IMG_20220611_183102

BİRİNCİ SEZON : KUZEYİN NİHAİ UYANIŞI

Kulüm ülkesi, Voredytika Kıtası’nın kuzeydoğusunda kalan, küçük yüzölçümlü, az nüfuslu, çok soğuk ve kurak bir iklime sahip olan, zor hayat koşullarına sahip, zor da olsa yaşanabilir bir ülkeydi. Kulüm halkının büyük bir bölümü kendi işinde gücündeydi. Sadece yaşamak için yaşayan o kesim. Halkın çoğunluğu şehirleri sevmiyordu ama hepsi şehre muhtaçtı çünkü sistem bunu istiyordu. Üç kuraldan birisi; sorgulama. Nefret etselerde sorgulamadan bu yıkık dökük şehirde yaşıyorlardı. Bazı insanlar sorgulama kuralını o kadar çok hayatlarına uygulamışlardı ki bırakın bir ömür geçirmeyi sadece bir yıl bile geçirmenin imkansıza yakın olduğu bu ülkeyi benimsemişlerdi. Bir şeyi sorgulamazsanız onun kötü yanlarını bulamazsınız. Kötü yanını görmediğiniz bir şeyi benimsersiniz. İşte Külüm halkının büyük bir kısmı da böyleydi. Şehirlerdeki birçok yer yıkık döküktü. Üzerinden yıllar geçen Büyük Kulüm İsyanı’nın izleri hala temizlenmemişti. Temizlenme ihtiyacı da duyulmuyordu yetkililer tarafından. Ne de olsa iyi kötü herkes burda yaşamak zorunda. Hizmet sektörü rezalet durumdaydı. Hükümet eline geçen parayı halkın mutluluğu için kullanmıyordu. Kimse onca verginin, onca çalışmanın nereye gittiğini bilmiyordu. Tabii ayrıca sorgulanmıyordu bu konu kimilerince. Her ne kadar berbat bir yönetim olsa da halk, hükümetin vereceği bir birim paraya, bir somun ekmeğe bile muhtaçtı. Bu yüzden halkın büyük bir bölümü şehirde yaşamak zorundaydı. İşte bu ülkenin bir çocuğu; bir seksen boylarında, uzun saçlı, hafif esmer tenli, sakalları hafif çıkmış, on altı yaşında, ağır yaşam mücadelesinden dolayı kasları görünen bir çocuk. Danny Pugnator.

Babasını isyanlarda kaybetmişti, geriye annesi ve iki kardeşi kalmıştı. Babası olmadığı için geride kalan aileye onun bakması gerekiyordu. Pugnator Ailesi şehir merkezinden uzakta Kulüm’ün ıssız kuzey kesimlerinde, yüksek bir dağın yanında, ormanın uzağında, çayırlık bir arazide yaşıyordu. Büyük Kulüm İsyanı’ndan sonra halkın bir bölümü şehirlerden uzaklaşmıştı. Yaşanan izdiham ve keder insanların bazılarını şehirden uzaklaştırmıştı. Her ne kadar şehre muhtaç olsalarda. Danny Büyük Kulüm İsyanı yaşanırken henüz bir çocuktu. Babasının ölüm haberini aldığında küçücük yaşında dünyası başına yıkılmıştı. Ölüm haberi acısını atlattığında ailesini zorla şehirin dışına, ormanlarda yaşamaya götürmüştü. Küçücük yaşında onun bile canına tak etmişti bu sistem. O, iklimin en tehlikeli ve sert yaşandığı bir yerde vahşi hayvanlarla dolu ormanlarda avlanmayı, kendi elleriyle kendi evini yapmayı, şehirde yaşamaya yeğlemişti. Başlarda annesi Emma, Danny’nin küçük kardeşlerinin geleceği için şehirde yaşamayı istese de Danny’nin kararlılığının önüne geçememişti. Öyle bir yerde nasıl bir gelecek umut edilebilirdi ki? Annesi Ben ve Kitty’nin böylesine zorlu şartlarda yaşamasını istemiyordu. Şehirlerden uzakta yaşamak Kulüm’de son derece zordu. Hükümet şehirin dışında yaşayan insanlara zaten az verdiği hizmet sektörünü neredeyse hiç vermiyordu. Sadece bazı önlemler adına sağlık sisteminden faydalanabiliyorlardı. Hükümetin bu politikası insanları şehirlerde yaşamaya zorlamıştı. Yine de şehrin dışında yaşama seçimi yapan insanlar, evini kendi elleriyle yapmak zorundaydı. Avını kendi bulup, ekinini kendi büyütmek zorundaydı. Üstelik Kulüm’ün iklimi birçok sebze ve meyve için uygun değildi. Sadece birkaç besin yetiştirilebiliyordu. Bu seçimi yapanlar ya bunların hepsine göğüs gerecek ya da telef olup gideceklerdi. Bu ihtimallerin hepsini bilmesine rağmen Danny, kardeşlerinin gözünün önünde masum insanların ölümünü seyretmesini istemediği için, korkarak yaşamaktansa ailesiyle birlikte tek başına bir dağ evinde yaşamayı tercih etmişti.

