cehennem çiçeği 1
  1. BÖLÜM 

KEYİFLİ OKUMALAR VE UNUTMAYIN GÜL’ÜN YAŞADIĞI OLAYLAR ÜLKEMİZDE HATTA DÜNYA DA HER ON KADINDAN EN AZ SEKİZİNİN BAŞINA GELİYOR. ŞİDDET SADECE KALKAN ELLE DEĞİL PSİKOLOJİK RUHSAL SOSYAL OLARAK DA AĞIR TAHRİBATLARA NEDEN OLABİLİYOR. 

Zor. Benim için her daim yolumun kıyılarında uzayıp giden ağaçlar gibiydi zorluklar. Hep varlardı. Asla güneşin kesintisiz bana ulaşmasına izin vermediler. Ne zaman o tatlı ışığı iliklerimde hissetmek istesem gölgelerini acımasızca üzerime devirdiler. Ben, yüreğimde acı tenimde sızı ruhumda ölümle altlarında kaldım ve ezildim. Lakin yeniden ayağa kalkmayı da çok iyi bildim. Ben Gül, zorluğu imkansızlığı ve acıyı omuzlarına alıp evladının elinden tutarak ölümden kaçan bahtsız kadın.

Kaçıyorum. Ölümden, yaşadığım ihanetten, türlü hakaret küfür ve aşağılamadan kaçıyorum. Artık alacak nefesimin bile kalmadığını hissettiğim için düşüyorum yollara. Kollarımda gizlediğim şiddetin izleri sızlıyor her an kendini belli eder gibi. Aileme çevreme kan kusup kızılcık şerbeti içtim dediğim on beş senenin ardından konuşmada güçlük çeken kızım ile kendimi bir otobüsün en arka koltuğunda buldum. Kim bilir belki daha önceden yapmalıydım bunu ya da hiç kalkışmamalıydım bu gidişe ama dayanamıyordum. Tek duam vardı. Ailemin bana kucak açması.

Ne kadar kafam cama yaslı gecenin üçünde akan yolu izledim bilmiyorum ama kolumu dokunan kızım ile irkildim. Uzun süredir dokunuşlar bana irkilmem gerektiğini hatırlatıyordu. Başımdan geçen olaylar hem ürkmeme hem de artık yeter değip güçlü olmama neden oluyordu. Bakışlarım onu bulduğunda uykulu gözlerle sadece “Ayye ciş” diyen küçüğüm ruhuma bir çizik daha attı. On bir yaşındaydı güzel yüzlü Ayşe’m ama yaşıtlarına göre zayıftı. Özel durumundan ötürü konuşma sorunu vardı. En fazla birkaç cümle kurabiliyor, ağzının içinde homurtulu sesler çıkarıyor, yüksek ses veya korku anında çığlık atıyor ya da ağlıyordu. İlk üç yaşında teşhis konmuştu. Otizm. Hayatım bu durumla kökünden değişti desem yeriydi. Evladım gözümün önünde çırpınırken ben hem ona yetmeye çalışıyor hem de bir türlü tatmin olmayan herşeye kulp bulan ve ailesini önemsemeyen adama hizmet ediyordum. Şimdi düşününce yerim gerçekten de buydu. Gündüz ev okul çocuk gece zevkine göre koynuna alıp kullandığı ardından türlü hakaretleri reva gördüğü biriydim. Bir kadın değildim o evde. Hizmetçilik de değildi yaptığım ama biliyorum ki o dört duvar içinde ben asla ben değildim.

Yüzümde buruk bir gülümseme ile dinlenme tesisine giren otobüsün yanan ışıklarına dikkatini veren ufaklığıma bakarken içimden defalarca kez tekrar ettim. Onun için. Her şey onun için. Belki biraz da benim için. Kim bilir. Sonunda indiğimizde hemen kıvranan kızımı çişe götürdüm. Bende ihtiyaçlarımı zar zor gördüğümde rahat bir nefes alabilmiştik. Gece vakti yaz olmasına rağmen hava serindi ve ister istemez kollarını sıvazlayan kızıma sarıldım. Hemen boynuma astığım postacı çantası gibi olan çantadan hırkasını çıkarıp alnına çenesine öpücükler kondura kondura giydirdim. Başımdaki şalımı düzeltip etrafa gözlerimi gezdirdim. Gördüğüm büfe ile elinden tuttuğum kızımı o yöne çektim. Bir yandan da “Acıktın mı fıstığım, çorba içelim mi?” diye sorular soruyordum.

