kapak

 

Bölüm 1

‘Allah’ü ekber…’ diye başlayan nida ile açtı gözlerini adam. Sabaha karşı kapanmıştı demek ki gözleri dayanamamıştı günlerdir süren yorgunluğa. Bedenine saklanan kara kafaya dokundurdu dudaklarını. Nasılda sarılmıştı kendisine. Sanki sen de gitme der gibiydi yavrucak.

Ezan bitmeden kalkmalı ve cemaate yetişmeliydi. Çocuğun saçlarına dokundurdu dudaklarını;

“Koçum…” diye fısıldadı ninni gibi. “Hadi… Namaz vakti… Bak müezzin Assalatu hayrun minen nevm yani Sabah namazı uykudan hayırlıdır diyor. Hadi Koçum hayır olan davete uyalım.” Namaz kılarken minik yavrusunun yanında saf tutması onun hayattaki en büyük zevklerinden biriydi. İlkay zaman zaman rahat bırak çocuğu dese de eşini dinlemez bin cilve ile kaldırırdı cennete yavru kuşunu.

“Hım…” diyerek daha da sokuldu çocuk adama. Başını daha bir sakladı babasının göğsüne. Yaralıydı kuzusu. Anasız kuzuydu artık o. Aklına gelenle yüreği sızladı. Anasız nasıl olunur ablasından görmüştü yıllarca. Babası ilk eşi hamileyken askere gitmişti. O askerdeyken doğmuştu Rabia kızı. O yıllarda sarıhumma salgını binlerce canı aldı derdi babaannesi aynı Rabia’nın annesinin canını aldığı gibi. Anasız kalmıştı minik Rabia. Yıllarca içindeki derin sızı ile anasız yanı büyümüş gitmişti. Babası askerden geldiğinde ise kızı henüz beş aylıkken evlendirilmişti. Rabia babaannesine anne diyerek başlamıştı hayata. Babaannesinin oğluna neden baba dediğini bilemeden hem de. Kardeşlerini kardeş olarak bilse de onların anneleri anne değildi ona. Sekiz yaşında öğrendi anne yanının kara toprak altında olduğunu. Aksayan bacağını çekerek geldiği yanına geldiği mezarın annesine ait olduğu babaannesi söylerken minik kıza gayet doğal bir olaydan bahseder gibiydi.

“Emin’im…” diye fısıldadı tekrar oğlunun kulağına “Ben tek mi gideyim.” Dediğinde çocuk o kocaman kirpiklerin çevrelediği ela gözlerini açtı aniden. Anasından aldığı tek benzerlik olan ela gözlerini. Öptü adam oğlunun güzel gözlerini. “Gelmeyecek misin benimle.” Diye fısıldadı tekrar sevgiyle.

“Gelirim…” derken daha bir sokuldu babasına sanki mümkünmüş gibi.

“Yavaş… Uyanmasınlar…” diyerek uyardı oğlunu genç adam. İşaret parmağını dudağına götürerek alçak sesle konuşmasını işaret etti. “Hadi kalkıp abdest alalım da sünneti kılıp, çıkalım cemaat bizi beklemez değil mi?” Hareketlendi çocuk babası ile beraber.

“Baba… Anneme de gidelim mi?” diye sorduğunda olduğu yerde durdu adam.

“Gidelim tabi oğlum.” Dedi neden sonra. Baba oğul beraber abdest aldılar sessizce.

Sonra da namaza durdular sünneti kılmak için. Evden çıkmadan önce annesini de namaz için uyandırmak için kaldığı odanın kapısını çaldı İsmail. İlk geceleri diye burada kalmışlardı, oğlunu ve torununu yalnız bırakmamışlardı.

“Anne… Namaz…” diye seslendi cevap veren annesine. Besmele ile sokak Kapısını açan çocuğa “Emin’im… hadi şu hırkanı giyiniver, sabah ayazı çıkmıştır şimdi. Oğluna hırkasını verirken kendisi de aldı askıdaki ceketini. Ayakkabılarını giyinip baba oğul el ele camiye doğru yürümeye başladılar. Bir yandan da oğlunun sorularına cevap vermeye çalışıyordu adam.

