20220124_015956_0000

Bölüm 1: Kahin Dostum

 

Evin içinde dört dönerek atkımı arıyordum. Koşup duruyor, hiçbir şeye dokunmadan, gözlerimle tarıyordum sadece. Toplu bir insan değildim, bunun üstüne dakik de olmayınca her sabah buna benzer bir şey yaşardım. Arayışımı da daima annem bölerdi, tıpkı bu sabah olduğu gibi. Sabahtan beri aradığım atkıyı annem, ben koşarken boynuma geçirdi ve söylenmeyi de ihmal etmedi “Amma dağınıksın kızım.” ve devam etti “Hayır, anlamıyorum. Ne biçim bir dağınıklık bu? Atkısı mutfakta, kulaklığı koltukta… Sanırsın Tazmanya Canavarı…”

Annemin sözlerini üzerime alınmadım, zira sadece kulaklığımın koltukta olduğu bilgisine kenetlenmiştim. Fırlayıp salona gittim. Koltuğun üstündeki kulaklığı alıp zaferle sırıtırken annem arkamdan bağırdı “Saye! Sen daha çıkmadın mı!”

İrkildim ve kulaklığı hemen cebime atarak bağırdım “Çıktım tabii!” Eğer cehenneme gidecek olsaydım, kesinlikle ‘Geliyorum’, ‘Kalktım’, ‘Yoldayım’ gibi günde bin kez kullandığım ufak yalanlardan veya kumardan giderdim.

Ayakkabımı giyinmeye çalıştığım için tek ayak üstünde sekerek, ağzımda kocaman bir ekmek parçasıyla kendimi dışarı attım. Kardeşim Suzan çoktan dışarıya çıkmış beni bekliyordu “Abla geç kalıyoruz!”

Hâlâ ağzımdan ekmek sarkarken montumun ceplerini karıştırmaya başladım. Arabanın anahtarını çıkarıp arabayı açtım ve kardeşime “Bin.” dedim.

Annemin yıllarca çalışıp aldığı sevgili arabası Maviş’ i kullanma iznim yeni çıkmıştı. Dün akşam, uzun münakaşalar sonucu, arabayı almayı başarmıştım ve bu oldukça nadir bir durumdu. Çünkü bazen, annemin bu arabayı bizden daha çok sevdiğini düşünüyordum.

Annem, ablam daha dört yaşındayken ve bana hamileyken babam tarafından terk edilmiş ve böylece Türkiye simülasyonunu tamamlayıp Amerika’ya gelme kararı almış. İlk geldiği yer olan Washington DC’de ben doğmuşum ve sonra biriyle tanışmış ama Suzan doğduktan sonra o adamla da ilişki yürütemeyip ayrılmış ve Amerika’nın kuzey batısında yer alan Greendalewood’a taşınmış.

Greendalewood; kalabalık ailelerin yaşadığı, genelde gençlik dizilerinde yer alan ve her türlü fantastik olayın geçtiği kasabaların aynısıydı. Ama dizilerin aksine, burası o kadar sakindi ki sıkıcı dahi denebilirdi. Burada yaşadığım 16 yıl boyunca tek bir olaya dahi şahit olmamıştım. Kasabadaki göçmen sayısı fazlaydı, yerlileri anlayışlıydı, herkes belli bir kariyeri olan işinde gücünde insanlardı, gençlerin sayısı azdı. Yani hiç gürültü patırtı olmazdı, geceleri kahkaha sesi dışında ses dahi duyulmazdı.

