Filistinli Mücahide

1.BÖLÜM: Yabancı

Selamun aleyküm sevgili okuyucularım.

Yeni kurgumla sizlerleyim umarım beğenirsiniz. Bölüm uzunluğunu daha kısa tutmaya çalışıyorum malum araştırıp öyle yazıyorum kafama göre yazmayı tercih etmiyorum gerçeklik payı mutlaka olmalı. Ayrıca karakterimiz Arap bir genç kız olduğu için düşüncelerini de kendimi yerine koymaya çalışarak yazmaya çabaladım umarım yapabilmişimdir. Arapça bilmediğim için hatalı yerler varsa söylerseniz sevinirim. Mesela bizde olan ama Arapça’da olmayan kelimeler var o yüzden amca, abi, dede gibi kelimeleri kullanmadım eğer bunlar kafa karıştırır cinsten olursa oralara da el atabilirim düzeltebilirim.

Daha önce yazmadığım bir türden olduğundan nasıl olduğu hakkında pek bir fikrim yok haliyle. Hatalı gördüğünüz kısımlar varsa çekinmeden iletirseniz çok sevinirim.

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum canlarım.

Keyifli okumalar.💕

Dünya’nın en güzel mekanlarından birinde geçiyordu hikâyem. Yeryüzünün süsü olan Aksa vardı diyarımda. Aklım fikrim şiddetin ve kendi vatanıma olan açlığımın bir gün bitmesiydi. Mazlumların ahını alan milyonlarca yürek bırakmıştı zalim topluluk. Gitmedik, vazgeçmedik kanımızın son damlasına kadar savaşıyorduk. Allah’ın en sevdiği kulu, kutlu Peygamber Muhammed Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm burada çıktı miraca, Allah ile konuştu bizlere nice bilgiler ihsan etti. Ağlıyordum gözlerimden yaşlar akıyordu duâlarımın arasından hıçkırıklarım kopup gidiyordu.

Ellerimde acıyla yoğrulan bir şehrin dileği yatıyordu. Ne olur Rabbim üstünlüğü, kurtuluşu nasip et bize en kısa zamanda. Az kalmıştı biliyorum fakat bunun tam tarihini ancak Allah bilirdi fakat zulüm gün geçtikçe artıyordu azalmıyordu hiçbir zaman öfkeleri şiddetleri. Kollarımızda çileler büyüyordu ama avuçlarımızda ve yüreğimizde her daim umut vardı.

Burası işgal edilip kadim bir milletin evleri zorla ellerinden alındı bizleri zorla sürgün ettiller. Filistin halkının üçte ikisi sürgün edildi. Kalanlar ise bir hapishanede yaşamaya mahkum edildi. Filistin’de hapishane olan üç tane şehir vardı. Gazze, Rammalah ve Kudüs. Ben Kudüs’de doğmuş büyümüş bir genç kızdım.

“Maryam gelmiyor musun?”

Annemin tatlı sesiyle duâmı bitirip ellerimi yüzüme sürdüm. Burnumu çektim güzel anneme döndüm. Ah annem bir kaç yıl önce babamın şehitliğiyle daha da yaşlanmıştı. Babam Bilal El Hatip ne güzel bir insandı. Hepimizi çok severdi, devamlı şehit olmak istediğini söylerdi Rabbim bu isteğini yerine getirmişti. Şimdi de bu isteği ben diliyordum babam gibi. Çökmüştü güzel annem, bize bakmakta zorlanıyor olduğunu bilsem de elimden çok da bir şey gelmiyordu. İşgal altındaydık biz, bir karış toprağımıza bile göz dikilmişti fakat asla vermiyorduk, önümüze yüklü miktarda para, iyi bir yaşam şansı sunulsa da kabul etmemiştik. Evimiz Mescid-i Aksa’ya çok yakındı, eski şehir olarak bilinirdi ve zor sığıyorduk eve, küçüktü fakat vatanımızı korumak adına gitmiyor savaş veriyorduk yahudilerle.

