merdivenleri çıkarak ulaştığı odalardaki sefaleti ve pisliği görünce içinde bunaltıcı bir duygu uyanmıştı; yıkık dökük, aşınmış küçük kasaba evlerinin cephelerinin ardına gizlenmiş büyük hüzünlerin ilk sezgisi gibiydi bu. Genç adam arayışını sürdürürken gitgide umutsuzluğa ka­ pılıyordu.

Sonunda seçimini yaptı. Josefstadt’ın yukarı kısmında, Gürtel*       yakınlarında,  oldukça  eski  ama  oturaklı  ve  orta sınıfın huzurunu yansıtan geniş bir binada kendine kala­ cak bir yer seçti. Basit bir odaydı burası, aslında istedi­ ğinden küçüktü, ama pencereleri büyük, içinde o sırada yağmurdan hışırdayan ve soğuktan usulca titreyen birkaç ağacın bulunduğu eski dış mahalle avlularından birine açılıyordu. Bu ürkek son birkaç yeşil, genç adamı mem­ leketinin bahçelerinin tamamen yitmiş anılarına götürüp onu cezbetmişti; bir de holde zili çaldığı sırada bir kanarya kafesinde ötmeye başlamış, o odayı gezdiği sürece kıvrak namelerle şakımaktan bıkıp usanmamıştı. Delikanlı bunu iyiye yormuş, ayrıca ev sahibesini de sevmişti; yaşlıca, ke­ derli bir kadındı, memurluk yapan kocasını kaybettiğini anlatmıştı. Küçük kızıyla birlikte perişan durumdaki tek odada yaşıyordu, bitişikte ise varlığı giriş kapısına iliştiril­ miş kartvizitinden anlaşılan başka bir üniversite öğrencisi genç kalıyordu.

Şimdi odasında durmuş çevresine bakınıyordu. Birkaç eşya yan yana dayanmış ve unutulmuş gibiydi, hiçbirinin diğeriyle içsel bir bağı, zarafeti ve enerjisi yoktu: Biri yak­ laşacak olsa iç geçiren öne doğru meyil vermiş iki eski do­ lap, üzerindeki yıkanmaktan solmuş örtüsüyle bir yatak, loş odanın karanlığında sıkıntılı sıkıntılı sallanan beyaz bir lamba, her yeri dökülen eski Viyana tarzı bir soba…  Ara­ larda birkaç tablonun renkli baskısı ve fotoğraflar asılıydı, birbirleriyle ilgisiz solmuş şeylerdi bunlar, birbirlerini belki hiç tanımadan yıllardır burada bakışan yabancı yüzlerdi. Engebeli döşemeden titreten bir soğuk kabararak yayılı­ yor, odanın tam olarak kapanmayan tek penceresi rüzgar ve yağmur cama vurdukça huzursuz edici bir gürültüyle tangırdıyordu.Akşam olmasına birkaç saat kalmıştı, delikanlı bu süre içinde nicedir özlemini çektiği yabancı kenti aceleyle biraz gezmek istiyordu, ama rüzgarın kamçıladığı yağmur çok geçmeden hevesini kırmıştı. Bir kahvehaneye girdi, bilardo masasındaki beyaz topun kırmızı topun peşi sıra koşması­ nı uzun süre dalgın dalgın izledi, çevresindeki yabancıların konuşmalarını duydu ve boğazında ağır ağır büyüyüp dile gelmeye çalışan acıtıcı düş kırıklığını yenmeye çalıştı. Sonra sokaklarda bir kez daha dolanmayı denedi, ancak yağmur çok şiddetliydi. Üzerinden sular aka aka sırılsıklam halde bir lokantaya girdi, akşam yemeğini canı hiç istemeden hız­ la yiyip, odasına döndü.

Delikanlı soğuktan titredi.   Bu modası geçmiş   ıvır zı­ vır arasında bir yabancıydı. Bu yatakta kimler yatmış, bu koltuklarda kimler dinlenmişti, şimdi onun solgun çocuk yüzünün korkuyla ve neredeyse ağlamaklı bir ifadeyle ona baktığı aynaya kimler bakmıştı ? Oradaki hiçbir şey geçmi­ şi ve yaşanmışlığı çağrıştırmıyordu, her şey yabancıydı ve delikanlı bu soğuğun kanına işlediğini hissetti.