Yıllar geçtikten sonra yaşam mücadelesi kolaylaşmıştı. Danny’nin erkek kardeşi Ben, bahçe işleriyle uğraşmaya başlamıştı. Abisi Danny’nin sırtındaki yükünü azaltmıştı. Emma, eve ve ailenin en küçüğü olan Kitty’e bakıyordu. Danny de ormandan odun topluyor ve avcılık yaparak eve et getiriyordu. Ben, çocukluk yaşlarında olduğundan bahçelerle uğraşmaktansa arkadaş edinmek, eğlenmek istiyordu fakat sadece kan tahlili için gelen görevliler ve yolunu kaybetmiş insanların uğradığı bu yerde bu pek mümkün değildi. Şehire gitmenin bu sıkıntıları çözeceğini düşünüyordu ama abisine olan saygısından bunu pek dile getirmiyordu. Onun şehirde yaşamaya olan bakışını çok iyi biliyordu.

Yine bir salı sabahı tüm aile güneşin verdiği ilk ışıkla beraber uyandı. Emma sofrayı hazırlamış, çocuklarını birer birer kahvaltı için kaldırdı. Danny, uyandıktan sonra gözlerini ovuşturdu, biraz tavana baktı ardından kalkıp kendi yaptığı su deponun çeşmesinden elini yüzünü yıkadı ve mutfağa gelip sofraya oturdu. Yaşadıkları onca zorluğa rağmen Danny, ailesinin fertlerine baktığında bir aradayken yüzlerinin güldüğünü görmenin gururunu yaşıyordu. Yıllar sonra mutlu bir aile tablosu. Danny, ıssız bir ormanın yanında yaşamaya ve babasının olmamasına hem o hemde diğer tüm aile alışabilmişti, yılların ardından tüm ailenin yüzü gülüyordu. Herkes kahvaltısını yaptıktan sonra, Danny her gün olduğu gibi erkenden evden çıktı. Eve yemek götürmek zorundaydı. Sadece iki günlük erzakları kalmıştı. Ben, abisinin ardından işinin başına düşüverdi. Kendi işinin başına gitti; bitkileri sulamak, gübrelemek, yetişmiş bitkileri toplamak. Emma ise her zamanki gibi evin işleriyle uğraşıyor ve Kitty’e bakıyordu.