“Ayye mamma. Immm.”

İstemsiz kıkırdadım. Çok acıkmıştı ve çorba kokusunu içine çeke çeke sesler çıkarıyordu. Sonunda büfenin önünde durup çorbalarda göz gezdirirken altındaki fiyatlar ile kaşlarım önce şaşkınlıkla havalandı sonraysa çatıldı. Hayır anlamıyordum, insanlar gece vakti bir kase sıcak çorba içecekler onda da fiyatlar neredeyse iki katıydı. Ayşe elimi çekip çok sevdiği mercimek ve yayla çorbasını işaret ederken aklımdan küçük bir hesap ettim. Elimdeki para kartımdaki kalan tutar şöyle bir dizildi karşıma. Sonunda bir masaya elimde birer kase mercimek ve yayla çorbası ile yürüyüp oturduk. Kızım çorbasını dikkatlice kaşıklarken karnı doysun diye birkaç küçük parça ekmek attım. Hemen başını kaldırıp küçük kaşlarını çatarak “Ayyeee” dediğinde ona göz kırptım.

“Hiç anne deme küçük hanım. Karnının doymasını istiyorsan ekmekle ye ki inene kadar bir daha acıkmaz. Anlaştık mı?”

Yüzünü astı küçük sıpa ama yine de kaşık kaşık yedi. Bize de öyle derdi annem küçükken. Karnınız doysun ekmekle yeyin diye. Sonra da dört kardeşi sofrada bırakır tepemize dikilir elinde terlik izlerdi. Sıkıysa yeme. Hey gidi günler hey. Çoğu zaman keşke hep çocuk kalsak diye düşünüyorum ama sonra hayatın işleyişi kanunu geliyor aklıma bende hayırlı bir ömür diliyorum. Öyle de olması gerekmez mi zaten. On dakika da biten çorbalardan sonra kalktık ve dışarı çıktık. Köşede peluş oyuncak satan yeri gören Ayşe hemen “Ayye ayye bat” dediğinde içim sızladı yeniden. Almamı istiyor bak diyordu ama hesaplı davranmam lazımdı. Bakım maaşının gününe daha vardı. Gittiğimde aileme de yük olamazdım. Bu nedenle dizlerimin üzerine çöküp onunla göz göze gelmeye çalıştım. Göz teması kurmasa da beni dinliyordu.

“Annecim, biz şimdi otobüse inelim söz Trabzon’a varınca sana böyle bebek alacağım tamam mı? Ama şimdi alamayız paramız çok az.”

Biraz mırıldandı ama sesi kesildi. Nadiren benimle kurduğu göz temasını kurup başını sağ omuzuna eğdi. Ciğerim yandı. Dudakları büzülürken “Söt nü?” dedi. Söz istiyordu benden. Dolan gözlerime rağmen gülümsedim ve “Söz fıstığım” dedim. Dinlenme tesislerinde çok pahalı olurdu ama şehir içindeki dükkanlarda uygunundan bulabilirdim. Benim gibi olan siyah saçlarını okşayıp başını öptüm. O ara anons yapıldı. Mola bitmiş yolcuları çağırıyorlardı. Ayağa kalkıp kızımın elini tuttuğum gibi otobüsün yanına ilerledim. Yerimize geçtiğimizde yola çıkmamız fazla uzun sürmedi. Ayşe mırıltılar çıkarıyor camdan geçen elektirik direklerini izliyordu. Koluma sarıldığında uyuyacağını anlamıştım. Hep koluma sarılarak uyurdu. sanki onu bırakıp gidecek mişim gibi yüreği çırpınırdı.

Kahverengi gözleri sonunda kapandığında iç çektim. Bir bilinmeze gidiyordum ama sonum hayır mı şer mi bilmiyordum. Aklıma İstanbul’daki son saatlerim geldi. Ürperdim. Bedenim kasıldı. Sanki binlerce iğne yüreğime ruhuma tenime hücum ediyordu. Zorlukla gözlerimi kapadım. Dişlerimi sıktığımı hemen yan koltuktaki yaşlı kadının koluma dokunarak “İyi misin kızım?” demesi ile anladım çünkü artık gıcırtılar çıkarmaya başlamıştım farkında olmadan. Ona sadece başıma iyi olduğumu belirten bir işaret verdim ve önüme döndüm.

SAATLER ÖNCE

Ayşe, kızım gel üzerini giydireceğim. Bırak artık çizgi filimi bir saate çıkmamız lazım.”

