yalnız-çocuk

“İslamiyet garip olarak başlamıştır. Ve bir gün gelecek yine başladığı garip hale dönecektir. Bu yüzden garipler mübarektir.”
Hz. MUHAMMED(s.a.v.)

İşten güçten elimi çekip İstanbul’a taşıyayım istedim gönlümü biraz da. Hiç kimseye birşey demeden evden çıktım. Hızlı adımlar atıyordum; biri beni görüpte zevkimden mahrum bırakmasın diye. Bu sıcakta otobüse binsem olmaz. Taksiye binsem ceplerim isyan edecek. En güzeli sahilden motora binmek diye düşündüm. Eminönü’ne geçer ordan da Sultanahmet ve Süleymaniye’de sürdürebilirdim yolculuğumu. Son kararımı verip sahile gittim.

Nice zamandır orada olmayan martılar bile iskeleye yanaşmıştı. Daha bir sevinmiştim. Vakit kaybetmeden motora bindim. Ama sanki cehenneme yolcu götüren bir yeraltı kağnısıymış gibi benden başka hiç kimse binmedi. Aradan bir saat geçti. Bir ben varım bir de motor sahibinin yaveri kumral çocuk. Kendine oldukça bol gelen pantolonu, diğer aksesuarlarıyla birlikte değerlendirilince çeşitli müzik türlerinden neşvünemâ olan bir tarzın değil de bir ekonomik çıkmazın işaretiydi sanki. Yüzü karanlık bir mağaraya bulanmışçasına kir pas içindeydi. O altın rengini andıran kumral saçlara bu surat hiç yakışmıyordu. Fazlasıyla canım sıkılıyordu. Kirliydi hala Haliç’in suları. Ve etrafta hala kimsecikler gözükmüyordu. Anlaşılan yolculuğu burada bitirecektim.

Birden,
“abi canın mı sıkılıyor?” diye yaşadığını belli edercesine bir soru geldi kumral çocuktan.
Canım sıkıla sıkıla “hayır kardeşim ne sıkıntısı, sıcak bunalttı” dedim kahramanca bir edayla.

Sanki can sıkıntısı üzerime hoş gelmeyecek, ağırbaşlılığıma halel getirecekmiş gibi. ” İyi de güzel abim Hacc’a nasıl gidecek o zaman sizin gibi Müslümanlar? Oralar daha sıcak değil mi?”.

Bu nasıl bir soru böyle. Çıkıp hakaret etmek istedim. Sanane, sen ne karışıyorsun demek istedim. Ama diyemedim. Bizim dilimizi sadece vicdan kilitler biliyordum. Hata etmiştim sıcaktan şikayet etmekle. Ve ALLAH bu meşin suratlı çocuğun dilinden uyarıyordu beni.

“Haklısın kardeşim gaflette bulunduk. Halimize şükretmeliyiz”.
“Yok abicim ben kötü niyetle sormadım sadece öğrenmek istedim. Buraya gelen her abi sıcaktan ya da başka şeylerden şikayet ediyor. Ben sabahtan akşama kadar güneşle yoldaş oldum burada senelerdir. Ama bir gün olsun şikayet etmedim. Güneşe hasret mahkumları düşündüm. Denize hasret çöl kuşlarını. Ve hep şükrettim. Ben bu halde gülerken sizin o güzel yüzünüzün asık durmasını anlayamıyorum”.

Ah be çocuk. Piyangodan mı çıktın sen sabah sabah. Kafka bile böyle vurmadı lan bana.
“Haklısın kardeşim. Çok haklısın. Senin adın ne bakayım?”.
“Benim adım Garip, abi”.

Gülesim geldi birden. Yeşilçam’ın bol ajitasyon soslu, gereğinden fazla dramatize edilmiş Sezercik ve Yavrucak filmleri geldi aklıma. O çocukların hepsinin adı Garip’ti. Kimi gitti Playboy oldu kimi de mafyaya ve uyuşturucuya karışıp garipliğine zeval getirdi.

“Kim koydu senin adını Garip?”.
“ALLAH koydu”.