Bu adeta Polyanna ve Heidi masallarından fırlamış, kırlarda kuzuların koşturduğu gökkuşağı renklerinde şirin şeker ortam beni boğuyordu. Kaostan beslenen bir insan değildim ama insan ara sıra kaosu özlüyordu. Hayattan beklediğim şey bu ortam değildi. Her gün aynı şeyleri yapmak, aynı komşuya selam vermek, aynı yüzleri görüp aynı sıradan konuları konuşmak, aynı kafede aynı kahveyi içmek, aynı işi yapmak ve aynı saçma yerel TV kanalını izlemek beni kapana kısılmış gibi hissettiriyordu. Bu ben değildim, olamazdım da… Tek hayalim bu kasabayı terk edip dünyayı gezmek, en azından bir şehre yerleşmekti. Benim hayattan beklentim, bir yere adeta kazık çakarak herkesin yaşadığı sıkıcı hayatı yaşamak değildi, maceraydı. Günlük hayatımdaki tek değişikliğin annemle münakaşa edip kılıç hakkı misali zorla aldığım araba olmasını istemiyordum ve bunu bana sadece bu kasabanın dışı verebilirdi.

Okula giden yoldan saptım ve bir evin önünde durdum. Kapının önünde bekleyen en yakın arkadaşım Lizy arabaya doğru geldi. Ben arabayı aldığımda onu da alırdım ve okula birlikte giderdik. Lizy’nin tam ismi Elizabeth idi ama ben kısaltmak için Lizy veya Lisa derdim.

Lizy bir göçmendi, Fransız’dı. Elizabeth Nevou, görüp görebileceğiniz en ağırbaşlı insandı. Özgüvenli, dürüst, sağlam karakterli ve zarifti. Fazla neşeli bir kişiliği yoktu, aşırı sakin bir insandı. Nadiren kahkaha atardı.

Onunla tanışma hikayemiz değişikti. O soğuk ve sakin bir insanken, ben tam bir fırlama ve sosyal kelebektim. İlk tanışmamız, ortaokulda bir kitap kulübünde olmuştu. O sadece kendisi gibi başarılı ve sakin insanlarla, hatta kendinden büyüklerle arkadaşlık kurarken; ben herkesle konuşuyor, arkadaşlık kurabiliyordum. Lizy o zamanlar bana karşı oldukça önyargılıydı, benim bir geri zekalı olduğumu düşünmüştü ve bunu sonradan benim yüzüme de söylemişti. “Aslında; senin sosyal, havalı, hafif deli bir geri zekalı olduğunu sanmıştım.” demişti. “Geri zekalı olduğun dışında hepsi doğru.” Lizy benden nefret etmişti. Ama kitap kulübünde yaptığım eleştiriler dikkatini çekmişti ve benimle konuşmaya karar vermişti.

Lizy, Suzan’ın ön koltukta oturduğunu görünce yüzünü buruşturdu “Senin yaşın önde oturmaya yeterli mi, velet?” diye sordu. Suzan da “Senin kemiklerin üşür burada, esiyor burası” diye karşılık verdi “Hadi arkaya otur, büyükanne.”

Bu raundu Suzan kazanınca Lizy oflayarak arkaya geçti. Kıkırdadım. Lizy ile olan arkadaşlığım boyunca ona öğretemediğim yegâne şey, Suzan ile baş edemeyeceği idi. Suzan’ın benden hiçbir farkı yoktu, sadece ben laflarımı süzgeçten geçirebiliyor idim ama onun dilinin kemiği yoktu. Lizy ve Suzan, bazen atışsalar ve iyi anlaşamadıklarını düşünseler de, ikisinin de fazla ortak noktası vardı ve bu noktaları fark etseler iyi bir ikili olurlardı. Ama insan kendi kusurunu başkasında görünce gözüne batıyordu işte…

Lizy, arka koltuğa koyduğumuz çantalardan kendine yer açarken, Suzan’ın çantasını yere itti ve ona baktı. Suzan derin nefesler alıp verdi ama tepki vermedi. ‘Durum: 1-1’ diye düşündüm ve hafifçe sırıttım.

Tam yola devam etmek üzereyken Lizy beni durdurdu “Dur.” Ne olduğunu anlamak için ona baktım, sırıtıyordu ve gözleri bir yere kenetliydi. Çenesini ileri uzatarak bir yeri gösterdi “Seninki saat on iki yönünde.”

Hemen oraya baktım Lizy’nin yan komşusu Daniel Park, verandanın merdivenine oturmuş ayakkabılarını giyiniyordu. Onu görünce Suzan da sırıttı “Bugün de yakışıklı, değil mi abla?”