Ses gelmeyince yatak odasına geçip dolaptan eşyalarını aldım. Kocam eve gelmeden kazasız belasız gitmek istiyordum. O beni ailemin yanına sadece işçi olarak gönderiyor geri dönüşte istediği miktar para ile dönmemi planlıyordu ama benim düşüncelerim başkaydı. Ailemden yardım isteyecek onlara sığınacaktım. Çıkar yolum kalmamıştı. Kendi giysilerimi de koltuğun üzerine bırakıp başımdaki örtüyü çıkardım. Ter kokusu aldığımda yüzüm buruştu. Valizdi, ortalığı son bir kez süpürdü derken terlemiştim ve bu şekilde yola çıkmak istemiyordum. Hemen diğer odada televizyon izleyen Ayşe’ye göz attım. En sevdiği çizgi film çıkmıştı ve kıkır kıkır gülüyordu. Dünya ile bağlantısı kopmuştu. Öğretmenleri televizyon konusunda sınırlama olması gerektiğini söylemiş ben de buna uyuyordum ama gider ayak kırmak istemediğim için ses çıkarmamıştım. Zaten günlük bir saatlik hakkını kullanıyordu.

Hemen duşa girmeden giyeceğim çamaşırları ayarlayıp banyoya girdim. Amacım hızlıca abdestimi tazeleyip çıkmaktı. Hem de ter kokusundan kurtulacaktım. Soyunup fıskiyenin altına girdiğim an sertçe kapanan kapı sesi ile irkildim. İçime oturan öküz esas öküzün geldiğinin göstergesiydi. İçeri girmemesi için dua ederken yatak odasının kapısı açılıp kapandı ve nefesimi dışarı verdim. Hızlıca boy abdesti için uğraşırken birden açılan kapı ile yerimden sıçradım. Duşakabin vardı ama ön kapıları bozuktu ve kapanmıyordu. Bu nedenle beni öylece görmek gözlerindeki pis bakışının büyümesine neden oluyordu. Aç bir halde baştan aşağı süzüp kapıyı ardından kapadı. Tuvalet ve banyo bir aradaydı ve ben tuvalet ihtiyacı için gelmesini istiyordum. Lakin olmadı. Ne istediysem olmamıştı zaten bu zamana kadar.

Üzerinde olan parçaları tek tek çıkarırken ben çoktan paniklemiş düşündüğüm şeyin olmaması için dua etmeye başlamıştım.

“Se-selim dur ne yapıyorsun? Çocuk içeride tek yola gideceğiz. Dışarı çıkar mısın?”

Sesimi bulduğumda söylediklerim ile kaşlarını çattı.

“Yola gidiyorsan kocanı tatmin etmeden mi gideceksin lan!”

Bağırmamıştı ama sesi yüksekti. Kocan diyordu ama bana senelerdir kocalık ettiği yoktu. Hele de boynundaki kırmızı çizikler, tenine yayılan ruj izi çoktan başkalarının onu tatmin ettiğini gösteriyordu. Selim beni defalarca kez aldatmıştı. Öğrendiğimi bildiği zamanlarda ise döver ‘İstediğimi yaparım lan karı olda beni eve bağla’ der, Ayşe için “Maraza çocuk doğurdun zaten senden ne beklenir’ diye devam eder sonra da iğrençleşir ‘Sana malım bile kalkmıyor sen kadın mısın lan!” deyip bitirirdi. Benimse bunlara tahammül etmemdeki tek gaye kızım ve ailemdi. Arkamda kimsem yoktu. Çok düşünüp araştırdığım olurdu ama beni boşa bırak dediğimde aldığım cevaplar belliydi.

“Tek mermilik işin var.”

“Kızım sen ölsen cesedini alacak ailen yok senin.”

“Gebertirim üç beş sene yatar çıkarım. Leşin ayağıma bile dolanmaz.”

“Kim koruyacak seni devlet mi? Şu sakat kızınla boğarım ikinizi de adamın asabını bozma.”

Ölüm. Korkmam ölümden ama benden sonra kızıma ne olur kim bakar bunlar muamma. Onun için susuyordum. İçimden haykıra haykıra dilime kilit vuruyordum.

“Selim, delirme ne olur. Hem seni tatmin eden etmiş. Bana gerek yok. Dokunma bana elin kadınları ile düşüp kalkıp çünkü midem almıyor.”