Lan oğlum sen başa bela mısın? Bu nasıl cevaplar. Hadi inancımız olmasa Socrates’in reenkarne olmuş küçük gemici hali diyeceğim de o da değil. Sen nesin be çocuk?
“Elbette ALLAH koyar hepimizin adını Garip. Ama vesile olanlar vardır. Anne, baba ya da ne bileyim amca felan.”

Biraz durdu ve düşündü. Bilgeleri andıran bir ifade gelmişti yüzüne.
“Abi beni cami avlusunda bulduğunu söyleyen bir teyze, adımın Garip olduğunu söylemişti. Adımı kimin koyduğunu sordum. ALLAH koydu dedi.”

Üzüldüm hafiften ama çaktırmadım.
“Yani?”.
Gözlerini faltaşı gibi açıp baktı ve
“Yani abi şu an senden başka hiç kimsem yok.”
Hani yaşım yirmi beş olmasa ve biraz da soğuk bir adam olmasam ağlayacaktım. Senden başka dedi ya. Çocuğa bak.
“MaşALLAH sana Garip. İsminle müsemma bir çocuksun”.
Tuhaf tuhaf durdu ve birden
“O ne demek abi?” diye atladı.
Eyvah. Nasıl bir pot kırdım öyle.
“Yok bir şey kardeşim önemli değil” diyip geçiştirdim neyse ki.
“Senin adın ne, yüzü güzel kendi güzel abim?”

Çocuğa bak tam muameleci.
“Adım Taha kardeşim”.
“Abi ne kadar güzel bir ismin var ya. Eee güzel abime güzel isim yakışır. Abi biliyor musun Kuran’da Taha süresi var.”

Çocuk gerçekten her geçen dakika hayrete sürüklüyordu beni. Yaşadığım metropolde onlarca imkanına rağmen Taha’nın Kuran’da geçen bir sure olduğunu bilmeyen nice çocuk ve nice adam var. Bu çocuk bütün imkansızlıklara ve yaşadığı onca acılara rağmen bunu biliyor.
“MaşALLAH kardeşime. Neler de biliyorsun öyle.”

Nihayet tebessüm etti. Sanki final etabını burun farkıyla kazanan jokeyler gibi yüzüne muzaffer bir eda geldi.

“Eee abi Müslüman’ız. Bunu bilmesek niye yaşıyoruz ki. Taha Abi sen nerde ve kiminle kalıyorsun?”.
“Piyalepaşa’da oturuyorum kardeşim. Kadınlar Çeşmesi’nin hemen altında. Ailemle kalıyorum. Ya sen kimle kalıyorsun?” .
“Tüm şehirde yaşayanlarla kalıyorum abi”.
Haydaaaa! O ne demek oğlum? Ben boşuna mı bunca kitap okudum ufaklık. Bu ne laflar böyle.
“Nasıl yani şehirde yaşayanlarla?” .
“Taha Abi ben sokakta kalıyorum” .

Anne bir de kızarsın sigara içtiğime. İşte ben böyle zamanlarda yakıyorum sigarayı. Başka ne yapayım. Tüm dünya üzerime gürül gürül çökerken, tüm acılar beynimden çivi çivi sökülürken, nasıl yakmayayım ha söyle nasıl yakmayayım?

“İstersen bu gece bende geleyim sana misafir olayım olur mu Garip?” .
“Çok sevinirim Taha Abim. Seni ailemle tanıştırırım hem”.
“Ne ailesi Garip? Hani kimsen yoktu?” .
“Abi onu lafın gelişi söyledim. İki tane can dostum var. Birinin adı Leyla birinin adı Mecnun.”
. ALLAH’ım aklıma mukayyet ol. Göğsüme genişlik ver.
“Onlar kim Garip?”.
“Benim iki küçük tavşanım abi” .
“Neden o isimleri koydun koçum?” .
“Taha Abi birgün yolculuk esnasında çok güzel başörtülü bir abla bana bir kitap hediye etti. Leyla ile Mecnun’du adı. Okudum birşey anlamadım. Ama izlediğim türk filmlerinden ötürü bunların iki aşık olduğunu anladım. Daha sonra akşam sokakta yatarken iki küçük tavşan gördüm sokak ortasında. Birileri bırakmıştı galiba. Ya da kafesten felan kaçmışlardı. Sahipsizliğin ve kimsesizliğin ne olduğunu bildiğim için onları aldım hemen. Çokomel kutularına delik açıp onlara yuva yaptım. Bende kafes alacak para nerde Taha Abim. İsimlerini de Leyla ve Mecnun koydum birbirlerini hiç bırakmasınlar diye. Böylece yaşayıp gidiyoruz işte Taha Abi. He bak ne geldi aklıma. Kasap Mehmet Amca tavşanlara niyet çektirip para kazanabileceğimi söyledi. Ama ben yapmadım” .
“Neden yapmadın Garip?”.
“Abi nasıl yapayım ALLAH aşkına. Ben doğduğumdan beri kendi kendime baktım. ALLAH’ıma binlerce kez şükür olsun kimseye muhtaç olmadım. Ve ALLAH bu iki küçük tavşan yavrusunu bana nasip etti. Sahipsiz oldukları için, onlara bakmam için. Ben nasıl onları bana bakmaları için kullanayım? ALLAH’ın gücüne gitmez mi bu?”.

