d79970ed-8cf2-4186-8eb9-1f7fe5796c2d

                                                                                               GİRİŞ

Karanlık, her yer karanlık, tek bir sokak lambası aydınlatıyor bu caddeyi. Sahi, tek bir ışık yeter mi aydınlık için, bir umut sürer mi hayat, ufacık bir aydınlık koskoca bir karanlıkla baş edebilir mi sahi?

Oturdum her zamanki köşeme, gözüm yolda, kalbim sızlıyor, sızım sızım sızlıyor kalbim. Ufacık bir umut oturtuyor işte beni bu tahta iskemleye. Her şeye rağmen, herkese rağmen bekliyorum, belki de beklemekle geçecek geriye kalan ömrüm, bilmiyorum. Hicran ben, Hicran’ım adım gibi hayatımda keder…

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1.BÖLÜM

KARŞILAŞMA

1972…

Senenin başlarıydı, soğuk bir kış günündeydik, insan dışarı çıkmaya görsün, iliklerine kadar hissediyordu soğuğu. Üsküdar’da zarif, şirin bir evde oturuyorduk, bacasından tütüyordu dumanı günün en güzel saatinde. Uyanmıştım ancak sıcacık yorganımdan ayrılmak ne mümkündü, kalkıp kalmama arasında mekik dokuyan nahoş hareketlerim annemin “Hicran, Hicran hadi kızım, kahvaltı hazır, okula geç kalma.”  diye seslenişiyle hızlanmıştı. Usulca aralarken yumulu gözlerimi, elim başucumdaki saate kaydı, annem haklıydı yatakta şekerleme yapmakla meşgulken okulu hepten unutmuştum. Sımsıkı sarılarak bütünleştiğim sıcacık yorganımdan ayrılmak zor gelse de nihayet yataktan çıkıp, üzerime yün hırkamı geçirerek, lavaboya yöneldim, elimi yüzümü yıkadıktan sonra merdivenleri üçer beşer atlayarak mutfağa indim. Kapıyı açar açmaz tenime değen sobanın sıcaklığını annemin gülümseyişiyle ruhumun üşüyen duvarlarında hissettim. Ne kadar da güzel gülümsüyordu, sanki o gülünce her yer cennet bahçesi oluyor, dert tasa ne varsa hepsi saniyeler içinde uçup gidiyordu. Annem, tebessümünü ruhuma nakış gibi işleyen, yeryüzündeki en değerli kadındı benim için.

Sobanın tende gezintiye çıkan eşsiz sıcaklığı her yanı sarmıştı, annem sobanın üstünde fokur fokur kaynamış olan çayı bardaklara boşaltırken, gözüm babamın boş sandalyesine ilişti. “Babam yine yok mu anne?”

Annemin tebessümü buyur eden ince dudak kıvrımları ansızın hüzünle harmanlandı. “Yok, kızım, yine yok baban. Memleketteki olaylardan onların işleri de nasibini alıyor herhalde,  anlamadım gitti. Adamın canı çıktı yorgunluktan vallahi.” diyerek elindeki çaydanlığı sobaya bırakıp sofraya döndü.

Sevgimi doldurduğum avuç içlerimle okşuyordum güzeller güzeli yüzünü, nur inmişti sanki çehresine, bembeyaz teni, kısık bakan ela gözleri, al yanaklarıyla adeta melek gibiydi annem.  “Üzülme annem babam sağlam adamdır, bir kaç gün fazladan çalışmak yormaz onu.”

Suretinde yolculuğa çıkan avucumu öperken bakışlarıyla sonsuz ana sevgisini gösteriyordu. “Öyle tabi yavrum, sen bana bakma öyle arada düşünmeden konuşuyorum işte. Çok şükür işi var, gidiyor rızkımızı çıkartıyor.” diyerek pozitif haline geri dönse de yüreğinde yaşadığı zorluğu, ülkenin geleceğine dair yitirdiği umudunu en iyi anlayandım.