Dilimi ısırdım. Sussaydım karşılık vermeseydim böylesine sinirlenmezdi. Yine de yüzüne sinirle karışık sırıtma yerleştirdi.

“Etti etmez mi? Nasıl da taze ve körpecikti bilsen. Altımda nasıl da inliyordu. Sen gibi ölü şekilde yatmıyordu ama yine de seni de becermeden evden yollamak olmaz. E kadınsın her en kadar belli olmasa da bir erkek ararsın. Kocan olarak seni becerme hakkı bende.”

Sonra, işte o sonrası felaketti benim için. Duşa kabinden çıkmama müsaade etmeden elini ağzıma kapayıp yüzümü fayansa çevirdi. Kıvranışlarım ağlamam ya da yalvarmam onun için hiç bir şey ifade etmedi. Kulağıma “O parayla geleceksin. Eşşek gibi yine bu eve gireceksin. Kimsen yok senin. İstemesende karımsın ve ya seve seve ya da sike sike malımı içine alacaksın. Başka çaren yok. Yoksa o içerdeki aptalı da seni de gebertirim. Duydun mu beni lan, duydun mu?” diyordu. Acı katlanılmazdı. İnsan yıllar önce sevdim dediği adamın şimdi tecavüzüne uğrarken ne hissedeceğini bilmiyordu. Acı, öfke, pişmanlık, keşkeler sıralanıyordu peş peşe. Sana kendilerini sunuyorlardı. İstediğini seç dercesine ve ben hepsine sarıldım bir anne şefkati ile ve bir kadının ruhunun hayrıkışlarıyla.

İşi bittiğinde bende bitmiştim. Ayağı ile duvarın dibine çöken bedenimi itip üstün körü üzerine su akıtıp pisliğini temizlerken yüzünde gevşemiş bir ifade vardı. Kusmak istedim. Boğazıma kadar yükselen o safrayı atmak istedim ama olmadı. Yıkılmış halde çıkıp giden adamın ardından suyun üzerime akmasını izledim. Sıcak suyu kapamış buz gibi suyun akmasını sağlamış “Fatura çok geliyor işini çabuk hallet” demişti. Zaten iş bana geldiğinde idare düşüncesi aklına düşerdi. Az ye, az otur, ışığı kapa, yeme, içme ve daha neler neler.

Sonunda kapıyı tıklatan Ayşe’nin “Ayye” demesi ile kendime geldim. Çocukluğu yaralı olan ben büyüyünce ölümü kucaklıyordum. Zaman yaraları saran değil miydi? Neden benim benim yaralarıma yenileri ekleniyor ve can kaybından ölüyordum.

“Geliyorum fıstığım hadi içeri git sen.”

Zordu ama imkansız değildi. Ruhum kan revan içinde olsa da durdum aslında kırılan ayaklarımın üzerine ve soğuk su ile boy abdestimi alıp çıktım. Odaya girdiğimde yatıyordu. Kızımla giysilerimizi yere atmış çekyatı açıp uzanmıştı. Kıçında sadece baksırı vardı ve defalarca uyarmama rağmen evde don paça dolaşmaktan geri durmuyordu. Kızı dahi utanmasına neden olmuyor durmuyordu. Uzanıp yerdeki giysileri alarak ara hole çıktım. Hızlıca giyinip kollarımdaki ve sırtımdaki acıyı yok saymaya çalışarak hareket ettim. Sonunda evden çıktığımızda gözlerim ölü balık gibiydi. İçim ölüydü ötesi var mı?

ŞİMDİ

İç çekmek istedim ama olmadı. Boğazıma oturan yumru engeldi. Başımı koluma yaslanıp uyuyan kızımın başına yasladım ve boş gözlerle yolu izlemeye devam ettim. Bir yandan da düşündüm. Kardeşlerim Ahmet ve Aynur’u, anne babamı, evimi, o evden sırf bir pislikten kurtulmak için kaçışımı ve daha büyük bir pisliğe bulaşmamı. Dört kardeştik ama benim için sadece elimde büyüyen Ahmet ile Aynur vardı. Bir de benden büyük bir erkek çocuk vardı ama o dünya ahiret düşmanımdı. Çocukluğuma azrail genç kızlığıma katildi. Şükür o da kendini belli etmiş anne babama kazık atmaya çalışmış ama becerememiş ve sonunda araları açılmıştı. Konuşmuyorlar evlerinde dahi misafir etmiyorlardı. En azından onunla karşılaşmayacağım için mutluydu yüreğimin kıyısındaki çocuk.