Başımı olumlu anlamda salladım. Bayrama çok az bir vakit kalmıştı Ramazan ayının son günlerini de bitiyorduk elhamdülillah. Odamdan çıkıp mutfağa doğru adımladım. Anneme yaklaştım hafifçe sarıldım, kolları sardı beni, evin tek kızını sevdi annem. Gözlerine baktım yorgunluğun yoğrulduğu gözleri hâlâ ümit kokuyordu. Ben Arap bir genç kızken annem Türk’tü. Babam üniversite okumak için Türkiye’ye gitmişti, İstanbul’da okurken annemle tanışmışlar daha doğrusu annem yaklaşmış babama duruşuna, bakışına, asaletine vurulmuş babamın.

Babam da içten içe sevse de annemi söyleyememiş bunu. Annem açılmış babama sonra zor olmuş ama evlenmişler ve annem yuvasını Kudüs yapmış. Gitmemiş gidememiş burayı meskeni bilmiş, ki zaten öyleydi ya müslüman toprakları yabancı gelir miydi? Alışmıştı annem buralara, başta zor gelse de hasretlik, burayı memleketi yapmıştı şimdi ise ayrılamıyordu buradan gitmek istemiyordu. Gıdıkladığım annem hafifçe gülerken arkamdan birinin beni dürtmesiyle irkilip annemi bıraktım, âni bir hareketle arkamı döndüğümde sinsi bakışlarla beni süzen erkek kardeşim Sami’yi gördüm.

“Rahat bırak annemi Maryam.”

Ah seni gidi seni hep yapıyordu bunu annemi kıskanıyordu benden. Sami daha 12 yaşındaydı fakat fazlasıyla zeki ve akıllıydı bana takılmayı da çok severdi. “Sami annemi kıskanıp durma hadi gidip ekmek al sahur yapalım.” dediğimde göz kırptım ona.

Dudak büküp yanımdan uzaklaşırken anneme baktı yine, sarılırım diye mi korkuyordu paylaşamıyordu annesini kız kardeşiyle. Biz 6 kardeştik, aslında bir kardeşim daha vardı kız kardeşim Ruveyda  fakat o daha çok küçükken şehit edilmişti babam gibi. Asker elinde bıçak var diyerek yalan söyleyip kardeşimin canına kıymıştı.

Sırayla kardeşlerim Abdullah, Abdussamet, Yakup, ardından ben Maryam ve ardımdan gelen, Mohammed, Sami ve en küçüğümüz Yaser. Beş erkek kardeşin arasında tek kız kardeştim ben. Mohammed ve Yaser Ürdün’ de yaşıyordu diğerleri evliydi sadece ben ve Sami annemin yanındaydık.

Sami homurdanıp giderken annemin elinden bıçağı aldım domatesi ve salatalığı doğramaya başladım. Zorla oturttum annemi kendime de kızıyordum kendimi düşüncelere kaptırıp sahuru unutmuştum. Yakında buradan gidecek olmak da aklımı kurcalıyordu zaten. Üniversite için Türkiye’ye gidecektim. Daha 19 yaşındaydım ve okumak için can atıyordum. Sami de geldiğinde kurduğum sofrada sahurumuzu yaptık. Sabah namazı için dışardan insanların sesleri doluyordu kulaklarıma. Yüzüme içten bir gülümseme takınıp pencereye doğru gittim. Süslerle donatılmış sokaklarda ışıklar yanıyor ortaya eşsiz bir görüntü bırakıyordu. Namaza giden tanıdığım kişileri gördükçe kalbimde sonsuz bir mutluluk oluşuyordu bunca acıya rağmen.

Annem iyi olmadığı için namaza gidemiyordu gitsek dahi geç dönüyorduk. Gitmeyi istesem de annem tek kalacak korkusuyla gitmiyordum tabi arada bazen gidiyorduk. Annem istiyordu tabi gitmeyi fakat ayakları ağrıyordu yürüyemiyordu. Sahurdan sonra annemle sabah namazımızı da kılıp az da olsa uyumaya koyulduk. Odama geçtiğimde üstümü değiştirip yatağıma geçtim. Normalde örtülü olmasam da namaz kılıyordum ve nereye gidersem gideyim yanımda devamlı elbise ve başörtüsü oluyordu. Namazımı kaçırmak istemiyordum.