***

Babam, çocukluğumdan bu yana işleri hep yoğun olan bir insandı, kendisine bu meşguliyetten ötürü hak vermekteydim. Büyük bir devlet bankasında müdür konumunda olarak onca çalışanı yönetmek, işlerin aksamaması için var gücüyle çabalamak zor olsa gerekti.  Ama ailesini de asla ikinci plana atmazdı, birlikte geçirdiğimiz vakitleri en güzel şekilde değerlendirmemizi sağlayacak kadar ince düşünceli oluşunu hissettiren yufka yürekli bir aile babasıydı. Fakat senenin bazı dönemlerinde yoğunlukları artıyordu,  gerek bedenen gerek ruhen fazlasıyla yıpranan babamı bitkin ve yaşamın akışından kopuk bir halde görmek beni de çok üzüyordu. Yine de annem söyleminde haklıydı, enine boyuna düşündüğümüz vakit dışarıda açlıktan kırılan bunca insan varken işinin olması, ailesi için rızkını kazanması şikâyet etme sebebimiz değil şükür etme sebebimiz olmalıydı.

Kahvaltımı bitirir bitirmez sofradan kalkıp, hazırlanmak üzere odama çıktım. Evimiz iki katlı müstakil bir evdi, alt katta mutfak, salon ve lavabo bulunuyordu, mutfakta bulunan büyük kahverengi kapı salona açılıyor annem misafirleri geldiğinde o kapıyı açık tutarak hem onlarla ilgileniyor, hem de mutfaktaki hazırlıklarını tamamlıyordu. Üst katta ise annemlerin odası ve benim odamın yanı sıra annemin çeşit çeşit çiçeklerle donattığı balkonu vardı. Yuvamın dört bir yanı izi aska silinmeyecek olan anılarla doluydu.

Giysi dolabımın kapısını yüzümdeki muzur gülümseyişle açmaktaydım, çünkü günün en sevdiğim kısmına, kıyafet deneme faslına geçebilmiştim. Çocukluğumdan beri giyinmeyi, takıp takıştırmayı çok sevmişimdir. Daha dört, beş yaşlarımda annemin bana kocaman gelen elbiselerini giyer, ayağıma topuklu ayakkabıları geçirir, soluğu makyaj malzemelerinin başında alırdım. Kim bilir yüzümü boyamaya çalışırken üzerimi boyayıp kaç elbisesini ziyan etmişimdir annemin.

Hiç unutmam, babam bir gün erkenden eve gelmişti, elinde gösterişli şekilde paketlenmiş iki adet kutu vardı, yüzündeki eşsiz tebessümüyle uzatmıştı hediye kutularını bize. Anneme insanın içini açacak kadar güzellik saçan kırmızı renkte topuklu ayakkabı bana da kırmızı ama tabanı düz olan bir çift pabuç almıştı. Minik avuçlarıma kondurulan sevimli kutuyu açtığımda o kadar mutlu olmuştum ki ancak annemin giydiği ayakkabının topuklarını gördüğümde tüm büyü bozulmuş, yüzümü saran sevincin yerini  alan üzüntüyle ev ahalisini de şaşırtmıştım. Büzülen dudaklarımı gören babam yanıma gelip ne olduğunu sorduğunda minicik parmaklarımla annemin ayakkabılarını gösterip; “Bana neden öyle topukları olan ayakkabı almadın? Küstüm sana, sen annemi daha çok seviyorsun.” diyerek omuz sallamaya başlayıp odama koşmuştum. Tüm mızmızlıklarıma katlanan biricik babam ise ertesi gün elinde yine kutuyla gelerek minik topukları olan kırmızı pabuçlarla gönlümü almayı başarmıştı.

Zaman geçti, zaman hızla akıp geçti yedi yaşımda babamın aldığı minnacık topuklu pabuçların yerini on sekizimde annemin özenle sakladığı topuklu ayakkabılar aldı. Eskiler… Ne çok özlerim, ne de güzel canlanır gözümde.