Saatler suyun akışı gibi ilerlerken güneş Karadeniz üzerinden doğmaya başladı. Hey gidi memleketim ne kadar da özlemiştim. Ayşe doğduktan sonra bir kez gelmiş en az dokuz senedir doğduğum şehre adım atmamıştım. Atamamıştım daha doğrusu. Çünkü Selim hep “Param yok, çok istiyorlarsa para yollasınlar ben de kızlarını yollayayım zaten çok da bir işe yaramıyor” diyor her yaz gidişimi engelliyordu. Bu seferde istemiyordu gitmemi ama ona arkadaşları çalışırsam para kazanabileceğimi yevmiye miktarının çok yükseldiğini söylediği için göndermişti. Bu yüzdendi on lafından sekizinin para oluşu. Birkaç terminal geçtik. İnenler oldu. Adım adım zamanında ardımda bıraktığım ama zorla da olsa barıştığım aileme yaklaşıyordum. Babamı düşündüm. Onur haysiyet şeref için ya da ardından edilecek kötü laflar için canından olmaya razıydı. Kaçarak evlenmem sonrasında oğlunun ihaneti yüreğini katılaştırmıştı. Telefonla görüşmelerimiz az biraz samimi bolca resmi ve mesafeliydi. Tam bir Karadeniz kadını olan annem ise daha ılımlıydı. İnadı inattı ama severdi beni. Kör oluşuna en isyan ettiğimdi aynı zamanda. Aynı evin içinde bana olanları, yaşadığım korkuları fark edememişti. Ona göre psikoloji bozukluğu şımarıklık acı çekmek moral bozmak işten kaytarmak demekti. Belki de günden güne eriyişimi bu yüzden anlamamıştı.

Sonunda merkezdeki büyük otogara girişimize on dakika kala kardeşim Ahmet’i aradım. İki sene önce araba almıştı ve bizi almaya geleceğini söylemişti. Birkaç çalışta açılan telefona Aynur cevap verdi. Kuş gibi şakıyordu.

“Ablaların en gül kokulusu geldin mi yoksa?” diye cevap verdiğinde içimi anlık bir huzur kapladı. Bir yandan da ikizi Ahmet’e saydırıyordu.

“Bak kalkmadın yattığın yerden kadın gelmiş bile. Elinde çocukta var çabuk kalk acele et.”

“Aynur güzelim az sakin ol. Daha on dakika var otogara girmemize Ahmet yavaş yavaş gelsin. Ev yakın zaten boşa beklemesin ya da acele etmesin.”

Kıkırdadı.

“Aman bırak abla. Tüm gece telefonda film izledi. Yeminle evin neti yavaşladıkça babam küplere biniyor. İzlediği maç ha bire donuyor çünkü. Ona müstehak. Dört kez annem on kez ben iki kez de babam seslendi kalk diye, kalksaymış. Aman neyse bırak şu oksijen israfını da Ayşe’m nasıl? Sana zorluk çıkardı mı şekerparem?”

Nefes alıp bırakırken sahte bir sinirle “Kardeşine öyle deme güzelim” dedim. Sonra da “Yok, şükür rahat geldim. Uyuyor hala.” Deyip kolumdaki kızımın başını öptüm. Daha da sokuldu ciğer yarım. Ruhumdaki yaralarıma bant sarıldı sanki.

“Aman aman benim şekerparem usludur zaten. Ablam ben şimdi kapatıyorum annem mutfaktan çemkirme pozisyonu aldı kalkanımı kuşanmam lazım.”

Ve arkadam annemin “Aynur, evladım siz sınavmısınız anlamadım ki? Baban balkonda aç bekliyor, ablan Ayşe ile yoldan gelecek öğlenden sonra fındıklığa bakılacak turşu için sarımsak tuz alacağım ama sen hala telefondasın. Gel şuraya kızart patatesleri benim sinirlerimi hoplatma.” Diyen annemin sesi aramıza girdi. İkimiz de kıkırdadık ve kız kardeşim telefonu kapadı. Üç otobüs peş peşe giriş kapısında sırayla geçiş için beklerken Ayşe uyanmış gözlerini ovuşturuyordu. Dayanamayıp başını öperek “Günaydın can parçam” dediğimde huysuzca yüzü buruşsa da yüzüme anlık bakıp başını çevirdi ve hala dayandığı elimi öptü. Evlat bir ana için can parçası değildi de neydi. Benim annem de beni bu kadar seviyor muydu acaba ya da Ayşe kadar anneme düşkün müydüm?