Odama geçtiğimde kıvılcık saçlarımı toplayıp yatağıma uzandım. Gece boyu uyumamıştım, nasıl uyuyabilirdim ki? Yine Gazze bombalar altında kalıyor yüreklerimiz yanıyordu onlarla beraber. Kendi ülkemde kendi vatandaşım olan din kardeşime yardıma bile gidemiyordum, yasaktı ne girişi ne çıkışı yoktu. Elektrikler devamlı kesiliyordu orada, düzenli değildi hiçbir şeyi, dediğim gibi açık cezaevi gibiydi Gazze.

Uyumaya zorlasam da kendimi yine ağlamaya başladım, sevmezdim ağlamayı kimsenin yanında değil yalnızken ağlardım. Bazen dayanamadığım anlar elbette ki oluyordu yalnız ben güçlü görünmeliydim çabam bu yüzdendi. Burnumu çeke çeke hayallere dalmaya başladım. Filistin kurtulmuş, zalimler ülkemizi terk edip gitmiş hepimiz toplanmışız tekbir getirerek bu günü kutluyoruz ve secdeye varıyoruz Mescid-i Aksa’ da.

Yüzlerimiz gülüyor, çocuklar neşe içinde Aksa’nın bahçesinde koşuyor, toplanıp naneli çay içiyoruz yanında sıcak simitle sonra da karpuz yiyoruz gülümseyerek. Hayali bile bu denli güzelken gerçeği ne denli güzel olurdu. Hayaller yüzümde gülümseme başlatırken gönlüme kısa süreli bir huzur girdi. Uyku vücudumu esir alırken hâlâ gözlerimden yaşlar süzülüyordu.

*************

Annemin konuştuğu her kimse alelecele dışarı çıkmıştı, evde tek kalmıştım. Nereye gittiğini sorduğumda cevap alamamıştım. Heyecanlı ve telaşlı görünüyordu yanına evin kilidini de almıştı. Çabuk gelse bari diye düşündüm çünkü bazen eve ne zaman döneceğimiz belli olmuyordu. İsrail askerleri bizleri kasten bekletiyordu keyfi şekilde. Endişelensem de alışmıştım ve evde tek kalmaktan hoşlanmazdım. En iyisi biraz çıkıp hava almaktı gerçi karşıma her yerde yahudiler çıkıyor garip garip bakıyorlardı fakat umursamıyordum artık onları. Yanıma çantamı aldığımda kapıyı kilitledim merdivenlerden aşağıya emin adımlarla indim dış kapıyı da kilitledim tam gideceğim sırada karşıdan gelen sese döndüm.

“Maryam nereye gidiyorsun? Annem neden telâşla çıktı öyle kötü bir şey mi var?”

Büyük erkek kardeşim Abdullah El Hatip’in hanımı Fatima seslenmişti bana. Tam karşımızdaki evde babamın babasının evi olan evde yaşıyorlardı. Babamın kıymetli babası Süleyman El Hatip yaşlanmış olsa da bir dağ gibi duruyordu yanımızda. Varlığı güç veriyordu bana, ona baba diyordum, çok seviyordum onu her gün yanına gidiyordum bu sabah da gitmiştim. Fatima endişe etmesin diye gülümsedim, hemen kardeşime haber ederdi annemin yokluğunu ama annem gelirdi inşAllah bana bile söylemediğine göre önemli bir mesele olmalıydı.

“Meraklanma önemli bir işi çıkmış bana da söylemedi ama gelecek inşAllah.”

Elini göğsüne koyup derin bir nefes aldı Fatima, başını olumlu anlamda salladığında çocukların sesiyle pencereden uzaklaşıp içeri geçti. Ah bu çocuklar hiç durmuyorlardı abimin, çocukları hepsi de küçüktü üstelik. Medeniyetlerin beşiği olan Kudüs sokaklarında geziyordum. Tanıdığım tanımadığım kişilerin yüzleri ilişiyordu gözlerimin önüne. Eski şehir her zamanki gibiydi, Ramazan ayının verdiği huzurla her yer süslenmişti gündüz olduğu için sade görünüyor olsa da hava karardığında açılan ışıklarıyla aydınlatıyordu Kudüs’ü.