Köylü ana babanın oğluydu İsmail. Babasının arzusuydu oğlunun üniversiteyi okuyup memleketine hizmet etmesi. Okumuştu oğlu, üniversiteyi bitirip Türkçe öğretmeni olmuş ve ilk yıl ataması olmuştu. İlk ataması yapıldığında mecburen atandığı yerde görev yapmıştı ancak hayali babasının köyüne geri dönmek, oraya en yakın okulda görev yapmaktı.

Annesinin ısrarı üzerine teyzesinin kızı olan İlkay ile evlendiğinde yirmi üç yaşındaydı. İlkay ise yirmi ikisine yeni girmişti. Okul devam ederken oralara bir eksik eteğe kapılmasın diye kardeşinin kızı ile nişanlamıştı oğlunu. Söz hakkı vermemişti hiçbir zaman. İtirazda da süt hakkı giriverirdi devreye. Bu kadar hak olduğunu bilseydi çocuklar içer miydi acaba o bazı anneler tarafından kafaya kakılan o sütü. Neler de düşünüyordu böyle. Kızdı kendine. Annesi iyi kadındı vesselam.

Tam üç yıl nişanlı kalmışlardı iki genç. Ara sıra köye tatillerde geldiğinde yapılan kısa görüşmeler harici konuşmamışlardı da. Birbirileri ile görüşme gereği bile duymamışlardı. Sonra da evlenmişlerdi okul bitince.

Sevmiş miydi elbette sevmişti İlkay’ı. Ona dünyanın en güzel meyvesini vermişti.

Güzel bir kızdı İlkay hem de çok güzel. Biliyordu, yakıştırmazdı kendini bu adama ama köyün de tek okumuşu ona talip olmuştu sonuçta. Küçükken geçirdi suçiçeğinden dolayı pek güzel görünmezdi insan gözüne İsmail’in yüzü. Karısı da derdi bunu. Eee haklıydı o güzel, endamlı kadına yakışan adam değildi sonuçta. Boylu puslu adamdı İsmail. İlkay da öyleydi. Bir kadına göre epey de boyu vardı salınarak gezdiği.

İsmail çocuğu doğunca daha bir köyüne geri dönmek istemişti. İlkay kesinlikle karşı çıksa da genç adam memleketine istemişti tayinini. Kadın şehirde kalıp şehirli hanım olmak istiyordu. ‘Seni şehirde beni hanım yaparsın diye kabul ettim’ bile derdi kafası kızdığında. Geri dönmeden önce ise birikmişi ile kendileri için küçük bir ev yapmışlardı. İlkay köye dönmeyi en çok da kayınvalidesi olan teyzesi ile beraber yaşama korkusu ile istemediğini bir gün ağzından kaçırınca adam söz vermişti ayrı bir ev yapacağını ve asla ikisini aynı evde yaşatmayacağına. Öyle de yapmıştı annesinin tüm itirazına rağmen. Şehirdeki evi gibi konforlu yapmıştı evini. Merkezi ısıtma koymuştu, beyaz eşyalarının tümü vardı evde. Tek eksik şehirdi hayatlarında. Ve karısının ne olduğunu bilmediği sosyal hayatı. Bir kere ancak gittiği ve hiç hoşlanmadığı tiyatro, ara sıra gittiği sinema ve hatta hiç gitmediği sanat sergilerinden uzak olduğu bir sosyal hayatı vardı sonuçta.

Evde üç kardeşi vardı, iki erkek ve bir kız kardeşi. Aynı evde yaşamaları zaten mümkün değildi. Ama karısı bunu kendince sorun yapmıştı. Kardeşleri kendisinden küçüktü ama onlar okumamıştı. Zar zor babalarının uğraşları ile erkekler ortaokulu zor bitirmiş kız kardeşi ise liseden mezun olmuştu. İsmail oğlunu ve inşallah doğacak olan diğer çocuklarını kendi büyüdüğü köyünde büyütmeyi onu köyün insanların iyi hamuru ile mayalamayı hedefliyordu. Baba oğul birbirlerine çok düşkündü. Aradan geçen yıllarda başka çocukları da olmamıştı. Birkaç kere doktora gitmeyi istese de karısını bir türlü bu konuda ikna edememişti. Gerçi çocuk olacak ortam da pek oluşmazdı ya… Kadını pek zorlamak istemese de oğlunun kardeşleri olsun çok istiyordu.

