c6737596-611d-4906-b290-cd054df6db2c

Kanlı gece 

Ayaklarımın beni nereye götürdüğünü bilmeden, sağıma soluma bakınarak, bir yandan da soğuktan donmuş olan burnumu çekerek yürüyordum. Elbisemin etekleri biraz önce kardan sırılsıklamken şimdi ise o ıslaklığın yerini buz almıştı. Neredeyim ve nereye gidiyorum bilmiyordum. Ellerim o kadar üşümüştü ki onları hissetmiyordum. Kollarımı zor da olsa pelerinimin içinden çıkarttım ve pelerinime daha da sıkı sarıldım. Kar iyice bastırmıştı. ‘Lütfen, lütfen kalacak bir yer bulabileyim.’ Hava o kadar soğuktu ki gözlerimden akan yaşlar, şelale gibi kanayan burnum bile donmuştu. Adımlarım artık daha da yavaşlamıştı. Gözlerim adeta bir perde inmişçesine birden karardı. Ne olduğunu anlamadan bir anda dizlerimin üstüne düştüm. Ayağa kalmak için çabaladım ama nafile. Suyun dışına çıkınca suya geri dönmek için çırpınan bir balık gibiydim adeta. Onun gibi çırpınırken bir yandan da yine onun gibi ölümü bekliyordum. Ama bir yandan da yaşamak için uğraşıyordum. ‘Hadi Freya, kalkabilirsin!’ diye kendimi telkin ederken daha fazla dayanamadım ve kendimi karların arasına bıraktım. Gökyüzüne baktım. Işıklar… Işıkları gördüm. Yeşil, mor ve mavi ışıklar. Onlar gökyüzünde büyülü bir şekilde dans ederken ben sadece hayranlıkla onları izliyordum. Tıpkı annemle babam gibi. Kar taneleri yavaş yavaş üzerime düşerken benim gözümün önüne onların dansları gelmişti. Kar yavaş yavaş incecik bir battaniye gibi üstümü örterken kardeşlerimle kapının arasından gizlice onları izleyişimiz canlandı bir an. Daha sonra babamın bizi fark etmesi ve salon boyunca yakalamaca oynamamız. Sanki tekrar yaşıyordum o mutluluğu. Annemin kendisi kadar zarif ve güzel olan kırmızı elbisesi geldi gözümün önüne. Hayatım yavaş yavaş gözlerimin önünden akıp gidiyordu bir nehir gibi. Nehir akarken bazı taşlara takılır da yönünü değiştirir ya, ben de o an öyleydim işte. Bazı anılara takılıyordum ve o anılar da hatırlamak istediğim diğer şeylere engel oluyordu. Annemin sesini duydum bir an. Gözlerimin kapandığını ise o an fark etmiştim. ‘Anne?’ dedim gözlerimi açarak. Ve beynimde yankılandı o pamuk kadar yumuşak olan sesi. ‘Seni çok seviyoruz.’. O an anladım sona geldiğimi. Yüzümde bir sıcak tebessüm oluştu. Sevgili annem, canım babam ve güzel kardeşlerim. Sanırım artık size geliyorum. 

 