 

Hemen yatmalı mıydı? Saat dokuzdu. İlk kez yabancı bir yerde uyuyacaktı. Evlerinde muhtemelen herkes altın sarısı hoş ışığın aydınlığında yuvarlak masanın çevresine oturup sakin bir sohbete dalmıştı. Biliyordu, sarışın kız kardeşi Edith birazdan ayağa kalkıp piyanonun başına geçerdi, hüzünlü bir sonat ya da ağabeyinin isteği doğrul­ tusunda herhangi neşeli bir vals çalardı. Başka zamanlar piyanonun yanında gölgede duran, kız kardeşi yerinden kalkıp ona gönülden iyi geceler dileyinceye kadar sesler eş­ liğinde düş gören kendisi neredeydi o gün?

Hayır, uyuyamazdı henüz. Bu arada aldırttığı bavulu­ nun başına gidip, zaten birkaç parça olan eşyasını çıkardı. Ailesi her şeyi özenle yerleştirmişti; delikanlı intizamı bo­ zarken bu işi onun için sevgiyle yapmış olan elleri anım­ sadı. Kitapların arasında bulduğu bir sürprizle, kız kar­ deşinin fotoğrafıyla sevinçli bir şaşkınlık yaşadı; genç kız fotoğrafın üzerine içten bir satır yazı yazıp gizlice bavula koymuştu. Aydınlık bir ifadeyle gülümseyen bu yüze deli­ kanlı uzun süre baktı, sonra yurtsuz kalmış adama sevimli sevimli bakıp onu avutsun diye fotoğrafı çalışma masası­ nın üzerine yerleştirdi. Ama fotoğraftaki gülümseme sanki gitgide donuklaşıyormuş ve genç kız bu karanlıkta onunla birlikte hüzünleniyormuş gibi bir hisse kapıldı. Derken fo­ toğraf ona öylesine sıkıntılı görünmeye başladı ki, oraya bakmaya cesaret edemez oldu.

Bu kasvetli, boğucu odadan yine mi çıkıp gitmeliydi? Pencerenin önüne geldi, yağmurun aralıksız yağdığını gördü. Damlalar bulanık camın üzerinde birikiyor, başka damlalar onları sürükleyip götürünceye kadar öylece bek­ liyor, sonra pürüzsüz çocuk yanaklarından süzülürcesine hızla akıp gidiyordu. Dört bir yandan sürekli yenileri geli­ yor ve yeniden akıp gidiyordu, sanki dışarıda bütün dünya derdini milyonlarca gözyaşıyla döküyordu. Delikanlı belki

yarım saat öylece ayakta durdu. Boğuk bir elemle usulca mırıldanan bu oyun, damlaların bu ardı arkası kesilmeyen süzülüşü, sızlanan ağaçların anlaşılmaz melodisi – sicim gibi akan gözyaşlarının şu şaşılası fotoğrafı yüreğini derin­ den vurmuş, “gözyaşı” diye çığlık atan delice bir hüzün çökmüştü üzerine.

İçinde ne varsa dışavurmak istedi. Viyana’daki ilk ak­ şamı bu muydu? Oysa düşlerinde, kız kardeşiyle ve arka­ daşlarıyla yaptığı sohbetlerde kaç kez önceden yaşamıştı bu akşamı. O anlarda belli şeyler düşünmezdi, ama sanki bütün bu görkem ertesi sabah kaybolacakmış, henüz ilk saatlerden unutulmaz şeyler yaşanmalıymış gibi delice ve aydınlık bir şeyi, ışıltılı sokaklardan fırtına gibi geçmeyi, ileri, yalnızca ileri gitmeyi düşlerdi. Kendini gülümseyerek sohbet ederken, coşkuyla şarkı söylerken, şapkasını dön­ düre döndüre havaya kaldırırken ve kalbi küt küt atarken görürdü. Ama şimdi donuk bir camın önünde öylece dur­ muş, soğuktan titriyordu; yalnızdı ve damlaların aşağıya doğru süzülüşünü izliyordu -iki ve şimdi üç ve yeniden iki-, gözlerini dikmiş damlaların kendilerine görünmez raylar yaratmasına ve bunların üzerinde dönerek aşağıya inişine bakıyordu; kendi gözyaşlarının da ansızın akıp, üşümüş ellerinin üzerine düşmemesi için gözlerini kıstı. Yıllardır özlemle beklediği bu muydu?

Zaman nasıl yavaş geçiyordu. Demode saatin ahşap gövdesi üzerindeki ibresi fark edilemez bir yavaşlıkla iler­ liyordu. Delikanlı bu yabancı odada gece korkusunu, yal­ nızlıktan duyduğu şu açıklanamaz çocukça kaygıyı gitgide daha ürkütücü bir biçimde hissediyordu, artık inkar ede­ meyeceği çılgınca bir vatan hasretiydi bu. İçinde milyonlar­ ca yüreğin attığı şu kocaman kentte tek başınaydı ve şakır şakır yağan hain yağmurdan başka ona kulak veren ya da bakan yoktu; oysa o hıçkırıklarla ve gözyaşlarıyla boğuşu-

yor, bir çocuk gibi davranmaktan utanıyordu, karanlığın arkasında durmuş ona çelik gözleriyle insafsızca bakan bu kaygıdan kendini nasıl kurtaracağını bilmiyordu. Tek bir sözcük duymanın hasretini o an olduğu kadar hiç çekme­ mıştı.