En son kavgaları da çocuk için olmuştu. Gece olup yatağa yattığında sokuldu karısına. Yine her zaman ki gibi uzaktı kocasına kadın. İstemezdi bilirdi adam, o da işte ne yapsın iki kardeşin verdiği kararı kabul etmiş evlenmişti teyzesinin oğlu ile. Yapacak bir şey yoktu sonuçta helaliydi İlkay. Bu evlilik onları fikri olmasa da sonuçta kabul etmişlerdi değil mi? İkisi de gençti elbette isteklerinin olması normaldi.

“Aman İsmail… Git biraz ileriye…” diyerek kocasından uzaklaşsa da durmamıştı genç adam. Kollarına almak istemişti karısını.

“Gitmek istemezsem ya…” diye fısıldamıştı karısının kulağına. Açıkta olan omuzuna dokundurdu dudağını genç adam.

“Üf… Sıkıldım ya…” diyerek kalmak için hamle yapmıştı yataktan. Tuttu adam elini kadının. Bu kadarı da fazlaydı hani.

“Nereye?” diye sordu öfkeli bir sesle. Yetmişti bu yaptığı. “Neden kaçıyorsun sürekli, sorun ne?”

“Ne bu? Rahat yok mu bu yatak da bana?” kaşlarını çatmıştı adam. Ne saçmalıyordu bu kadın. Onu rahatsız etmek değildi ki bu. Kadın yatağa oturdu hiç istemeyerek.

“Biz evliyiz İlkay.” Diye terslenmişti kadını. Kadın kahkaha attı isterik bir şekilde. Komik olan neydi acaba şimdi?

“Hee… Evliyiz. Derdinin ne olduğunu bilmiyor muyum ben?” yatağa oturdu adam da kadının ardından. Derin bir nefes aldı sakinleşmek için.

“Neymiş benim derdim?” diye sormuştu karısına. Kim bilir yine kafasından ne kurmuştu? Ne senaryolar yazmıştı.

“Ne olacak illa da derdin çocuk yapmak.” Neydi şimdi bu? Şaka mı yapıyordu adama. Gülmüştü bu sözüne genç adam. Kafasını salladı anlamsız bir şekilde. Şimdi ne cevap vermeliydi kadına.

“Çocuk yapmak isterim tabi ki…” derken sesi oldukça sakindi. Uzanıp karısının saçlarını öptü adam “Ama derdim sadece çocuk değil.” Derken sesi arzu yüklüydü.

“Üf…” diyerek itti adamı tekrar. “Beni kandırmak için yapmayacağın yok. Sana zamanı var dedim…” diyerek hızlıca kalkıp terk etmişti odayı.

“Babacığım…” diye seslenen çocuk babasının elini çekmişti. Gülümsemeye çalışarak oğluna baktı, cemaat tek tük toparlanıyordu camiye. “Sabri amca sana selam verdi duymadın.”

“Öyle mi?” diyerek önden giden adama çevirdi bakışlarını. “Sabri emmi…” diye seslendi genç adam “aleyküm selam. Kusuruma bakma, duymamışım.” İhtiyar adamın yanına geldiler iki adımda.

“Ne kusuru oğlum. Acın taze senin kim bilir aklın nerelere gittiydi.” Başı onayladı sadece adam cevap vermedi oğlunun yanında. “Aferin Emin’ime” diyerek yaşlı adam çocuğun başını okşadı sevgiyle. Beraber camiye girdiklerinde ihtiyar adam hemen çocuğun ayakkabılarını alıp ayakkabılığa koydu.

“Emmi ben alırdım” İsmail üzülmüştü ihtiyar adamın yaptığında.

“Sen garışma…” diye susturdu İsmail’i. “Onun gibi günahsızın belki duasını alırız.”

“Benim mi?” sevinmişti çocuk buna “Allah seni sevsin Sabri emmi…” dedi gülümseyerek. Babasının her daim dilinde olan duasıydı bu herkes için. O da aynı babası gibi dua etti ihtiyar adama.

“Amin… Allah diline nur yağdırsın senin.”

Sabah namazının farzını kılıp çıktı cemaat camiden. Her yer gibi burada da cemaat çok azdı. Birkaç ihtiyar ve onlarla birlikte İsmail olurdu. Eh bir yıl olmuştu hemen hemen Emin de cemaate katılırdı.