‘Anne! Anne ne olur beni bırakıp gitme!’ diye bağırıyordum o kucağımda kanlar içinde yatarken. ‘Merak etme güzel kızım. Annen hep burada olacak.’ dedi. Gözleri yavaş yavaş kapanmıştı. Bir yandan beni tutan askerlerden kurtulmaya çalışırken bir yandan da anneme, yitip giden o güzel cana ağlıyordum. ‘Anne, hayır!’. Gözlerimi açtım aniden korku ve panikle. Her yerim titriyordu. Keşke hiç açmasaydım gözlerimi. Ağlıyordum ama gözlerimden yaş yerine ateş düşüyordu sanki. Kalbim yanıyordu alev alev. Askerin kılıcı ona sapladığında yüzünün birden bembeyaz olması. Sonrasında ise bomboş odada, sadece dördümüzün olduğu odada, annem yere düşerken başındaki ‘boş tenekenin’ yere düşmesiyle çıkan o ses. Benim canım annem. Bizim için kendini feda etmişti. Gözyaşlarımı silmek için ellerimi kaldırmaya çalıştım. Ama bir anda saplanan keskin ağrıyla yatağa geri bıraktım. Kafamı yerinden oynatmayı denedim. Başarısız olunca öylece durdum. Hareketsiz bir biçimde yatarken ağlamaya devam ediyordum. Annesi onu bırakıp gitmiş de onu çağırmaya çalışan bir bebek gibiydim. Neredeydim, bana ne olmuştu hiç bilmiyor ve hatırlamıyordum ama felaket bir baş ağrım vardı. Gözlerimden yaşlar yağmur damlaları gibi akmaya devam etti bir süre. Kafamı biraz sola doğru çevirdiğimde güneşin yavaş yavaş doğmaya başladığını gördüm. Ufuktan öyle güzel süzülüyordu ki turuncu, sarı ve beyaz karışımı olan ışıkları. Güneşin doğuşunu izlemeyi hep sevmiştim. Ben ölürken de güneş doğsun isterdim. Böylece yeni bir gün başlar ve ben de güneşle birlikte doğardım dünyanın üzerine. Kim bilir ne kadardır bu haldeydim ve uyuyordum. Ya da ne kadardır bu halde yatıyordum. Hiç uyanıp birileriyle konuşmuş muydum? Yoksa hep uyumuş muydum? Kimse de yoktu bu soruları sorabileceğim. ‘Neyse.’ dedim kendi kendime ve olanlar hakkında biraz düşünmeye karar verdim. Yavaş yavaş düşüncelerimin arasında kaybolurken o gece aklıma geldi. Sert esen rüzgâr ve onun sertliğine kapılan yumuşak kar taneleri ile birlikte buraya doğru sürüklenmiş olmalıydım. Gözlerim ağır ağır kapanıyordu ve ben gözlerim her kapandığında sanki bir kitabın sayfasını çevirirmiş gibi başka bir şey görüyordum. Saray askerlerinin karnıma, sırtıma attığı tekmeleri görmemle gözlerimi açtım panikle. Sanki tekrar oradaydım ve tekrara bana vuruyorlardı. Etrafa bakındım hızlıca ve evde olduğumu anladım. Burayı kendimce güvenli ilan etmiştim. Sakin ol Freya. Sakin ol. Kendimi telkin ederken bir yandan da aslında bununla yüzleşmem gerektiğini biliyordum. O yüzden tekrar kapattım gözlerimi. O an gördüm kanın kırmızı rengini. Nasıl bir şiir gibi aktığını. Annemi gördüm sonra. Canımı benden alan çığlığı bir an kulağımda yankılandı kulaklarımda. Gözlerimi açtım. Bu anları asla unutmayacağım ve hepinizden intikamımı alacağım. İçimi bürüyen nefret ve intikam hırsıyla kapattım tekrar gözlerimi. Kardeşlerim geldi gözlerimin önüne. Bu sayfada onlar vardı. ‘Ne olur bırakın bizi!’ feryatları doldurdu kulaklarımı. Gözlerimi açtım bir hışımla. Nasıl kurtaramadım sizi ben nasıl? Gözlerimden yaşlar durmaksızın akıyordu artık. Hıçkırıklarım da eşlik etmeye başlamıştı gözyaşlarıma. Ben kurtaramadım onları. Hepsi benim suçum. Benim yüzümden yaşandı bunlar. Benim yüzümden öldüler. Vücudumun ağrısını umursamıyordum artık. Doğmakta olan güneşi izleyebilmek için yavaşça döndüm yatakta. Ağrılarım vardı evet, sakat bir at gibiydim. Vurulmaya