Sonunda durduğumuzda kapılar açıldı ve ben Ayşe’nin sırt çantası ile kendi çantamı alıp koridorda ilerleyerek orta kapıdan indik. Hemen telefonun kılıfına koyduğum valiz numarasını çıkardım. Ayağımın dibinde biten beden ile duraksasam da hemen omuzlarımdan tutup beni kendine çeken Ahmet adımı fısıldadı.

“Hoş geldin küçük annem.”

Ah be kardeşim. Bir sözüne eritiyorsun beni.

“Hoş buldum aslan parçam. Yeğenini tutda valizi alayım.”

“Aşk olsun gül kokulum ya ayıp ettin. Ver bakayım numarayı ben alayım valizi.”

Alınan valiz yeniden sarılmalar Ayşe’min masum ve huzursuz yüzü derken iki katlı evimize “Bismillah” değip giriş yaptık. Babam yine otoriterdi. Eline uzandığımda her ne kadar barışmış olsak da çatık kaşlarla öpmemi izledi. Ayşe ondan biraz çekinse de benim yaptığım gibi o da dedesinin elini öpüp hemen eteğimin ardına saklandı. Ahmet valizi içeri sokarken Aynur “Ablam” diye bağırarak üzerime koşup sarılınca son anda düşmeden kurtulduk. Deli kız devirecekti ikimizi de. En son annem ile de sarıldığımızda üzerimizi değiştirip bize verilen odadaki iki kapaklı dolaba yerleştirmeye başladım. Evimiz iki katlıydı. Her katta üçer oda birer büyük salon ve lavabo bulunuyordu. Mutfak alt kattaydı. Oldukça büyük oluşu iki ya da üç kişinin rahatlıkla iş yapmasını sağlıyordu. Aynur’un bana yardımı Ahmet’in de Ayşe ile oynayışı ile sonunda sofraya oturabildik.

Hani anne eli gibi olmaz derler ya hakkı vardı. Yediğim yemeğin tadı bir başkaydı. Kızım ise az biraz yemiş televizyon da çizgi filme dalmıştı. Nedensizce ilk darbe çatık kaşlı babamdan geldi.

“Böyle geldin ama kocan geride ne yapacak? Erkek adam kadınsız ne eder diye düşünmedin mi?”

Ağzıma aldığım peynir sanki zehirmiş gibi boğazımdan aşağı inerken usulca çatalı tabağımın kenarına koydum. İşte dakika bir gol bir başlıyorduk.

“Kayınvalidemle kalacak baba, sıkıntı olsa kendi yollamazdı baştan.”

Sertçe aldığı soluğu bırakırken ses etmeden yemeğe devam etti. Bense o andan sonra lokma yutamadım. Nasıl yutulurdu ki? Aklım almıyordu şu zihniyeti. Erkek kadınsız ne yapar? Peki bunca zaman kocası ölmüş ya da boşanmış kadınlar nasıl duruyordu? Hayatını nasıl idame ettiriyordu? Sorulara cevap yoktu. Memleketimde günlerim böylelikle başladı. Bir cehennemden çıkıp daha az ateşli başka bir cehenneme düşmek ise kaderimdi.

İlk günler annem de çatık kaşlı babam da sakindi. Öyle ses çıkaran olmamıştı. Bir haftanın sonunda akşam yemeği yerken çorbasını içen kızım diğer yemeklerden yemek istemeyince masada duran meyve tabağına uzandı. Meyveyi çok sever onlarla karnını doyurabilirdi. Aldığı iki üzüm tanesi elinin üzerine inen şaplak ile masaya düşünce içim kavruldu. Kaşları babam gibi çatılan annem “Yemek yemeğide mi öğretmenin şu kıza. Sırayla yenir masada ne varsa. Elini uzatmakta ne demek Gül. Onun elinin pisliğini bizde yemek zorundamıyız?” diye çıkışınca Ayşe’m elini tutmuş kolumun altına saklanıp sessizce ağlamaya başlamıştı. Ne diyeceğimi bilemedim. O an gözümün önüne kendi çocukluğum geldi. Her gün bir şeyleri öğretmek için attıkları tokatlar ve daha azarlar. Boğazım düğüm düğüm yüreğimde ve yanaklarımdaki sızı tenime işliyordu. Yutkundum. Söyleyeceğim tüm lafları boğazımdan aşağıya yollamak istedim ama yine de duramadım. Çünkü on bir yaşındaki can parçama daha ben bir fiske atmamıştım. Onunla konuşarak anlaşıp bir şeyleri anlatmaya çalışmıştım. Şükür ki evladım da anlayıp kavrayan bir çocuktu.