“Baba, mezarlığa gidiyoruz değil mi?”

Epey yol vardı mezarlığa. Yürüyerek gideriz diye arabayı almamıştı. İkisi sohbet ederek giderlerdi nasılsa?

“Gidelim oğlum…” dedi babasının cevap vermesini bekleyen oğluna.

“Anneme söz verdim dün ben. Sabah gelirim dedim.” Düşündü bir an “Baba… Soğuk ya şimdi… Annem üşümemiştir değil mi?” Ah masum yavrucak. Yüreği sızladı adamın.

“Üşümez…”

“Acıkmış olabilir mi?”

“Acıkmaz…” diye cevap verdi bu sefer.

“Orada su var mı peki?”

“Vardır…”

“Güzelmiş o zaman…”

“Güzeldir…” oğlunun birbiri peşi sıra gelen sorularına cevap veriyordu genç adam mezarlığa doğru el ele yürürken “İnşallah…” diye ekledi peşinden.

“Baba, şimdi bizim onu görmeye geldiğimizi anlar mı?”

“Anlar…” diye cevap verdi adam oğluna “İnşallah diye de ekledi peşinden.

Emin’i görev yaptığı okula yakın bir okula kayıt ettirmişti genç adam. Baba oğul her gün beraber gidip geliyorlardı okula. Bu yıl ikinci sınıftaydı çocuk. Çok akıllı bir çocuktu, çabucak kavrıyordu derslerini.

Akşam eve geldiklerinde İlkay yine uyuyordu. Son günlerde sürekli uyuyordu. ‘yoruluyorum’ demişti adama. Adam bahçe işine falan karıştırmazdı onu ama yine de yoruluyor olmalıydı. Bahar geldiği için ekim işlerine de başlamışlardı. İsmail bahçe işini kendisi okuldan kalan zamanla yapsa da demek ki kocası evde yokken kendini yoruyordu.

“Baba… Ben acıktım.” Dedi çocuk annesinin uyanmasından korkarak. Kendi kendine uyanmadığı zaman kadın çok öfkeli oluyordu. Bu hallerinden korkuyordu çocuk.

“Hadi, biz gidelim bakalım anne ne yemek yapmış?” diyerek çocuğu mutfağa yönlendirmişti. Hastaydı belli ki kadın yemek de yapamamıştı bugün. Ocağın üzerinde tencere yoktu. Adam dolaba baktı maalesef yenecek bir şey yoktu. Dün akşamın bulaşığı da hala lavabonun üzerindeydi. Son zamanlar hariç asla böyle yapmazdı İlkay.

“Yemek yok mu?” diyerek suratını düşürmüştü çocuk.

“Kim demiş yok diye.” Diye cevap verdi adam. “Menemen yaparız. İstemez misin yoksa?” diye soran gözleri hayrandı bu minik adama.

“İsterim…” gözleri parlamıştı çocuğun. Çok severdi menemen yemeyi. Kıyafetlerini değiştirip geri döndüler mutfağa, adam çocukta içeri girince kadına ses gidip de uyanmasın diye kapıyı kapattı usulca.

“Hadi bakalım istemekle olmaz. Domates ve biber çıkar dolaptan. Ben de soğan ve sarımsağı doğrayayım.” Çocuk hemen dolaba gidip kapağı açtı.

“Kaç domates?”

“Bakayım…” çocuk babasına domatesleri gösterdi kaç tane çıkaracağına karar vermesi için. Baba oğul güzel bir sohbet eşliğinde hazırlamışlardı akşam yemeğini. Okulunu anlatıyordu çocuk, sonra öğretmenini sonra arkadaşlarını. Öyle heyecanla konuşuyor babasının da onun gibi heyecanla cevap vermesini bekliyordu.

Çocukla sohbet ederken çorbada hazırlamıştı. Karısı hasta olmalıydı. İçerdi sıcak sıcak. Salataları da hazır olunca beraber sofrayı da hazırladılar. İşleri bitince önce acıkan oğluna bir tabak çorba koydu.

“Sen yemeye başla kuzucuğum. Ben anneyi çağırayım.” Adam oğlunun kara kafasına dokundurdu dudaklarını. eşini uyandırmak için yatak odasına gitti adam. Kadın uyanmıştı, telefonu ile ilgileniyordu.