Ah Garip ah. Öldürdün beni. Yemin ediyorum öldürdün be çocuk.
“Çok güzel yapmışsın. MaşALLAH sana Garip” .
“Ya Taha Abi birşey soracağım sana izin verirsen?” .
“Tabi koçum, sor ne soracaksan”.
“Leyla ile Mecnun birbirine aşık iki insan mı abi?”.
“Evet Garip, çok eskiden yazılmış bir aşk hikayesi Leyla ile Mecnun. Fuzuli denilen bir adam yazmış. Birbirini çok seven iki gencin hikayesi”.
“Güzel yüzlü abim benim. Senin bir Leyla’n yok mu?”.
Sinsi sinsi gülüyor bir de. Çocuğa bak beni sara nöbetlerine soktu resmen.
“Yok kardeşim olmadı maalesef”.
“Nasıl olmadı abi? Senin gibi kalbi güzel yüzü güzel bir abim nasıl bulmadı kendine bir Leyla?” .
“Leyla bulunmaz ki Garip, kazanılır O”.
“Sen kazanamadın mı abi?”.
“Ben daha Mecnun olamadım ki kazanayım kardeşim”.

Anlamadı tabi. Küçücük çocuk bunu nasıl anlasın. O, her gece yattığı sokakta düşler kurarken, kimselerin beğenmediği hayatın yüzde yirmisini yaşarken, ve şükrederek mutlu olurken, küçücük yaştaki zarafetiyle hayranlık uyandırırken, sadece Leyla’yı değil ALLAH tarafından Leyla ve Mecnun’u hakederken, nasıl anlasın benim Mecnun olamayaşımı. Çocuk işte. Garip. Adı üstünde, Garip.

“Garip bak sana ne diyeceğim. Yarım saattir konuşuyoruz kimseler gelmiyor. Gel seni lunaparka götüreyim. Atlı karıncaya bindireyim. Çarpışan otoya bindireyim. Olur mu?” .
“Tamam abi neden olmasın. Hem Ahmet Kaptan bakar buraya. Kimseciklerde yok. Hadi gidelim”.

Gittik ve doyasıya eğlendi Garip. Sanki o güne kadar eğlence nedir hiç bilmemiş gibiydi. O gece onunla sokakta kaldım. Hayatımın en güzel gecesiydi belki de. ALLAH’a şükrettim ve dua ettim sabaha kadar. Sabah Garip’le sahilde kahvaltı ettik. Artık gitme vaktim gelmişti. Garip motora bindi. Ve motor hareket etmeye başladı. Sanki bir daha hiç gelmeyecekmiş, uzak diyarlara gidecekmiş gibi el sallıyordu. Ben de el salladım. Tam arkamı dönüp yürüyorken Garip avazı çıktığı kadar bağırdı :

“Abi sana yalan söyledim, benim adım Taha”.
“Neeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee?

Tags:
Paylaş
2 Yorum
  1. Pluviofil 8 ay önce

    Yüreğimizi yaktın be Garip. Hikâye begayet sürükleyici ve güzeldi, beğendim. Sonunda Garip’in yalan söylemesi beni üzdü açıkçası… Kaleminiz daim olsun

  2. Emine cagala12 8 ay önce

    . Tebesüm etiren, sevindiren , guzel bir yazi olmus elinize saglik…

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account