Aynanın karşısında dakikalar süren kıyafet denemelerim sonucunda ne giyeceğime karar verebildim. Krem rengi boğazlı kazağımı, siyah İspanyol paça pantolonumu, kırmızı kabanımı ve siyah topuklu botlarımı giyip odadan çıkmayı başarabildim. Annemi öptükten sonra “Tabana kuvvet” diyerek koştur koştur evden ayrılıp vapura giden otobüse saniyeler kala zar zor yetişebildim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Çocukluğumdan bu yana şiirlere, romanlara duyduğum ilgi beni zevkle okuduğum bu bölüme yönlendirmişti. Okulda yaşadığım her saniyeden, bilgi çuvalıma yüklediğim tüm yeniliklerden büyük bir haz duyuyordum. Tabi son zamanlar haricinde, gün geçtikçe okula adım atmaya dahi korkan insanlara dönüşüyorduk.

Dersin başlamasına beş dakika kala okula anca varabilmiştim. Fakülte binasının kapısından içeri girdiğim an önümde adeta koca bir insan ordusu vardı. Solcu grup toplanmıştı, aralarından iri yarı olan, bol kahverengi bir kaban giyinmişti. Çehresindeki ifade zafer kazanmaya gelen ve o zaferi kazanmadan asla yolundan dönmeyecek olan bir insanın hırsını tüyler ürpertici dehşetiyle yansıtmaktaydı. Esmer, iri kıyımlı adam, elinde mikrofon, gür sesi ve tane tane çıkan sözleriyle durmaksızın konuşuyor, ellerindeki büyük pankartlarla etrafı çevreleyen kalabalık ise hemen hemen her cümle bitiminden sonra sözlerine alkış tutuyordu.

Okul zamanları hep bu şekilde ilerliyordu, ilk başlarda başlayan fikir çatışmaları zamanla insanların birbirleriyle çatışması halini almıştı. Fikirler, beklentiler farklılık gösterebilirdi, insanlar hedefler belirler o hedefe ulaşmak için elinden geleni yapabilirdi ancak iş birbirine zarar verme noktasına geliyorsa, insanlar hiç düşünmeden hareket edip, yargısız infaz yapabiliyorsa ben yoktum, benim görüşüm  falan yoktu. Tek bir hedefim, tek bir idealim vardı hayatta, o da iyi bir öğretmen olabilmek, bu vatana, millete layık evlatlar yetiştirebilmekti.

Kalabalıktan giderek yükselmeye başlayan sesler istekleri karşılanmadığı sürece derslerin işlenmesine müsaade etmeyeceklerini haykırıyordu. Zaten olayla alakası olmayan kim varsa muhtemelen çekip gitmişti, bazı hocalar ise rektörlüğe doluşmuştu, öfkeli topluluğa yabancı olan yalnızca bendim. Derhal çekip gitmek istiyordum, her an çıkabilecek korkunç kargaşa ortamından uzak durmak için çıkış kapısına doğru titreyen bacaklarımla yöneldiğim an yine büyük bir kalabalıktı karşılayanım. Sağcı grup sloganlar atarak hızla ilerliyordu, iki hırçın grubun ortasında kalakalmıştım, adım atmaya çalıştıkça sanki herkes üzerime koşuyordu.

Fikirler çatışıyordu, görüşler çatışıyordu, insanlar ha girdi ha girecekti birbirlerine. “Allah’ım çıkabilsem şuradan, kurtulabilsem şu öfke dolu insan ordusundan, senden başka bir şey istemiyorum.” Çaresizce aklımdan geçenlere teslim olan ruhum korkuyla hemhal olarak zedelenmekte, yaşananları adeta keskin bir bıçakla zihnime kazımaktaydı.