“Uyanmışsın…” dedi adam kapıyı açınca. Eşinin yanına doğru yürüdü usulca. Kadın hemen telefonu indirdi.

“Sesinizi duyunca.” Derken kadının sesi sitem doluydu. “Yani ne çok konuşacaklarınız varmış öyle”

“Hasta mısın?” diye sordu adam. Onuna itiraz edecek değildi. Elini uzatıp ateşi var mı diye kontrol edecekken çekmişti kadın kendisini, uzattığı elini yumruk yapıp geri çekti adam.

“Yoo…” aceleyle itiraz etti kadın. “Uykum vardı.” Rengi epey solgun ama.

“Rengin pek solgun…” kadının kanı çekilmiş gibiydi sanki.

“Yok, bir sorunum. Amacın neden yemek…”

“Niyet okuma İlkay…”Sözünü kesti kadının, kadın hep kendisi bir yargıya varırdı ‘böyle düşünüyorsun, böyle düşünüyorlar… Benim için şunu diyorlar…’ bu huyunu bir türlü terk edememişti. “Hadi gel sofra hazır.”

“Elimi, yüzümü yıkayayım geliyorum.” Diyerek kadın yataktan kalktı. Puhlayarak kalkarken kadın yataktan İsmail oğlunun yanına geldi. Eğilip yemeğini yiyemeye çalışan oğlunun saçlarını öptü. Hayatının en güzel yanıydı bu çocuk.

“Annem uyandı mı?” diye sordu bir yandan ağzına ekmek atarken. Merak ediyordu anasını yavrucak.

“Sana kaç defa dedim ağzında yemek varken konuşma diye.” İsmail kadının tabağına çorba koymak için tencerenin kapağını açtığında gelmişti kadın mutfağa. Derin bir nefes aldı adam. Şimdi oğlunun yanında kadına yaptığının yanlışlığını anlatamazdı da. Sakin olmalıydı.

“Biz de seni özledik oğlumun annesi.” Kadına ters ters baktı adam. Çocuğu işaret etti ne yapıyorsun der gibi. Sol yanından kalkmıştı demek ki.

“İyi tamam…” diyerek kadın oturdu masaya. Umurunda da değildi galiba çocuğun incinmesi.

“Anne, babamla beraber hazırladık yemekleri biliyor musun? Değil mi baba?” çocuk yemek yapmanın çok önemli ve takdir edilesi olduğunu bilerek öğrenmişti. İsmail hanımı önüne bir tas çorba koyduğunda ona hep övgüler yağdırmıştı. Annesine de anlatarak onun övgüsünü duymak istiyordu belli ki.

“Hıı… İyi…” dedi kadın sadece. Ne kadar ilgisizdi.

“Bence parmaklarını yiyeceksin annesi” oğlunun kendisinden onay bekleyen yüzüne bakarak konuşuyordu adam “Yemekler oğlumuzun elinden bir başka lezzetli oldu. Tabi annesinin elleri gibi lezzetli elleri.” Kadın önüne konulan çorbayı kaşıklamaya başlamış ama hiç laf etmemişti. Bugün canı çok sıkkındı galiba. Yoksa oğlunun üzerine titrerdi. Severdi oğlunu biliyordu. Hatta zaman zaman baba oğlu kıskandığını hissederdi İsmail. Kadın biraz soğukkanlıydı. Elinde değildi sevgisini pek gösteremedi kimseye.

“Çorbayı ben karıştırdım” dedi çorbayı içen annesine çocuk. Gözlerinin parladığını fark etti adam çocuğun annesine bakarken.

“hıı… Güzel olmuş.” İlk defa güzel bir laf etmişti bu akşam. Çocuk hemen memnun bir bakış attı babasına. Nasılda mutlu olmuştu annesinin bir güzel cümlesine.

“Menemene de yardım ettim babama…”

“Üf oğlum… Yeter ya… Bıcırı bıcır… Kafamı şişirdin ya.” Buz gibi olmuştu mutfak aniden. Ne oluyordu bu kadına böyle? Yani her zaman yüzü gülen, tatlı dilli değildi ama bu akşam sanki biraz daha huysuzdu.

“Hadi yavrum sen yemeğini ye. Sonra da ödevlerini bitir. Benim de çok ödevim var bu akşam.” Sessizce yemeklerini yerleken; “Eee sen neler yaptın bugün?” diye sessizliği bozdu adam.