Daniel Park, yani gerçek adıyla Park Hyunk-Suk, Lizy’nin ‘Seninki’ diye tabir ettiği şahıstı. Bu tabiri almasının nedeni, benim son yıllarda kendisinden hoşlanıyor olmamdı. Daniel; siyah saçlı, kahverengi gözlü olan bu beyefendi Koreli idi. İdoller kadar yakışıklı olmasa da iyi bir dış görünüşe sahipti. Selamlaşıp kısa konuşmalar yapabileceğimiz kadar yakın bir ilişkimiz vardı.

Onu görünce gözlerim parlamış olmalı ki Suzan sırıttı “Hadi gidip selam verelim.” dedi. Ben de sırıttım “Selam vermekle kalmayacağım.”

Lizy kaşlarını kaldırdı “Ne yapacaksın?”

Lizy’e “Arkada hemen bir kişilik yer aç.” diye cevap verdim.

Suzan, Daniel’i davet edeceğimi anlayıp gözlerini devirdi “Biraz cool olsana.”

Omuz silktim “Zaten arkadaş sayılırız.”

Daniel’ın yanına yaklaştım ve camdan ona seslendim “Hey, Daniel!”

Bana dönüp gülümsedi ve yanımıza yaklaştı. Ellerini kapıya yaslayıp eğildi “Günaydın Saye.” dedi ve diğerlerine baktı “Günaydın hanımlar.”

Suzan bütün neşesiyle “Günaydın Dan!” diye şakırken Lizy oldukça sahte bir şekilde gülümsedi. Daniel’i günahı kadar bile sevmezdi ve buna bir neden bulamıyordu.

Gülümsedim, “Araç lazım mı?” diye sordum “Okula bırakabilirim.”

Daniel “Üzgünüm,” dedi ve arkamdan bir araba kornası duyuldu. Daniel arkamda duran ve çok yakınıma gelmiş siyah aracı gösterdi “Aracım var.” deyip gülümsedi “Okulda görüşürüz.

Gülümseyip “Görüşürüz.” dedim ve hiç beklemeden arabayı hareket ettirdim. Daniel’ın görüş alanından çıkınca da hemen yüzüm asıldı. Sanki o aracın içinde bir kız olması umurunda değilmiş gibi davranmış olmama rağmen, içimde bir burukluk vardı.

Suzan’a yan yan baktım “Yeterince cool muydum?” dedim iğnelercesine. Sesini çıkarmadı.

Kısa bir sessizlik oldu, sonra Lizy konuştu “Senin için üzgünüm.” dedi “Ama o kadar sakin kalıp Dan’a hiçbir şey belli etmediğin için de seninle gurur duyuyorum.”

Gülümsedim “Sağ ol Lizy.”

Bir süre konuşmadık. Ardından, Suzan “Aman!” dedi Türkçe konuşarak “Pisliğin önde gideni geride durmayanı o herif için somurtma.” Radyonun sesini açtı ve çalan Bon Jovi şarkısına bağırarak eşlik etmeye başladı “Darling, you give love a bad name!”

Lizy de beni neşelendirmek için hiç yapmayacağı bir şey yaparak şarkıya beceriksizce eşlik etti. Kısa süre sonra, sanki Daniel ile hiç karşılaşmamış gibi bağırarak Bon Jovi söylerken okula gelmiştik.

Arabayı okulun önündeki park yerine tek manevrada park ettim. İyi araba kullanmak benim gurur kaynağımdı. Arabadan inip park ediş şekline gururla baktım ve güneş gözlüğümü çıkartırken “Yine harika bir şoförüm.” diye övündüm.

Lizy yanıma gelip çantamı bana uzatırken “En azından iyi bir şoförsün.” diye şakayla karıştırarak beni düzelttiğinde dudaklarımı büzdüm.

Suzan çoktan koşarak arkadaşlarının yanına gitmişti. Suzan, kendi yaşıtları arasında oldukça popüler idi. Ben ise çok değişik bir tiptim. En popüler öğrencilerden en ezik olanına kadar, herkes beni tanırdı. Herkesi tanır, sohbet edebilir, dilediğim grubun içine girebilirdim. Beni herkes severdi.