İnsan denilen canlının duyguları örselenir diye düşünürdüm hep, yalnızca koşulsuz sevginin baki kalacağına inanırdım ama o bambaşka suretlerden okunan nefrete şahit olan gözlerim anlamıştı. Koşulsuz nefret diye bir gerçek vardı bu dünyada ve asla iyilik tek başına hüküm süremeyecekti, iyiliğin katilleri etraftı kuşatmayı başarıyorlardı ne yazık ki.

Aynı anda, kulakları yırtacak bir volümle solcu grubun ağzından sloganlar yükselerek okulun öğrencilik anılarına ev sahipliği eden duvarlarına asla unutulmayacak yaralı izler kazıyarak  yankı yapıyordu. “Faşizme karşı omuz omuza,  faşizme karşı omuz omuza…” Korkuyordum, zangır zangır titreyen ellerimi kulaklarıma baskı uygularken sessizliğin ne büyük bir nimet olduğunu o an anlamıştım.

Sağcı grupta karşı taraftan geri kalmıyor, onlar da kendi cümleleriyle tepki gösteriyorlardı. Sonunda kulakları yırtan o gürültüye kavga da eklendi. Yaşananlara uzaktım, hem de fazlasıyla uzaktım, korktukça nefesim kesiliyordu, aldığım her soluk ruhuma da ciğerlerime de batan milyonlarca iğne etkisi yaratarak boğazımda koca bir yumru oluşturuyordu. Büyüyen göz bebeklerimle etrafımı saran insanları hayretle izlemekteydim. Muhtemelen bir müddet sonra yalnızca ruhum değil bedenim de zarar görmüş olacaktı. Çaresizce kapattım gözlerimi, açtığımda bu kâbus bitecek dercesine sıkıca yumdum. Bir sıcaklık hissettim avuç içimde, bütün bedenimi baştan ayağı sarıp sarmalayan derin bir sıcaklık. Birisi tutmuştu elimden, hızlı hamlelerle çekiştiriyordu ve beni çekiştirenin götürdüğü yere sorgusuzca gidiyordu adımlarım. Açamıyordum içinde figan dolu yaşlar biriken gözlerimi, nasıl olsa gittiğim yer buradan daha kötü olamaz diye düşünmekteydim. Biz ilerledikçe kulağımı yoran sesler giderek azalmaktaydı, hatta bir süre sonra tamamıyla yok olmuştu. Durdum, yavaşça araladım sıkmaktan sızlayan gözlerimi her yer bulanık gözüküyordu,  ellerimle göz kapaklarımı ovuşturdum, birkaç dakika sonra netleşti dünyam. Önümde panikle duran ve sürekli aynı şeyleri sayıklayan yabancı bir erkek siluetiyle karşı karşıyaydım.

Adam, yaşadığım korkunun emarelerini taşıyan kollarımdan tutup nazikçe sallayarak kendime gelmem için çabalıyordu. “İyi misiniz hanım efendi, iyi misiniz?”

Ben onu kurtarıcım sanmıştım, bilemedim, beni kurtaranın göz göre göre yangınımı seyreden olacağını. Bilemedim, avuç içlerindeki sıcaklığın üşüyen yüreğimi ısıtıyor sanırken cayır cayır yakacağını…

Tanımadığın bir adam, ansızın çıkar gelir ve hızla yer eder zihninde, uykuya daldığın her an bakışları düşüverir kapalı gözlerinin ardına. İnsan yıllardır tanıdığını bile bu denli kazımamışken aklına, birkaç dakika gördüğü tüm zerresiyle yer etmiştir hafızasında. Gözlerim, gözlerine ilk değdiği gün aklıma çizdim seni, sonra bir baktım kalbimin tamamını kaplamış o büyüleyici resim.

Tags:

Paylaş
2 Yorum
  1. kelebek6122557@ 10 ay önce

    ellerine emeğine sağlık

  2. Yazar
    Sinem Sönmez Arslan 1 sene önce

    Bol bol okunması okunması olsun, Canım Teklifff ❤

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account