Aksa her Ramazan hiç olmadığı kadar insanla dolup taşardı. Sabahlar ve akşamlar geçmişte buralarda yaşamış Allah’ın paygamberlikle şereflendirdiği merhamet timsali yüreklerin kokusunu taşıyordu. Geçtiğim her yolda, attığım her adımda bir yaşanmışlık vardı. Yine bir koşturmaca vardı, bayram hazırlığı sürüyordu fakat buna bile gölge düşürüyordu zalimler. İleride bekleyen askerleri görünce bıkkınca bir nefes verdim dişlerimi sıktım. Nedendi ki, neden…

Bir yerden bir yere gitmek neden bu kadar zordu? Korkusuzca evden çıktığım Mescid-i Aksâ’ya gittiğim günler gelecek diye ümit ediyordum her zaman. Zor olsa da katlanmak zorundaydık amaçlarına ulaşmalarına asla izin veremezdik. Beytulmakdis’i yıkıp yerine Süleyman Mabedini yapmalarına izin vermeyecektik. Bu topraklar bize aitti, onlara yaklaştığımda Arapça konuşup kimliğimi istedi. Çantamdan çıkartmaya çalıştığımda dik dik bakıp çantamı elimden aldı her zamanki halleriydi işte. Korkak tavuklar gibiydiler bir sopadan bile korkan bir topluluk. Onları hiçbir zaman millet, devlet olarak görmüyorduk biz. Burası bize aitti onlar zorla içimize girerek işgal etmişti topraklarımızı.

Geçiçi kimliğime baktıktan ve çantamı iyice kurcaladıkdan sonra üstüne fırlatır gibi attı. Bana baktığı gibi bakmadım ona güçlü olanın kendisi olduğunu sanıyordu. Gülümsedim her şeye rağmen, neden mi çünkü Müslüman yaşadığı acıya rağmen gülerse onlar daha çok öfkelenirdi. Biz güldükçe onlar deliriyordu. Kaç defa beni zorla sebepsiz yere tutuklamışlardı sayısını hatırlamıyorum. Hepsinde de yüzümde bir gülümseme olmuştu. Ne yapabilirlerdi ki, en fazla canımdı alacakları, onu da alsınlar sonunda şehitlik vardı ne de olsa. Hayalini en çok kurduğum şeydi bu şehitliği istiyordum. Kalbim bununla tutuşuyordu.

Etrafa bakarken karşımda büyük kardeşim Yakup ve arkadaşı Rıdvan vardı. Evi Şeyh Cerrah mahallesinde olan Yakup’un arkadaşı Rıdvan bana daha yakın duruyordu bir şey mi olmuştu acaba diye düşündüm Rıdvan çekingen görünüyordu. Kardeşim yerinde dururken Rıdvan adımlamaya başladı tam karşımda durduğunda dudaklarımı araladım hali garip görünüyordu.

“Kötü bir şey mi var Yakup neden gelmedi yanıma?”

“Meraklanma kötü bir şey yok seninle konuşmam için bizi izliyor.”

Anlamamıştım neden konuşacaktık ki biz, buna gerek duyulacak ne olabilirdi ki? Rıdvan benden yaşca büyüktü hâlâ evlenmemişti annesi ve babası Batı Şeria’ da yaşıyorken o izinle Kudüs’e gelmişti ve burada çalışmaya burada yaşamaya başlamıştı. Ailesi her yıl Ramazan ayında gelirdi bize, babam sağken birlikte olduğumuz Ramazan sofralarını unutmak mümkün değildi. Sakallı yüzünü ovuştururken Yakup’un bakışları yutkunmama neden oldu, Rıdvan ile yalnız kalmam, onunla konuşmam doğru değildi. Başımı yere eğdim yüzüne bakmak gafletine kapılmamalıydım, ki zaten kötü bir düşünce belirmiyordu zihnimde onu kardeşlerim gibi görüyordum. Hani Türkçe’de bir söz vardı abi diye işte benim için aynen öyleydi.

“Maryam ben nasıl söylesem…” dediğinde devamını getiremiyor gibiydi.

Yakup’a baktığımda ne var der gibi başımı salladım. Tek elini kaldırıp bekle der gibi işaret verdiğinde vaktin geçtiğini fark ettim ikindi ezanı okuyordu benim eve gitmem lazımdı sonra da akşam yemeğini yapmalıydık annem evde miydi bilmiyordum. Dolanırken fazla kaptırmıştım kendimi galiba.

“Ne söyleyeceksen çabuk ol ezan okuyor, eve gitmem lazım annem nerede bilmiyorum?”