O sırada bitişikte bir kapı gıcırdayıp hızla kapandı. Si­ nerek yere çömelmiş olan delikanlı ayağa fırlayıp kulak kesildi. Yan tarafta kalın ama eğitilmiş bir ses Burschen­ verein’ da* söylenen bir şarkının yarım bir dörtlüğünü mı­ rıldanıyordu; ardından sürtünen kibrit çöpünün vınlaması­ nı ve belli ki şimdi yakılan lambanın evrilip çevrilmesinden çıkan sesi duydu. Bu olsa olsa komşusuydu, ev sahibesi­ nin sözünü ettiği, mezuniyet sınavını vermeye hazırlanan şu hukukçuydu. Delikanlı derin bir soluk aldı, çünkü terk edilmişlik duygusunun bir an için yatıştığını hissetmişti. Holden, bir aşağı bir   yukarı   yürüyen   komşusunun   ağır ve çakı gibi adımlarının gıcırtıları geliyordu, şarkı gitgide daha anlaşılır olmuştu ve bunları gizlice dinleyen delikan­ lı ayakta durup böylesine titreyerek kulak kesildiği için ansızın utanmıştı. Çıt çıkarmadan usulca masanın başına döndü, bitişikteki kişinin onu duvarın arkasından izleme­ sinden korkar gibiydi.

Derken içerideki ses sustu ve bir aşağı bir yukarı yürü­ meler de kesildi. Komşusu anlaşılan oturmuştu. Bu arada, vızıldayan damlalar yeniden ona seslenmeye başlamıştı ve yalnızlığı içinde barındırdığı bütün korkularla birlikte ka­ ranlıkta onu gözetliyordu yine.

Sıkıntıdan boğulacakmış gibi oldu. Hayır, yalnız kala­ mazdı şimdi. Doğruldu, yatmaktan yanaklarında oluşan kızarıklığın geçmesini bekledi, hafifçe öksürerek sesini kontrol etti, ardından dışarı çıkıp usulca komşusunun ka-

 

pısına yaklaştı. İki kez duraksadı, sonunda yabancı kapıyı çekinerek tıklattı.

Anlaşılan şaşkınlıktan kaynaklanan bir sessizlik oldu.

Ardından berrak bir ses, “Gir,” dedi.

Delikanlı kolu bastırıp kapıyı açtı. Yüzüne mavi bir duman vurdu. Dar oda tamamen duman altı olmuş, bü­ tün eşyalar bu boğucu, cereyanın çalkaladığı sisin içinde bulanıklaşmıştı. Komşusu dimdik ayakta durmuş, kapıdan giren kişiye şaşkınlıkla bakıyordu. Hırkasını ve yeleğini çıkarmıştı, gömleği yarı açık duruyor, geniş ve kıllı   göğ­ sü rahatça görünüyordu, ayakkabıları yerde iki yana sav­ rulmuştu. İriyarı, köy kabası biriydi, duruşuyla üniversite öğrencisinden ziyade bir işçiye benziyordu; kısa saplı shag tütünü piposunu ağzına sokmuştu, dumanını güçlü bir so­ lukla kapıya kadar üfledi.

Delikanlı içeri girip birkaç sözcük kekeledi. ” Buraya bugün taşındım ve komşunuz olarak sizinle tanışmak is­ tedim. ”

Karşısındaki adam istem dışı bir hareketle bacaklarını bitiştirip, “Çok memnun oldum. Ben Avukat Schramek,” dedi.

Bunun üzerine ziyaretçi, hatasını tamir etmek üzere te­ laşla adını söyledi: “Bertold Berger. ”

Schramek onu tepeden tırnağa süzdü. “Birinci sömestr­ de misiniz?”

Berger soruyu evet diye yanıtladıktan sonra, ayrıca Vi­ yana’daki ilk günü olduğunu belirtti.

“Tabii siz de hukuk okuyorsunuzdur. Millet hukuktan başka bir şey okumuyor artık.”

” Hayır, kaydımı tıp fakültesine yaptıracağım.”

” Oo, tebrikler, sonunda biri çıktı…Amabirazoturunlütfen!”

Teklif candandı.