Gün normalinden çok daha fazla soğuk geçiyordu, adeta bir fırtına havası vardı. Esen sert rüzgar Danny’nin uzun saçlarına vurup onu rahatsız ediyordu. Giydiği onca kalın kıyafete rağmen soğuk her yerine işliyordu. Ayaklarının üstüne kadar yükselmiş kar, avını bulmasını bir hayli zorlayacak gibi duruyordu. Her zamanki gittiği, etini ve odununu aldığı dağın zirvesine doğru çıkıyorudu. Omuzunda arbaleti, üstünde kalın kıyafetleriyle bir av arıyordu. Birkaç saat daha aradıktan sonra yorgun bir halde dizlerinin üzerine çöküp gözleriyle bir av aradı. O sırada ağaçların arasında gizlenmiş yokuşun üzerinde fırtınadan bitkin düşmüş bir geyik gördü. Fırtınanın azizliği Danny’nin sesini duyup kaçmasını engellemişti. Danny omuzunda taşıdığı arbaleti çıkarttı ve okunu yükledi, geyiğe doğru nişan aldı, onun için en kolay avlarından biri olacaktı, ta ki ona doğru saldıran Kutup kurdunu görene kadar. Kurdu görür görmez yüzünü ona döndü ve kollarını birleştirdi. Kurt Danny’nin üzerine çullanıp dengesini kırdı ama Danny çok soğukkanlıydı. Bu tür anlar için cebinde bir bıçak taşıyordu. Bir eliyle kurda karşı direnirken diğer elini cebine attı. Cebini tamamen yoklamasına rağmen bıçağı bir türlü bulamadı. Diğer cebini de yokladı ama hiçbir şey bulamadı. Yolda düşmüş olabilirdi. O an soğukkanlılığı strese dönüşüverdi ve kurda olan direnci azaldı. Kurt azalan direnci bir fırsat olarak bildi ve Danny’nin bileğine doğru yöneldi. Kurdun güçlü çenesi Danny’nin bileğini yırttı. Danny acı bir çığlık attı. Ardından acının verdiği güçle eline aldığı arbaleti kurdun kafasına vurdu, kurt dengesini kaybedip yere yığıldı. Danny dengesini kaybeden kurda arbaletini yöneltti lakin bileğinden dolayı doğru nişan alamıyordu. Kurda doğru bir ok salladı. Yaptığı vuruş kurdun bacağına isabet etti. Kurdun direncini azaltmıştı ama kurt hala yaşıyordu. Arbaletini tekrar doldurmaya çalışıyordu fakat kanlar içindeki bileği yüzünden elini kullanamıyordu. Kurt ayağa kalktı ve tekrar Danny’nin üzerine doğru çullandı. Danny son anda sağa sıçrayarak büyük bir darbeyi sıyırsa da göğüsüne gelen pençeden kurtulamamıştı. Kurt fazla beklemeden tekrar saldırıya geçti. Danny o anda duraksadı, buradan sadece biri hayatta kalacaktı. Tüm konsantrasyonunu topladı, doğru bir vuruş yapması gerekiyordu. Kurt üçüncü defa üstüne atlarken tüm gücünü topladı. Kurt havada iken tüm sertliği ile arbaletini kurdun başına salladı. Kurt darbeden sonra yere serildi. Ardından göğsündeki ve bileğindeki yarayla Danny acı içinde dizüstü düştü. Kurt, kısa süre sonra son seslerini çıkarıp orada öldü. Danny evin yolunu tutmak zorundaydı. Birkaç dakika yerde bekledi. Daha fazla geçmeden dizlerini tekrar açtı, ayağa kalktı ve yavaş yavaş eve doğru yürümeye başladı. Av aklında bile değildi, nefes almakta güçlük çekiyordu. Zaman zaman fazla eğimli yerlerde kayarak aşağı iniyordu. Ardından kalkarak yürümeye devam ediyordu. Eve

yaklaştığında hiç enerjisi kalmamıştı. Bir kez daha yere serildi. Gözleri kapanıyordu. Kalan gücünü evdekilere sesini duyurmak için kullandı. Ben, bahçe işleriyle uğraşırken bağırış seslerini duydu. Kafasını kaldırdı, bu abisinin sesi olmalıydı. Tüm hızıyla eve doğru, annesine haber vermeye koştu:

-Anne!

Emma Ben’i telaşlı bir halde görünce tedirgin bir cevap verdi.

-Ne oldu Ben?

-İleride, abimin gittiği ormanda bir çığlık duydum. Onun sesi gibiydi, ona bir şey olmuş olabilir hemen gidelim oraya!