“Ne mi yaptım?” derken sesi alaylıydı. “Sanırım derken kaşığını bırakıp yıkanmamış bulaşıkla dolu bıraktığı lavaboyu gösterecekken ortalığın temizlendiğini fark etti. “Şey… Bulaşıkları neden yıkamadığımı soracaksın galiba.”

“Onu sormak istersem direk sorarım, hala tanıyamadın beni. Ben sadece nasıl bu kadar yoruldun onu merak ettim. Kaç gündür gözünü açamıyorsun uykudan. Hasta da değilim diyorsun. Gerçi doktora gitsek daha doğru olur ama.”

“Üzerimde kırıklık var sadece… Mevsim geçişinden sanırım. Önemli değil yani. Bulaşıklara gelince…” diye söze başlayacakken susturdu kocası.

“Senin gibi titiz bir kadın neden lavaboyu o şekilde bıraktı elbette merak ediyorum. Zira sen otuz dokuz derece ateşle bile asla temizlikten vazgeçmezsin.”

“Şikâyetçisin sanırım.” Kavga etmeyi özlemişti galiba.

“Pek memnun olduğum söylenemez.”

“Allah’tan kork sizin için o kadar uğraşıyorum. Saçımı süpürge yaptım…” kadının elinin üzerine elini koyduğunda kadın ateş dokunmuş gibi çekti elini.

“İlkay… Güzelim…” diyerek hitap etti yine de. Kendilerine korku ve endişe ile bakan oğluna göz kırptı. “Seviyoruz elbette temiz olmanı. Hadi sen yemeğini ye. Bak bitkin görünüyorsun.” Kadın yüzünü buruşturarak tabağındakileri sadece didiklemiş ve sonra da masadan kalkmıştı.

“Size afiyet olsun. Ben yatacağım.” Kesin hastaydı. Oğlunun kendisine bakan gözlerine baktığında sanki gözleri dolmuştu. Eğilip çocuğa sarıldı sıkıca. “Annem… Yorgunum biraz. Yarın konuşuruz olur mu?” yüzünü ellerinin arasına alıp her iki yanağından da öpmüştü oğlunu. Annesi ondan ayrılınca çocuk zafer kazanmış gibi babasının gözlerine bakıyordu.

İlkay arkasını dönmüş giderken;

“İhhh…” diyerek çocuk elleri ile ağzını kapattı “anne, kan!… Baba kan var!” korkudan gözlerini kocaman açmıştı. Kadın olduğu yerde durduğunda önce eli arkasını yoklarken kocasının gözlerine baktı. Anormal bir kan vardı eşofmanında. İsmail hızla yerinden kalktı.

“Hasta olmuştum da…” dedi aceleyle kadın. O da korkmuştu belliydi. Oturduğu sandalye kanlıydı.

“Bu çok değil mi? Üf bir de hasta değilim diyorsun. Kan kalmamış olmalı bedeninde.” Diye söylendi adam. Korku için gözlerini kocaman açmış annesine bakan çocuğa yöneldi.

“Yok, yok bir şey ya…” diyerek kadın odasına gitti hızla.

“Korkma yavrum.” Diyerek korkudan titreyen oğluna sarıldı adam. “Yok, bir şey…”

“Ama çok kan vardı baba…”

“Bazen olur öyle oğlum. Korkma sen.”

“Annem ölecek mi baba?”

Tags:
Paylaş
38 Yorum
  1. Sstzcn 1 ay önce

    Yeni hikaye Yok mu

  2. Sstzcn 2 ay önce

    Cok ağlattın beni ama.

  3. M A H Z A 2 ay önce

    ama bu bitti. Hem de en güzel yerde. Daha kızın şu nişanlı mevzusunu öğrenecektik :(((

  4. M A H Z A 2 ay önce

    “Hoca bizi bekler baba, korkma. Tek cemaat biziz, sonuçta. Kıymetimizi bilsin.”

    Ya Ömer’in gençlik kafası bu zamanın imanlı gençlerini anımsatıyor. 😂😂

  5. M A H Z A 2 ay önce

    OH!! çok şükür Naz ile İsmail doğrusunu söylediler. Rahatladım valla. Bir an sevmediğine gidecek diye ödüm kopmuştu.

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account