Başını hızlıca salladı, yine abime baktım bakışlarımı kaçırıp duruyordum. Kulaklarım ezan sesiyle dolup taştığında ezanın bitmesini beklediğini bildiğim için yerimde durup bekledim. Gelen geçen bir çok kişi vardı, yalnız değildim kardeşim karşımdaydı fakat yanlış anlaşılmaktan korkuyordum. Ezan bittikten sonra duamızı ettik ve Rıdvan heyacanlı şekilde nefeslendi.

“Maryam şey… Ben seni seviyorum gönlüm sende eğer senin de rızan varsa ciddiyim diyecektim.” dediğinde yerdeki bakışlarım onun yüzüne kaydı hiçbir hissiyat yoktu içimde ne duymuştum ben öyle?

Acıyla yutkundum ona hiç o gözle bakmamıştım, daha doğrusu ben hiçbir erkeğe o gözle bakmamıştım. Daha önemli ideallerim vardı, önce okumalıydım üniversiteyi bitirmeli kendime bir gelecek oluşturmalıydım. Ne diyeceğimi bilemiyordum öylece kalmıştım.

“Maryam biz cevabın yok mu? İstemiyorsan seni zorlayacak değilim elbet.”

Düşen yüzümle öylece kalmıştım onu kırmak istemesem de hemen bir karar vermek de istemiyordum. Ailem ne düşünüyordu bu konuda bilmiyordum. Eğer ailemin isteği olursa evet deme imkanım fazlaydı. Zaten aşk, sevgi nedir bilmiyordum daha doğrusu bunu bir insana karşı hissetmiyordu yüreğim. Ben aşkı Rabbimde bulmuştum, bir insana kapılıp gitmek kalbimi ona emanet etmek istemiyordum. Hayatın ne kadar boş olduğunu bilsem de benim de elbette bir aile kurmam gerekecekti ilerde ha bugün ha yarın önemi yoktu.

“Şey… Biraz düşünsem olur mu? Kararımı sana iletirim Yakup söyler sana.” dediğimde hafifçe gülümsedi hayır dememiştim, sevinmişti buna fakat benim içimde en ufak bir his oluşmamıştı.

Hızlıca adımlayıp giderken Yakup yaklaşıp kulağıma, “Maryam iyi düşün bak Rıdvan çok iyi birisi ondan daha iyi bir talibin de çıkmaz. O söylemedi ben anlamadım sende gönlü olduğunu, ben konuştum ciddi olduğunu söyledi. Bak kardeşim gibi görüyorum onu bilirsin ve sana da layık görüyorum.” dedi duyabileceğim bir tonda.

Başımı salladım. “Düşüneceğimi söyledim hadi tutma beni gitmem lazım.”

Kalbime bir bomba atılmış gibi hissederken yolumu evine doğru çevirdim geldiğim gibi geri dönerken epey yol almıştım. Tam karşımda dükkanlardan birinin yakınında bekleyen, bembeyaz bir gömlek ve pantolonuyla gördüğüm, hasret kaldığım Ürdün’deki kardeşim Yaser’i gördüm. Elinde yine önündeki engelleri fark etmesi için sopası vardı. Umarım askerler onu tehdit olarak görüp almazdı elinden, daha önce de almışlardı gözleri görmeyen  bir çocuğa  bile acımayan iğrenç topluluktu onlar.

Ne zaman gelmişti ki şimdi anlamıştım annemin telaşını. Koşar adım ona dogru gitmeye başladım, bazı kişilere çarpsam da umursamadım yanına varmadan beni fark etmeyeceğini bilmek üzüyordu beni. Ufak kollarına sardım ellerimi, Yaser elimi tuttu dokundu tanımaya çalıştı. Neden mi çünkü Yaser’in gözleri görmüyordu ne acı öyle değil mi? Bir kaç yıl önceydi, yine Mescid-i Aksâ çevresinde çatışma çıkmıştı ve o arada yoldan geçen Yaser’ in gözüne plastik mermi denk gelmişti. Bakmayın plastik mermi dediğime onların dışı plastikti fakat ağır etkiler bırakıyordu yakından bir isabette. Gözümden yaşlar süzülürken Yaser bana doğru döndü elini uzatıp elimi tuttu yaklaşıp kokladı tanımaya çalışıyordu, belki de tanımıştı.

“Maryam, tanıdım seni!”