 

“Bir sigara alırsınız herhalde, arkadaşım. ” “Teşekkür ederim, sigara içmiyorum. ”

“Eh… zamanla olacaktır. Sigara kullanmayanların nesli tükenmek üzere. O halde konyak. İyi bir konyaktır. ”

“Teşekkür ederim… Çok teşekkür ederim.”

Schramek gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. “Sevgili arkadaşım, kızmayın ama, siz sanırım, hani nasıl derler, emir erisiniz. Konyak yok, sigara yok, bu çok düşündürücü”

 

Berger   kızardı.    Beceriksiz davrandığı   ve   çaresizliğini

hemen ortaya döktüğü için utanıyordu, gelgelelim ikramı sonradan kabul ederek daha da gülünç duruma düşeceğini hissediyordu. Bir şey söylemiş olmak adına, gece vakti zi­ yarete geldiği için bir kez daha özür diledi. Ama Schramek sözünü bitirmesine izin vermeyip, onu birkaç soruyla tut­ tu. Neredeyse hemşeriydiler, biri Alman Bohemyalı, öteki Mahren’liydi, çok geçmeden anılarında ortak bir tanıdıkla­ rının olduğunu bulup çıkardılar. Derken aralarındaki soh­ bet canlandı. Schramek sınavlarından ve ilişkisinden, öğ­ renci milletine okulda geçirdikleri birkaç yılın anlamı gibi görünen yüzlerce şeyden söz etti. Anlatışında çok canlı bir samimiyet, biraz yüksek sesli bir keyif ve bilinçli, kibirli sayılabilecek bir deneyimlilik vardı. Bir acemiyi, bir taşra­ lıyı etkiliyor olmaktan açıkça zevk alıyordu. Berger bütün bunları özlem dolu tarifsiz bir merakla dinledi, çünkü onu Viyana’da bekleyen yeni yaşamını müjdeler gibiydiler; Schramek’in enerjik konuşma tarzından, pipo içerken du­ manı geniş mavi koniler şeklinde üflemesinden hoşlanmıştı. En küçük ayrıntıya bile dikkat etti, çünkü Schramek kar­ şısına çıkan ilk gerçek üniversite öğrencisiydi ve hiç seçici davranmadan onu en mükemmelleri olarak değerlendirdi. O da ona bir şeyler anlatmak  isterdi,  ancak memlekete dair her şey bu yenilikler yanında gözüne ansızın önemsiz

göründü; lisede yaptıkları bütün o şakalar silik ve ruh­ suzdu, taşraya dair yaşantılardı; o güne kadarki bütün düşünceleri ve sözleri ona ansızın çocukluğa aitmiş gibi göründü, bulunduğu yer ise erkekliğin başladığı yerdi. Schramek onun suskunluğunu fark etmeyip, aceminin hayran ve ürkekçe bakışlarından büyük mutluluk duydu. Berger, Schramek’in isteği üzerine elini,  onun   başındaki üç yara izinin üzerinde dikkatlice gezdirdi, kısacık kesil­ miş saçlarının arasında yaralardan boydan   boya keskin bir kırmızı çizgi oluşmuştu. Sonra Schramek’in düello da­ veti ve kesici silahlarla yaptığı düellolarla ilgili anlattıkla­ rı karşısında şaşırdı. Yakında kendinin de böylesi bir ra­ kiple karşı karşıya gelme düşüncesi onu korkutsa da içini ısıttı ve odanın bir köşesinde duran iki kılıçtan birini bir an için eline almak üzere Schramek’ten izin istedi. Kılıcı güçlükle ancak kaldırabilmesi sonradan içini acıttı tabii: Kollarının henüz nasıl güçsüz ve bir çocuğunki kadar sıs­ ka olduğunu o zaman yeniden fark etti ve bu iriyarı, güç­ lü gençle arasındaki farkı ani bir kıskançlığa kapılarak algıladı. Böyle bir kılıcı havada kolayca savurmak, bıçağa ıslık çaldırmak, bütün gücüyle parad yapmak ve kılıcıyla yabancı bir yüzü paramparça etmek ona olağanüstü bir şeymiş gibi göründü. Bütün bu olağan şeyler ona amaç edinmeye değer büyük şeylermiş gibi devasa ve muazzam geldi ve bundan söz ederken takındığı ürkek hayranlık Schramek’i daha konuşkan ve samimi yaptı. Schramek bir arkadaşıyla sohbet ediyormuş gibi konuşuyor, yaşamının öğrenci ideallerini asla aşamamış, ama Berger’in tutkuyla bakakaldığı parlak renkli fotoğrafını delikanlının önüne seriyordu. Berger bunlarda yeni yaşamının müjdecisini bulmuştu.