“Anne, bir şeyi yanlış yaptıysa vurmadan düzgünce söyle ki anlasın. Böyle yapınca senden korkar bir daha da yaklaşmaz. Biliyorsun durumunu, üstelik ben daha bir fiske vurmadım ona.”

Babamın kaşığı masaya gürültülü şekilde bırakması hepimizin sesini keserken Ayşe’m istemsiz titredi. Korkmuştu ve buna neden olanın ailem olması damarımdaki kana asit karışmasına neden oluyordu.

“Annene laf yetiştireceğine çocuğu kadın gibi kadın ol da düzgün yetiştir. Bu çocuk kaç yaşına geldi hala konuşmuyor, kuş kadar yiyor. Neden şimdiye kadar düzelmedi? Aynı deli gibi hareketleri. Hem kızını dövmeyen dizini döver ama biz dövsekte kar etmedi. Başımız önümüzde hala.”

Yine ve yine aynı konular. Ahmet, usulca koluma dokunup boşver dercesine göz kırptı. Aynı tepkiyi Aynur da verince sinirim biraz olsun yatıştı. Lakin söyleyeceklerimi engellemedi.

“Kızını dövmeyen dizini dövmüyor baba, ahiretliğine zarar veriyor. Kız evlatta erkek evlat kadar değerli. Ayrımcılık yapmak sadece sığ düşünceli insanların yaptığı bir şey. Ayşe eskiye nazaran çok daha iyi ve doktor ile öğretmenleri gelişiminin durumuna göre çok ileride olduğunu söylüyor. Kızım deli değil sadece farklı. Bu da onun suçu değil. Allah verdi öyle oldu. Hem bana karşı bu kadar dlu olduğunuzu bilseydim gelip huzurunuzu bozmazdım.”

Dişlerini sıkan babam şiddetli bir şekilde ayağa kalkarken annem sanki fitili o ateşlememiş gibi araya girip babamı sakinleştirmeye çalışırken bana da küfürler ediyordu. Doğru ya değişmez gidişat. Doğrular duyulunca eğer bir de kana dokunuyorsa başlar önce küfür sonra dayak. Ne baba evinde ne de koca evinde bu durumdan kurtulamıyordum.

Sonunda odadan çıkıp giden babam ile kardeşlerim yanıma geldi. Bendeki bu cesareti anlamıyorlardı. Hep sessiz kalan alttan alan, konu evliliğim ve kaçmam olunca başını eğen ben bu defa dik durmuştum. Belki de ilk defa taşmıştı sabır taşım çatlamıştı. Akşam kimsenin sesi çıkmadı. Ayşe ara ara uyansada sabah edebilmiştik. Sözde çalışıp para getirecek ben geri dönmeyi ister olmuştum. Cehennemin bir katından başka bir katına kaçmayı istemek gibi birşeydi ama başka çarem yoktu.

Gün içinde parka gittiğim bir an Selim’i aradım. Ölüme koşmaktı yaptığım ama işte dedim ya çaresizdim. Birkaç çalış sonrası açıldı ama duyduğum ses bir kadına aitti. Uykulu çıkıyordu ve biraz da alay vardı.

“Kimsin?”

“Siz kimsiniz asıl? Bu telefon eşime ait.”

Bal gibi biliyordum kim olduğunu ama inanmayı istememek en kolay kaçış yoluydu galiba.

“Kocan mı? Tatlım kocan şu an koynumda uyuyor. Rahatsız edip durma. Veledinle ilgilen.”

Sonra telefon kapandı. Öylece karşıya bakarak telefon hala kulağımda duruyordum. Kadının dediklerine değil de evladıma velet değip beni aşağılaması kanıma dokunmuştu. Yeniden aradım. Bu defa meşgule atıldı. En az on kez bu tekrarlandı sonunda da öfkeyle telefonu açan kişi Selim’di.

“Ne var lan ne var? Amına koyim bir uyutmadın. Derdin ne lan senin amına koduğumun karısı?”

“Küfretme. Esas senin derdin ne?”

“Gül, sıçarım ağzına benim canımı sıkma. Sabah sabah beynimizi siktin zaten.”