Dikkat çekmeyi çok seven biriydim. Değişik kişiliğimin yani sıra, giyinişimle de dikkat çekerdim, şık giyinişim bir tarafa, kasabadaki tek başörtüsü takan insandım. Okulun en iyi öğrencilerinden biriydim, notlarım oldukça iyiydi, her sosyal etkinliğe katılırdım, gönüllü olarak çalışırdım, sicilim tertemizdi, sosyal olarak iyiydim; sporda ve özellikle sanat alanlarında oldukça iyiydim. Bu kusursuz öğrenci profilini, yıllar içinde ilmek ilmek işlemiştim ve içimin zembereği dışarıya foya olmasın diye uğraşıyordum.

Koridorda karşılaştığım tanıdık yüzlere selam veriyordum, yani neredeyse herkese “Selam Jessica.” “Selam Melanie.” “Naber Jason?” “Vay! Bethany, geçen gün bahsettiğim saç modelini yapmışsın, yakışmış.” “Final maçlarında başarılar diliyorum Matthew.”

Lizy bana hayretle bakıyordu “Nasıl yapıyorsun şunu?” Bütün bu yüz ve isimleri hatırlıyor olmama hayret ediyordu. Kıkırdayarak cevap verdim “Öğreneceğim çok şey var, çekirge.”

İkimiz de ilk derslerimizin olduğu sınıflara girmek için ayrıldık. O fizik, ben tarih dersi alıyordum.

Lizy’nin işitsel ve görsel hafızası iyi değildi, bir şeyi öğrenmek için illa bir formüle ve belirli bir kalıptaki bir mantığa ihtiyaç duyuyordu. Bu yüzden matematik, geometri, fizik, kimya, biyoloji gibi dersler alıyordu.

Benim ise çok güçlü bir görsel ve işitsel hafızam vardı. Beni sosyal bilimler ve görsel sanatlarda iyi yapan şey buydu. Gördüğü hiçbir şeyi unutmayan, anagramlara ve sözcüklere odaklı bir beynim vardı. Temel seviyedeki fen ve matematik bilgim, sadece araştırma yapmaya yönelik sevgimin bir sonucuydu. Mantık yürüterek belirli problemleri çözebiliyordum ama işin içine temelin bir üst seviyesi karmaşık formüller girince ben çekilirdim. Bu yüzden Lizy’i kıskanırım, adeta bir dahiydi. Kendime, onun benim kadar tarih ve coğrafya bilmediğini söyleyerek avunurdum.

Tarihi severdim ama tarih öğretmenim Benjamin Fexal beni hiç sevmezdi. Ben de onu sevmezdim, hatta okuldaki neredeyse kimse onu sevmezdi. Irkçı, cinsiyetçi, homofobik, islamofobik ve kibirli bir insandı. Onun derslerinde en arkada oturur ve dikkatini çekmemek için kambur dururdum. 1,80’in üzerinde boyu olan benim için, dikkat çekmemek çok zordu.

Yine kendimi Fexal’ın dersine hazırladığım sırada, önümde oturan iki kişinin konuşması kulağıma çalındı “Yeni tarih öğretmenini gördün mü? Kimmiş?”

Tabi, kulaklarım bir Alman kurdu edasıyla adeta havaya dikeldi ve adı Sita olan siyahi kızın omzunu dürttüm “Hey, Sita, doğru mu duydum? Öğretmen mı değişi?”

Sita başını salladı “Duyduğuma göre, Bay Fexal’ın oğlu ikramiyeyi kazanmış ve Filorida’ya yerleşmişler.”

Sita’nın konuştuğu diğer kız da bana döndü, ismi Lucy idi “Açıkçası, gitmesine sevindim. Arkasından kötü konuşmak istemem ama berbat bir insandı.”