Neşeli sesine karşılık eğilip sarıldım ona. Düz saçlarını annemden almıştı yumuşacık saçlarına bir öpücük kondurdum canım kardeşim benim, yürek sızım hasretim yanıma gelmişti. Öptüm o güzel yüzünü açamadığı gözlerini öptüm kurban olsunlar sana Yaser, gözlerini senden alan acımasız kalleşler.

“Ağlama Maryam ben ağlayamıyorum, senin gibi gözlerim yok benim. Gözlerinin kıyametini bil yaşlarla doldurma neşeyle doldur.”

Ah be çocuk sen yaşından büyüktün, hiç de öyle 10 yaşında bir çocuğun konuşması gibi değildi sözlerin. Büyük bir insan misali boyun eğiyordu kaderine asla isyan etmiyordu. Başlarda çok üzülmüştü bir daha göremeyecek olmak onu mahvetmişti sonra alışmıştı bu duruma ve bize bunun kaderi olduğunu söylemişti. Bu yaşında bu kanaatte olması ne güzeldi.

“Seni gördüm ya ondan ağladım çok özlemişim seni. Hem seni kim getirdi neden haber vermediniz?”

“Yanımda bir akrabamız vardı beni Abdussamed’e emanet edip gitti.”

“Abdusamed nerede seni neden tek bırakmış burada?” diye merakla sordum etrafıma baktığımda büyük kardeşimi göremiyordum Yaser tek başına yolun kenarında duruyordu.

“Eve bir şeyler alması gerekti beni burada beklemem için uyardı gelir şimdi.”

Bir nebze rahatladım fakat annem neredeydi Yaser için çıkmamış mıydı evden saat de ilerliyordu eve gitmem gerekiyordu. Etrafıma baktığımda dükkanlardan birinden çıkan büyük kardeşimi gördüm beni gördüğünde gülümsedi ve yaklaştı.

“Sürpriz yapacaktım size nerden çıktın sen? İftardan sonra getirecektim Yaser’i annemin de haberi yok evde mi?”

Onun da annemden haberi yoktu öyle mi? Korku içimi kalmadığında eve gitmem gerektiğini düşündüm benden önce dönmüş olabilirdi. Kardeşime Yaser’i akşam getirmesini eve gitmek zorunda olduğumu söyleyerek onlara belli etmeden eve doğru yol almaya başladım. Annem neredeydi acaba, tutuklanmış olabilir miydi ya da boş yere bekletiyor olabilirler miydi? Çantamdan telefonumu çıkardığımda annemi aradım lâkin telefonu kapalıydı. Tutuklansa bir şekilde haberimiz olurdu, illa ki biri ya beni ya kardeşlerimden birini arayıp haber ederdi. Yine de korkuyordum hızla yol almaya çalışsam da devamlı bekletliyordum boş yere.

Sonunda evin olduğu sokağa vardığımda bizim kapının olduğu yerin karşısında birinin evimizi telefonuyla fotoğrafını çekmeye çalıştığını fark ettim. Ne sanıyordu kendini evimizi para uğuruna satacağımızı mı? Yanında büyük bir bavul vardı kim olduğunu bilmiyordum. Kaşlarımı çatarak evimize bakan kişiye yaklaştım sert bir yüz ifadesi takınıp seslendim.

“Kimsin sen neden evimizi izliyorsun ne istiyorsun bizden?”

Bakışlarını bana çevirdiğinde yabancının dikkat çeken açık yeşil gözleri bana tanıdık gelmişti. Nedensizce biz süre resme çizilmiş gibi duran güzel yüzüne baktım sonra bakışlarımı kaçırdım evet yüzü güzeldi yakışıklıydı ama kim olduğunu bilmiyordum ve aileme zarar vermesi ihtimali varsa acımazdım ona. Belki de Arapça bilmiyor diye düşündüm, Araplara benzemiyordu zaten, turist ya da yahudilerden olabilirdi belki de onlara hizmet eden biri. Yahudilere de benzer değildi dış görünüş olarak.