Arkadan kadının “Aman ya kapat şunu.” Dediğini duyuyordum. Bu defa dişlerimi sıktım.

“Ben Ayşe ile geri dönüyorum. Burada kalmayacağım. Para da yok haberin olsun.”

Ona neden bir kadınla olduğunu, bana bunu niye yaptığını sorma gereksinimi hissetmedim. Çünkü alacağım tek yanıt yine küfür olacaktı. Bu defa daha gür bir sesle bağırdı.

“Ne demek kalmıyorum para yok. Sike sike o parayı bana getireceksin. Hem nereye geliyorsun çocukla onu bir söyle bana. İki gün içinde ben evi boşaltıyorum. Baban olan herif borçlarım ve yeni tutulacak ev için para yollarsa şöyle elli altmış bin o zaman çık gel. Yoksa bir mermilik işin var gebertirim seni de yanındaki o işe yaramaz veledide.”

“Selim, orada dur bakalım. Sen kendini ne sanıyorsun da el kadar çocuğa laf ediyorsun. Kaldı ki o senin kızın be adam. Kansızlıkta bu denli aşma kendini. Kimin evini boşaltıyorsun ayrıca. Farkında mısın biz çocukla geri geleceğiz. Ayşe’nin okulu özel eğitimi, belli bir düzeni alışkanlıkları var. Sen gideceksen git ama eve dokunma. Üstelik ben babama tutupta bana para ver demem. Borcu yaparken kimseye sormadın. Para yedirdiğin kadınlardan al öde. Kimse sana beş kuruş vermek zorunda değil.”

Hışırtı sesleri gelmeye başladı sonra da duruldu. Kulağıma dolan sözler ise kan dondurur cinstendi.

“Sen oraya gidince götün kalktı. İyi sikemedim seni anlaşılan bu kapıdan çıkmadan ki bana geri dönüp konuşabiliyorsun. Sıçarım senin ağzına, olmayan beynini siktirme. Para yedirdiğim kadınlar kadar olsaydın da eve bağlasaydın kocanı. Bıktım anlıyor musun? Senden de sakat piçinden de. Canıma değsin ki gittim karılara. Seni becermekten bin kat daha iyi anladın mı beni sik kafalı. Eşek gibi orada kalacaksın ya da altmış bin ile geri döneceksin. Yoksa anam avradım olsun hayatını siker atar üzerine de sıçarım. Gebertirim lan seni, sonra da üç beş sene yatar çıkarım. Ha seni gebertirken çıkardığın döle acımam. Ben evi boşaltıyorum ve eşyaları satıyorum. İstanbul’a adım atta göreyim seni.”

Son sözleri ile telefonu kapadığında içimde tuttuğum acı çığlığım dudağıma geçen dişlerle yine içimde hapsoldu. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Anlamayacaktımda. Madem istemiyordu neden boşamıyordu beni? Madem ben kadın değildim neden hala beni ezmeye yok etmeye çalışıyordu. Benden para bekliyordu. Evimi boşaltıp gece gündüz boncuk işi yapıp aldığım eşyalarımı satacaktı. Peki ya biz ne olacaktık. Anne ve babamın tavrı ortadaydı. Kalamazdım. Burada kalamazdım ama gidecek bir evim yoktu. Üstelik öldürmekle tehdit ediyordu. Yapardı. Hiç de acımazdı. Kendi öz çocuğuna piç yaftası yapıştıran bir adamdı o ve her şey beklenirdi.

Kocaman bir çaresizliğin ağına düşmüş dayısının salladığı Ayşe’me baktım. Onun için her şeyi yapardım. Kılına zarar gelse dünyayı yıkardım. Bu nedenle yol bulmalıydım. Yıkılmaya hatta ağlamaya bile ne hakkım ne de vaktim vardı. Durumu önce anneme açmam lazımdı. Ne kadar dinleyeceği muamma olsa da. Kardeşlerime belli etmemeliydim çünkü Ahmet durmaz, gider başını belaya sokardı. Hele babam? Onun vereceği tepkiden öyle korkuyordum ki.

Büyük büyük soluklar aldım. Geri Selim’i defalarca kez arasam da ulaşılamıyordu. Zaten ikinci seferde daha tek bir bip sesi sonra kapanmasından engellediğini anladım. Aklımda iki soru vardı? Durumu aileme nasıl anlatacaktım? Kızımla ne yapacaktık? 

Tags:

Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account