Fexal’ın gitmesinin verdiği rahatlıkla yerimde dikleştim. On dakika sonra, sınıfa; dağınık, siyah saçlı, gözlerinin etrafı mor halkalarla kaplı, baygın bakışlı bir adam girdi. Özensizce bağladığı kıravatı, pantolonunun dışındaki gömleği ile pek toplu bir tip değildi. Aslında, bir uyuşturucu müptelasını andırıyordu.

Az önce konuştuğum Sita ve Lucy ile bakıştık. Sita, “Bu ders uzun sürecek.” diye mırıldandı. Haklıydı…

…….

Okul hayatım boyunca pek çok sıkıcı derse girmiştim ama bu ders hepsini sollamıştı. Yeni tarih öğretmeni Andrew Ericsson, son derece boğuk, kısık ve sinirli çıkan sesiyle dersi anlatmıştı. Sanki öğretmen olmayı hiç istemiyordu ve olması da bizim hatamızdı. Google’a ‘Nasıl eğlenceli ders anlatılır?’ diye aratıp çıkan sonuçları itina ile yerine getirmiyor gibiydi. Şu ana kadar sıkıcı olarak nitelendirdiğim bütün dersler bu dersin yanında Mor ve Ötesi, maNga konseriymiş, ‘We Could Be The Same’miş meğer. Normalde, saate bakınca zaman yavaş akardı, ama bu derste saate bakınca zaman daha hızlı akıyordu sanki. Saatin akrep ve yelkovan hareketi bile dersten daha ilgi çekiciydi.

Öğle arasına kadar birbirinin aynısı derslere girip çıkmıştım ve Lizy ile konuşma fırsatı bulamamıştım. Öğle arasında ise kendimizi, ofisimiz yerine koyduğumuz gazete bürosuna kapatmıştık.

Müdire hanımımız Bayan Marie Silver; sarıya boyadığı kahverengi saçlarını topuz yapan, dizinin altında kalem etek ve ceket takımı giyen, sabah giyindiği stilettoları akşam vakti spor ayakkabıyla değiştiren, klasik bir tarih öğretmeni idi. Kendisi, okul gazetesini çok önemserdi ve gelecek nesillere bu gazete aracılığıyla, dijital olmayan bir arşiv bırakmak istiyordu. Genelde benim yaşımdakiler böyle düşünmezdi ama ben de onun bu düşüncesini destekliyordum.

Teknolojiden hiç anlamayan bir insandım, kağıt ve kalemi tercih ederdim. Dijital kitap veya manga okumayı da sevmezdim ama kağıt önemini git gide yitiriyordu. Ben ve Bayan Silver buna ayak uyduramıyor ve direniyorduk. Günümüzde para bile dijitaldi, kırklı yaşlarındaki bir tarih öğretmeni ve on altı yaşında, aklı bir karış havada bir ergenin kendi çaplarında yaptıkları sessiz protestolar, teknolojinin önüne geçemezdi.

Bu okul gazetesinde çalışmaya gönüllü olmuştum. Lizy da teneffüslerde gelebileceği sakin bir yer ve fazladan not için peşimden gelmişti. Gazetedeki haberler, bizim değişiklik yaratma çabalarımıza rağmen tek düzeydi ve gazeteyi sadece ben, Lizy ve Bayan Silver okuyorduk. Haftada bir çıkan gazete, bize kalırsa, okul fonundan ayrılan bütçeye değmiyordu, büyük bir kağıt ve para israfıydı ama Bayan Silver inatçıydı.

Okul gazetesine gönüllü olan iki zeki gerzek olmanın iki getirisi vardı: birincisi, fazladan not alıyorduk, ikincisi ise gazete odası tamamen bize aitti ve okulda kaçabileceğimiz bir yerin olması hoştu.

Her öğle teneffüsünde kantine gitmek yerine bu odaya gelir, masalarımızın çekmeceleri de ya da kendi paramızla aldığımız mini buzdolabında stokladığımız yemekleri yerdik. Üç yıldır burayı kullanıyorduk ve burayı kendimiz için bir sığınak hâline getirmiştik. Odadaki üç çalışma masasının birini köşeye itmiş, üstüne elektrikli tava, kettle ve mikro dalga fırın koyup yanına da mini buzdolabı almıştık. Orası bizim mutfağımız hâlini almıştı.