ihtiyacım vardı. Bu acıdan iki şekilde kurtulabilirdim. Ya intikamımı alacaktım ya da ölecektim. Ben bu kadar ağrıya dayanamazken kim bilir canım annem, kardeşlerim ne kadar acı çekmişlerdi. Güneşin ufuktan süzülen ışıkları gözlerimi rahatsız etmeye başlamıştı iyiden iyiye. Vücudumun her noktası sızlamaya başlamıştı. Hem kalbim ağrıyordu hem de vücudum. Sanki birisi sürekli bıçak saplıyormuş gibiydi. Kulaklarıma dolan tok borazan sesi ise beni biraz kendime getirmişti. Gözlerimi sildim hızlıca. Doğan güneşi izlerken belki yanıma birisi gelir diye bekledim. Toparlanmam lazımdı. Nereye gideceğimi bile bilmiyordum ama ayaklanıp yola koyulmamın vakti gelmişti. Her şeyimi kaybetmiştim zaten. Ben yaşasam ne olacaktı ki sanki? Yattığım yerde pencereden gözlerimi zar zor alıp sağıma, odaya doğru döndüm. Odayı artık daha net görebiliyordum. Tam karşımda bir adet ahşap, üstünde oymaları olan bir şifonyer vardı. Üstünde birkaç tane de kumaş bez. Üzerlerinde kan vardı. Belli ki bir yerim kanamıştı. Birkaç tane de yarısı bitmiş kırmızı mumlar vardı. Galiba beni bir şifacıya göstermişlerdi. Kollarımdan destek alarak kendimi yatakta oturttum. Ayaklarımın yere değmesiyle soğuğun vücuduma işlemesi çok hızlı olmuştu. Biraz daha kendime gelmiştim. Gözlerimi tekrar sildim. Derin bir nefes aldım ve biraz daha sakinleştim. Öylece dururken dikkatimi düşüncelerimden almak için etrafı incelemeye karar verdim. Tam yatağın ucunda uzun bir boy aynası vardı. Kafamı sola doğru çevirdim. Yatağın başında çift kapılı çiçek oymalı bir beyaz ahşap dolap vardı. Dolabın tam karşısında ise kapı. Küçük bir odadaydım. Acaba evin diğer odaları da böyle miydi? Tamamen ahşap bir yerdi burası. Yavaşça ayağa kalktım. Uzun zamandır yatıyor olmalıydım ki ayağa kalktığımda sendeleyerek yatağa düşmem bir oldu. Gerçekten bir bebek gibiydim. Yavaş yavaş kalktım tekrar ayağa. Bu sefer daha sağlam bastım. Çok ses çıkarmadan şifonyerin üstünü incelemeye başladım. Bazı küçük, ahşap oyuncaklar vardı. Mavi renkte bir geyik, kırmızı renkte bir kurt, ahşap renkte ise bir balık vardı. Mavi geyik olanı elime alıp incelemeye başladım. Üstüne A harfi kazınmıştı. İki tane de ucunda Gungnir sembolü olan kolye vardı. Bunlardan birinin üstünde A diğerinde ise L harfi vardı. Kimdi acaba bunlar? Çocuklar mı var bu evde diye düşünürken birden kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Ben elimdeki oyuncağı hızlıca aldığım yere bıraktım ve gelen kişiye baktım. Çok yaşlı olmayan ama yaşını almış beyaz saçlı, alnında nokta şeklinde dövmesi olan, uzun yeşil elbiseli bir kadın girdi içeri. Biraz suçluluk hissediyordum çünkü ondan izinsiz onun evinde eşyalarını karıştırıyordum. O ise bütün güler yüzüyle elinde bir tas suyla içeri girmişti. ‘Sonunda uyanmışsın.’ dedi. Onun içeri girmesiyle çok güzel bir koku sarmıştı etrafı. ‘Uyanmanı o kadar çok bekledim ki. Bazı geceler ben de seninle birlikte uyudum hatta. Uyanırsan ilk beni gör, sana olanları anlatayım istedim ama bakıyorum ki sen benim gitmemi bekliyormuşsun meğer.’ dedi ufak bir kahkaha atarak. Gülümsemesi daha da genişlemişti. Ona anlamsız gözlerle bakıyordum. O da bu kafa karışıklığımı fark etmiş olacaktı ki yatağı göstererek ‘Otur da sana anlatayım.’ dedi. Az önce kalktığım yatağa dönüp baktım ve gidip oturdum. Elindeki küçük tasta olan suyu verdi önce. ‘Hadi iç biraz susamışsındır.’ dedi. Biraz duraksadım. Ya benim kim olduğumu biliyorsa ve beni öldürmeye çalışıyorsa? Elinden aldığım tastaki suyu dikkatlice inceledim. Gözlerimi üstüne diktim ve yavaş yavaş suyu içmeye başladım. Gerçekten uzun süre susuz kalmıştım galiba. Ben suyu içerken bir yandan da gözlerimle onu takip ediyordum sürekli. O ise yavaşça kalkıp dolaptan birkaç parça kıyafet aldı. Önce kıyafetleri yatağa koydu. Sonra yanıma geldi, oturdu. Üstünde dövmeler olan elini birden saçlarıma attı. ‘Saçların çok kirlenmiş. Sen uyurken temizleyemedim onları ama istersen şimdi temizlerim.’ dedi. Onun gözlerine bakarken annemi hatırladım tekrar. Ben küçükken hep benim saçlarımla oynasın diye yalvarırdım ona. Ama o babamın yerine bakmakla o kadar meşguldü ki bizimle neredeyse hiç ilgilenemezdi. Ne zaman ki Lothar ona yardımcı olmak için geldi işte o zaman her şeyi bırakıp kalan ömrünü de bize adamıştı. Lothar. Kim bilir ona neler olmuştu. Biz oradayken hiçbir yerde yoktu. Sarayın neredeyse her yerinde o gün onu aramıştım. Annemin keskin mavi gözleri geldi bir an gözümün önüne. İrkilerek çektim saçlarımı kadının ellerinden. O da özür dilercesine bakıp ellerini kucağında birleştirdi. Yüzükleri dikkatimi çekmişti. Birinin üstünde A harfi diğerinde ise L vardı. Kimdi bunlar acaba? ‘Ben seni iki hafta önce buldum.’ diye başladı söze gözlerini gözlerimden ayırmadan. İki hafta mı? ‘İki haftadır aralıklarla uyanarak bazı şeyler sayıklıyordun, bazı isimler. Nereden geldiğini bilmiyorum ama seni bulduğumda gökteki ışıkları gördüm. Seni almam lazımdı bunu sen de biliyorsun. Şimdi anlat bana bakalım. Nereden geldin? Gecenin bir yarısı neden oradaydın ve nereye gidiyordun?’ Ne diyeceğimi şaşırmış bir vaziyette ağzım yarı açık bir şekilde karşımdaki kadına bakıyordum. İki hafta. Kafamı çevirip üstünde oturduğumuz yatağa baktım. Kocaman iki hafta boyunca yatmıştım bu yatakta. Hemen ayağa kalktım. Odanın köşesindeki aynaya doğru hızlıca ilerledim. Aynada gördüklerim ise beni şok etmekle kalmayıp aynı zamanda yıkmıştı. Darmadağın olmuştum resmen. Ellerim hemen yüzümü incelemek için yüzüme yönlenmişti. Beyaz, her zaman parlayan saçlarımın rengi bile solmuştu. Hele yüzüm. En çok o mahvetmişti beni. Sağ gözüm mosmor olmuş, dudağım patlamıştı. Oturdum ve aynadaki görüntüme bakarak ağlamaya başladım. Bu kadın. Belli ki bana kendisi bakmıştı. Arkamı döndüm ve ona ‘Beni neden orada bırakmadın?’ diye bağırdım. Bir yandan da ağlıyordum. Gerçekten ölmek istemiştim o an. Anneme, kardeşlerime, babama kavuşurdum böylece. Sağ kolumla gözlerimi sildim hemen. Ben çok güçlü olmalıydım ki bunu yapanlardan intikam alabileyim. Ben güçlü olayım diye kendimle savaşıyordum ama bir yandan gözyaşlarım bana karşı gelerek akıyorlardı gözlerimden. Yanıma geldi, oturdu. ‘İyileşebilirsin.’ dedi naif bir ses tonuyla. İrkilerek ona döndüm. Bana yardım eli uzatmasından daha çok beni kendimle bırakmasını bekliyordum. ‘Bırak sana yardım edeyim ben şifacıyım.’ dedi. ‘Hayır.’ dedim keskin ve bir o kadar da sert bir şekilde. Sonra bu kadıncağızın yalnız başına bana 2 hafta boyunca baktığı aklıma geldi. İçim burkuldu. Kim yapardı ki böyle bir şeyi? ‘Özür dilerim. Ben o kadar sert çıkmak istemedim.’ dedim. Yerde aynanın karşısında öylece otururken bacaklarımı göğsüme doğru çektim. Kollarımı da dizlerimin üstüne, kafamı da kollarımın üstüne koydum. Küçükken de böyle yapardım üzüldüğümde. Babam öldüğü zaman 1 hafta boyunca bu şekilde kalmıştım ve odamdan çıkmamıştım. Ona güvenmiştim ve anlatmaya başladım. ‘Ailemi kaybettim ben.’ Akan burnumu çekiyordum bir yandan da her cümlemden sonra. ‘Saray baskınında ailemi öldürdüler. Kız kardeşlerimi gözlerimin önünde döverek işkence yaptılar. Ben de yanlarındaydım ama iki kişi beni tutmuştu.’ durdum ve derin bir nefes aldım. ‘Birisi arkamdan yerde oturayım diye beni tutuyordu. Diğeri de kafamı kaldırıp zorla onlara bakmamı sağlıyordu. Bir yandan da diğerleri kardeşlerimi dövüyordu. Annemi ise çoktan öldürmüşlerdi. O da son nefesini benim kucağımda verdi.’ Ben bunları anlatırken yanaklarımdaki ıslaklığı hissetmiştim. Bütün bunları söylerken bir yandan da o anları tekrar yaşıyordum. Gözlerim sabit olarak tek bir noktaya bakıyordu, Yatağa. O korkuyu, endişeyi, öfkeyi, üzüntüyü o yatağa bakarak yaşıyordum. Daha da hırslanmıştım o hallerini tekrar hatırlayınca. Yaşlı kadının gözleri fal taşı gibi açılmış, bir yandan da duydukları karşısında beti benzi atmış bir şekilde suratıma bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istercesine ağzını hafifçe aralamıştı. Girdiği şoktan da olabilirdi. ‘Ben.’ dedi ve durdu. ‘Ben senin saraylı olduğunu bilmiyordum.’ dedi. Gözlerimi aldım yataktan ve yaşlı kadına baktım. ‘’Köy halkı bizi sevmez.’ derdi annem. O yüzden biz hiç dışarı çıkmazdık. Köylülerin varlığımızdan bile haberleri olduğunu sanmıyordum.’ dedim. ‘Bilseydim eğer-’ lafını kestim hemen. ‘Kusura bakmayın. Benim size rahatsızlık verme gibi bir niyetim yoktu. Gidecek bir yer o gün aklıma gelmedi. Zaten pek de gidecek halde değildim. Size beni aldığınız, yaralarıma baktığınız için çok minnettarım.’ kelimelerimin devamını onun elini tutarak sürdürmek istedim. ‘Ancak daha fazla sizinle kalamam. Bu sizin başınıza da iş açabilir.’ dedim. Üzgün ve bir o kadar da mahcup gözlerle ona bakarak ‘Kıyafetlerim nerede acaba?’ diye sordum. ‘Ben senin kıyafetlerini o gün akşam yaktım.’ dedi. ‘Ne? Neden bana sormadan böyle bir şey yaptınız?’ dedim. ‘Senin de biraz önce söylediğin gibi kızım. Başımıza bir iş açılsın istemedim. Sen uyurken bütün köyleri aradılar. Aslında o an anlamıştım senin önemli birisi olduğunu ama bir prenses olduğunu düşünmemiştim. Seni çok zor sakladım.’ dedi. Demek Aron beni aramıştı. Sinirlenmiştim. ‘Peki, başka giyebileceğim bir kıyafet var mı?’ diye sordum sinirlerime hâkim olmaya çalışarak. Yatağa koyduğu kıyafetleri bana gösterdi. Gülümseyerek aldım kıyafetleri oradan. ‘Benim adım İrene. Ama herkes bana Anne der.’ dedi odadan çıkmak üzereyken. ‘Sen biraz otur. İyice düşün. Gidecek yerin varsa eğer seni birkaç kişiyle oraya yollayabilirim. Ama eğer gidecek bir yerin yoksa burada benimle kalabilirsin.’ dedi. Tam kapıyı kapatacağı sırada ‘Karar senin.’ dedi ve odadan tamamen çıktı. Aslında çok güzel bir teklifti çünkü gidecek hiçbir yerim yoktu. Bir karar vermek zorundaydım ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Ya burada kalıp hayatıma öylece devam edecektim, ya da kendime başka bir yol çizip bu yolda olan ölümü de göze alacaktım.  

Tags:
Paylaş
6 Yorum
  1. Bir_okurum 8 ay önce

    Çok güzel bir kurguuuu

  2. PressF 8 ay önce

    Çok güzel olmuş devamını bekliyoruz heyecanla…

  3. Universe24 8 ay önce

    Çok güzel bir bölüm olmuş, devamını heyecanla bekliyorum 🙂

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account