Sonunda gece yarısına doğru birbirlerine ” Görüşmek üzere,” dediler. Schramek, Berger’in elini içtenlikle sıktı,

omzuna vurdu ve yalnızca o yaşlara özgü birdenbire orta­ ya çıkan dostluk duygusuyla “sevimli bir çocuk” olduğu­ nu söyledi, heyecanlı genç de bundan tarifsiz bir mutluluk duydu.

Berger bütün bu izlenimlerden sarhoş olmuş halde oda­ sına döndü; yağmur hala pencereye vuruyor ve her köşeden soğuk fışkırıyor olsa da burası ona artık önceki kadar ıssız ve kasvetli görünmedi. Yüreği bu ışıltılı yabancı şeylerle dolup taşıyor, ilk günden bir arkadaş bulmuş olmaktan ta­ rifsiz bir mutluluk duyuyordu.   Gelgelelim çok geçmeden bu duyguya bir hüzün karıştı usulca, iki ayağıyla sımsıkı yere basan bu insanın yanında ne kadar zayıf, ne kadar çocuksu ve okullu oğlan çocuğu gibi durduğunu hissetti. Arkadaşlarının arasında her zaman en çelimsizi, en nazlısı, en hastalıklısı olmuş, oyunlarda ve afacanlıkta daima onla­ rın gerisinde kalmıştı, ama bundan dolayı ancak bugün acı duyuyordu. Acaba günün   birinde   şu   Schramek gibi güç­ lü ve özgür biri olabilir miydi? Onun gibi kıvrak ve ener­ jik konuşabilmek, kas yapmak, yaşamı rastgele yaşamak yerine ona sımsıkı sarılmak için delice bir özlem duydu. Acaba bir gün onun gibi olabilir miydi?  Aynadaki ürkek, ince ve sakalsız çocuk yüzüne kuşkuyla baktı ve tek bir kasın bile şişmemiş olduğu bu ince koluyla kılıcı neredeyse kaldıramadığı yeniden aklına geldi. Sırf içerisi karanlık ve soğuk olduğu, çevresinde kimse bulunmadığı için iki saat önce çocuk gibi ağlamanın eşiğine geldiğini anımsadı. İçini usulca korku sardı: Güç, cesaret ve taşkınlık gerektiren bu yabancı kentte, bu yeni yaşamda bu zayıf, bu çocuksu ha­ liyle ne yapacaktı? Hayır -güçlükle kendini topladı- tam değerini bulana kadar, arkadaşı gibi güçlü kuvvetli olana kadar mücadele edecekti; bildiği ne varsa öğrenecekti on­ dan, elini kolunu sallayarak yürümeyi, gür ve enerjik sesle konuşmayı öğrenecekti, kaslarını güçlendirecek, onun gibi

bir erkek olacaktı. Hüzünle sevinç, umutla umutsuzluk hızla birbirine karıştı, hayalleri gitgide daha karmaşıklaştı. Lambadan duman çıkınca saatin geç olduğunu gördü ve aceleyle yattı. Göz açtırmayan sonbahar yağmuru dışarıda gümbürdemeye hala devam ediyordu.

Bertold Berger’in Viyana’daki ilk günü böyle geçmişti.

Sonraki günlerde de değişen bir şey olmadı: Hüzünle sevinç, umutla düş kırıklığı sürekli iç içeydi; belirsiz bir duygu, ama daima yabancı olmak ve alışamamak… De­ likanlının bağımsızlıktan, üniversite öğrenciliği dönemin­ den, Viyana’dan beklediği o büyük, umulmadık, yeni şey bir türlü gerçekleşmiyordu. Bazı güzel şeyler vardı tabii: Hafif sonbahar ışıltısında Schönbrunn,   Gloriette’ye   çıkan ve o tepeden mükemmel parkların ve imparatorluk sarayı­nın en heyecan verici manzarasını gözler önüne seren altın sarısına bürünmüş bulvarlar.Yada sahneledikleri oyunla­rıyla ve onca güzel insanı büyüleyici bir biçimde bir araya getirmesiyle tiyatrolar; gösteriler ve festivaller sırasında sergilenen zarafet;bazen onca güzel ve ilginç yüzü insanın gözünün önünden geçiren, binlerce vaatle ve çekicilikle ışıl­dayan caddeler…Ancak delikanlı bunların hepsini yalnızc agörüyor, içlerine giremiyordu;bu,açılmış bi rkitabı hırsla okumaya benziyordu,ama doğrudan bir sohbetin, bir ola­yın içinde yer alamıyordu.

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account