Aynı soruyu İbranice de sordum fakat yine cevap yoktu, tam tersine başını çevirip evin fotoğraflarını hatta çevredeki evlerin ve sokağın da fotoğrafını çekmeye devam etti. Hareketiyle sinirlerim bozuldu ne istiyordu bizden? Devam ettim pes etmek yoktu tek bildiğim dil Arapça ve İbranice değildi elbette İngilizce de sordum soruyu yine aynı şey cevap yok. Delirmek üzereydim duymuyor olabilir miydi diye düşünüp kendime kızdım. Kısa bir an düşündüm kağıda yazmalıydım sanırım. Çantamdan çıkardığım defterin içinden bir yaprak koparıp bildiğim dillerle öğrenmem gereken soruları kağıda yazdım.

Varlığımı hatta gelip geçenleri bile umursamayan uzun boylu, esmer yeşil gözleriyle etrafa dikkatle bakan adama kağıdı uzattığımda bana garipçe baktı kasten mi konuşmuyordu yoksa gerçekten konuşma yetisini kaybetmiş miydi hâlâ bilmiyordum bunu. Çarpık bir gülüş takındığında kağıdı bana uzatıp bavulunu eline alıp uzaklaşmaya başladı. Neydi bu şimdi konuşmamıştı bile, sorularıma cevap dahi vermemişti deli olmalıydı sanırım. Neyse eve girmeliydim daha namaz kılmamıştım ve yemek yapmalıydım fazla oyalanmıştım, annem kızmazdı fakat yine de eve vaktinde ulaşmam onu memnun ediyordu.

Dış kapıyı anahtarımla açtığımda merdivenlerden çıkıp evin kapısını da açtım içeri geçtim. Üstüme uygun namaz kıyafetini giydim, abdestim vardı çok şükür, namazımı huşuyla kıldım. Evin işlerine koyulacağım sırada kapının sesini duydum annem gelmişti sanırım. Arkamı döndüğümde eline bir sürü paketle, yorulmuş olan annemi gördüm. Ah annem neden yardım istemedin benden, tek başına dışarı çıkıp mutfak alışverişi yapmıştı. Kızgın bir ifadeyle yaklaşıp torbaları mutfağa tanışmaya başladım.

“Anne neden gittin evden birlikte gitseydik bu kadar yorulmazdın? Aradım seni neden telefonun kapalıydı bir şey olmadı değil mi?”

“Akşama önemli bir misafirimiz var ondan acele edip çıktım. Sana kasten söylemedim akşam görürsün kimin geldiğini.”

Annem nefeslenirken aldığı şeylere göz gezdirdi ve bu akşam bir misafirimizin olduğunu söylemişti sorduğumda ise kim olduğunu söylememişti. Şansa bak ki annem toz şeker almayı unutmuştu, bunları da eve kadar mahalledeki gençlerden biri getirmişti, sağ olsun hayırlı insanlar vardı birbimize zor durumlarda yardım ediyorduk elhamdülillah. Anneme ufak çaplı olsa da biraz azar çekip çantamı ve biraz para da alıp evden çıktım. Fazla ilerde değildi dükkan hemen alıp eve dönmeliydim, karnım acıkmıştı fakat artık alışmış olduğum için zorlamıyordu beni.

Toz şekeri alıp eve döndüğümde kapıya doğru adımladım kapının önündeki basamağa bakmamıştım bile, bakışlarım yerdeydi ve burnum şiddetli bir şekilde bir şeye çarpmıştı. Elimi burnuma götürdüğümde acı bir inleyiş koptu dudaklarım arasından. Elimdeki poşeti de yere düşürmüştüm. Ayağım altımdan kayıyor gibi geliyordu bana, gözlerim kapalıydı neye çarptığımı görmemiştim. Düşecektim sanırım bedenimi daha fazla tutamıyordum. Birinin belimden tutup beni kendine çekmesiyle kapalı olan gözlerime emir verip kirpiklerimi araladım. Karşımda evimizin fotoğraflarını çeken, sorduğum sorulara cevap vermeyen yabancı genç adam duruyordu. Göğsüne çarpmıştım, salak gibi önüme bakmamıştım.

“Sana önüne bakmayı öğretmediler mi?” dediğinde ağzım beş karış açık kalmıştı.

Hain şey Türkçe konuşuyordu ve ben bilmeme rağmen aklıma gelmemişti Türkçe konuşmak. Çarpık şekilde gülümsüyordu üzerimdeki şaşkınlığı atıp onunla Türkçe konuşmaya başladım.

“Manyak mısın nesin bıraksana beni artık kene gibi yapıştın sapık mısın?”