Lizy, okulda benim dışımda sadece birkaç kişiyle konuşurdu ama hiçbiriyle samimi değildi. Ben de herkesi tanıyor ve iyi anlaşıyor olmama rağmen samimi değildim. Okul kantini ise, büyük bir kankalar kümesi alanıydı. Orada bir masaya oturmak rengini tamamen belli etmek ve bir gruba ait olduğunu göstermek demekti. O grubun dışından biriyle konuşmak tuhaf karşılanırdı ve artık oraya, o masaya ait olurdun. Yalnız oturmak ise daha beterdi, o zaman ezik olurdun ve lise hayatının kalanında zorbalığa uğrayabilirdin. Bu yüzden bu oda güvenliydi.

Eski minik kettleda kaynattığımız suyu kullanarak hazırladığımız hazır noodleın olmasını beklerken Lizy’nin biraz depresif göründüğünü fark etmiştim, her zaman depresif görünürdü ama bu sefer biraz da dalgındı. Çalışma masamın üstüne çıkıp bağdaj kurdum “Senin yüzün niye sirke satıyor?”

Boş gözlerle baktığı noodle paketinden başını kaldırdı ve bana baktı “Efendim?”

“Biraz keyifsiz gibisin.”

Gözlerini ovdu “Hayır,” dedi ve dirseğini masaya koyup yanağını avucuna dayadı “dersler sıkıcıydı. Ayrıca içimde değişik bir his var.”

Saatimi kontrol ettim ve sonunda noodleı açtım “Nasıl bir his?”

Lizy de benimle birlikte paketi açtı ve stick kullanarak yemeye başladık. Lizy omuz silkti “Bilmem, sanki başımıza bir şey gelecek gibi.”

Lizy’nin altıncı hissi çok kuvvetliydi. Bir şey hissettiği zaman başımıza gelirdi, birisinin yüzünü gördüğü an nasıl biri olduğunu anlardı, rüyaları büyük ölçüde gerçekleştirdi ve baktığı fallar doğru çıkardı. Bu yüzden hafif tırsmıştım “Nasıl bir şey?” diye sordum.

“Dedim ya, bilmiyorum. Ama yararımıza olacağını umuyorum.”

“İnşaallah.” diye mırıldandım ve korktuğum için konuyu kapattım “Her neyse… Bu hafta gazetede neler olacak?”

Lizy durdu, bir süre önüne düz bir şekilde baktı ve hafifçe sırıttı “Neden bilmiyorum, ama bence bunu bizim düşünmemize gerek yok.”

Tek kaşımı kaldırarak ona baktım “Neden olmasın ki?”

Yine omuz silkti “Öyle hissettim…”

Yemeğimi kenara bırakıp ona baktım “Pekâlâ dostum, iyice korkmaya başladım. Ayrıntı ver bana artık, kafayı yemek üzereyim.”

Lizy güldü ve cevap vermek için ağzını açtı ama durdu ve kaşlarını çattı. Ben ne olduğunu anlamadan ürperdi ve bir anda kapıya baktı. Benim de kaşlarım çatıldı ve ben de oraya baktım. Kapı bir anda açıldı ve içeriye Bayan Silver eşliğinde beş öğrenci girdi. Bayan Silver, iğneleyici bir şekilde öğrencileri gösterdi “Merhaba kızlar, size gazetenin bu haftaki makale konularını getirdim.”

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı ve hemen Lizy’e bakım, o da aynı şekilde bana bakıyordu. Masadan inip sırıttım ve Lizy’nin omzunu tuttum “Harikasın, kâhin dostum,” ellerimi havaya kaldırdım ve havaya baktım “Şimdi de ‘Tepemize para yağsın’ der misin?” sonra tekrar Lizy’e döndüm “Söylesene…”

Tags:

Paylaş
1 Yorum
  1. Sinandede 8 ay önce

    Başarılı

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account