“Kendini kollarıma atan sensin. Benim bir suçum yok düşmeni engelledim böyle mi teşekkür ediyorsun?”

Çapkın bir edayla gülümsemesine devam ederken belime sardığı elini gevşetti ayaklarım yere daha sağlam basıyordu, kendimi topladığımda bıkkın bir nefes verdim. Kendimi kollarına attığım falan yoktu saçmalıyordu, üstelik onu tanımıyordum bile. Yere düşen poşeti eğilip aldım tam ağzımı açıp ona haddini bildirecektim ki kapı açıldı ve annem neşeli şekilde yeşil gözlü genç adama baktı. Yeşil gözlü genç adam kapının açılmasıyla anneme döner dönmez kollarına atılıp sarıldılar. Annem hiçbir erkekle sarılmazdı, kimdi ki bu diye düşünmeye başlasam, merak etsem de öğrenirdim birazdan. Ve annemin yumuşak neşeli Türkçe nidası belirdi dudaklarında.

“Oy kuzum benim hoş geldin canım oğlum.”

En fazla 23 yaşlarında olduğunu düşündüğüm yeşil gözlü genç adam anneme sarılıp, “Hoş buldum halam.” dediğinde fena halde bozuldum, ne garip ve kötü bir karşılaşma olmuştu.

Hala dediğine göre dayımın oğlu olmalıydı. En son 8 yaşında küçük dayım evlendiğinde ailecek gitmiştik Türkiye’ye, sonra hiç gitme fırsatım olmamıştı. Bu yüzden oradaki akrabalarımı pek tanımıyordum. Kızaran yüzümle duymayacağı şekilde bıkkın bir nefes verdim. Nerden çıkmıştı bu adam şimdi, zaten yakında gidecektim neyse bir süre kalır giderdi. Aman bana ne diye düşünüp durduğumda beni anneme şikayet etti hain.

“Hala bu senin kızın mı?”

“Evet ne oldu ki yavrum?”

“Misafire nasıl davranması gerektiğini bilmiyor da.”

“Hoş geldin bu arada düşmeme izin veremediğin de teşekkür ederim.”

Zorla söylemiş gibi oldum fakat umursamadım, olsun büyüklük bende kalsın onu tanımıyordum önyargılı olup kötü davranmak doğru değildi. Ne kadar benimle konuşmamış ve kendisi hakkında deli olduğunu düşünmeme neden olduysa da bunu müsait bir vakitte elbette soracaktım ki öyle kolay kandırılan birine de benzemiyordu. Bana dönen yeşil gözleri annemi andırıyordu şimdi fark etmiştim bu benzerliğin nedenini. Anneme benziyordu gözleri tek kaşını kaldırıp elini uzattığında elini tutacağımı sanmıştı galiba.

“Ben Bora Yiğiter. Seninle kuzen oluyoruz dayının oğluyum.”

Elini havada bırakmak olmazdı değil mi elimdeki poşeti ona uzattığımda şaşırdı, ne bekliyordu ki bu Türk çocuk? Sinsice gülümsedim.

“Ben de Maryam El Hatip memnun oldum ama erkeklerle el sıkışma gibi bir huyum yoktur kusura bakma.”

Elimdeki poşeti aldığında anneme kaydı bakışlarım bana aferin der gibi bakıyordu. Bora’ydı demek ismi anlamını bilmesem de kulağa hoş geldiği alıkonulmaz bir gerçekti.

“Hala, bu kızın çok fena, merak etme yemem elini de neyse işte,  hadi beni içeri almıyor musunuz kaldım öyle kapıda?”

Onlar içeri doğru geçip merdivenlerden geçerken ben de onların ardından gidiyordum. Neden geldiğini bilmediğim kuzenimle atışacaktım sanırım çünkü baştan kaşınmıştı. Görürsün sen Bora efendi bakalım benimle baş edebilecek misin?

Tags:

Paylaş
3 Yorum
  1. LEYLA ADAR 2 ay önce

    Masallah imreniyorum sizlere. 😘👏🏼

  2. Yazar
    hayalperestyazarr02 3 ay önce

    Teşekkür ederim canım ablam @leylimley

  3. LEYLA ADAR 3 ay önce

    Tebrik ederim güzel yürek

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account