Emma bu konuşmadan sonra hemen Ben ile beraber koşarak kapıdan çıktı. Ben tahmin ettiği kadarıyla annesiyle beraber sesin geldiği yere gidiyordu. Ben’in Tahmin ettiği yere doğru geldiklerinde etrafını iyice kolaçan etti. Ardından abisinin yerde yatan vücudunu gördü. Annesine seslenip abisine doğru koştu. Hiçbir şey sormadan büyük bir telaşla Danny’i gücü yettiğince kaldırıp omzuna aldı. Ardından Emma diğer omzuna girdi. Danny baygın haldeydi. Emma Danny’nin göğsündeki yarayı gördüğünde bir kurdun saldırısına uğradığını anlamıştı. Ev çok uzakta değildi. Emma ve Ben’in yardımıyla Danny’i eve doğru taşıyorlardı, Danny’nin göğüsünden ve bileğinden kanlar akıyordu. Birkaç dakika geçtikten sonra nihayet eve varmışlardı. Emma’nın yaptığı ilk iş Danny’i yatağına yatırdı. Yaralarını sarmak için Ben’den gerekli olan malzemeleri getirmesini istedi. Ben annesine lazım olan malzemeleri ona götürürken gözleri kız kardeşi Kitty’i aradı ama Kitty ortalıkta görünmüyordu. Emma birkaç defa Ben’den bez, su gibi malzemeleri getirmesini istiyordu. Ben de birkaç defa evi dolaştı. Kitty hiçbir odada gözükmüyordu. Yoksa onların ardından dışarı mı çıkmıştı? Tüm eve göz gezdirmişti ama Kitty’i görememişti. Gerekli olan malzemeleri annesine getirdiğinde telaşlı bir hali vardı ama annesine birşey söylemedi. Annesi zaten Danny’nin yaraları ile ilgileniyordu ve kendisi de epeyce stresliydi ama Ben her ne olursa olsun annesinin olan biten her şeyden haberdar olması gerektiğini düşünmüştü. telaştan ve korkudan elleri titriyordu. Annesine görünmeden evi bir kez daha kolaçan etti ama Kitty’i yine bulamadı. Birkaç dakika geçti ve annesinin Danny’nin yaralarını yeteri kadar kapattığını ve bir nebze de olsa sakinleştiğimi gördü ve ona döndü ve korkuyla :

-Anne

Emma yüzünü Ben’e döndü ve onun telaşlı halini gördü :

-Ne oldu ben?

-Evden çıktığımızda Kitty’i nerede bırakmıştın?

Emma, Kitty’i duyduğunda bir anlık duraksadı. Yeniden strese girdi.

-En son onu mutfakta bırakmıştım, bana bezleri getirirken onu göremedin mi?

Ben kafasını hayır dercesine sağa sola salladı. Ardından şüpheli bir tavırla :

-Sen dışarı çıktığımızda dış kapıyı kapatmış mıydın?

Bunu duyan Emma, Ben ile beraber dışarı çıkarken kapıyı tam olarak kapatmadığını ve geri döndüklerinde kapının tamamen açık gördüğünü hatırladı. O anki telaşından Kitty aklından çıkmıştı, kapıyı kapamayı unutmuştu. Kitty, merak edip o boşluktan dışarı çıkmış olmalıydı. O anda Emma ellerini başının üzerine götürdü. Telaşla kalkarak Danny’nin durumuna baktı. Emin olmasa bile Danny’nin iyi olacağını umarak büyük bir stres ile dış kapıya yöneldi. Ben’e, ne olursa olsun abisinin yanında kalması gerektiğini söyledi ve dışarıya çıktı. Kitty’nin çok uzaklaşmamasını umuyordu ama Ben ile beraber Danny’i eve taşırken uzun bir süre geçmişti.

Kapıdan ilk çıktığında kapının önünde küçük ayak izleri gördü fakat kime ait olduğunu ve nereye doğru ilerlediğini kestiremedi. Bu ayak izleri Ben’in de olabilirdi, Kitty’ninde. Nereye gideceğinden emin değildi. Kapının önünde beş on defa seslendi fakat Kitty’den geri bir cevap gelmemişti. Uzaklaşmış olmalıydı. Kitty’nin gitmiş olabileceği iki yer vardı. Bir tanesi şehire giden yoldu. Diğer ihtimal ise annesinin ardından kapıdan çıkarak onu takip etmesi olabilirdi. Emma hızlı bir karar vermek zorundaydı. Kendisinin gittiği yerde olmayacağını düşündü çünkü yol engebeliydi ve Kitty arkasından gelmiş olsaydı Danny’i eve taşırken onu görebilirdi. Bu yüzden şehire doğru giden yolu aramaya karar verdi. Uzun bir süre yolda koştu. Heryeri gözlüyor ve olabildiğince hızlı olmaya çalışıyordu. İyice üstüne stres binmişti. Aklına oğlunu yaralı halde bırakıp gittiği düşüncesi gelip duruyordu. Mantıklı düşünememeye ve doğru hareket edememeye başlamıştı. Kızı ve oğlu arasında bir seçim yapamazdı. Danny’nin iyi olmasını umuyordu. Kafasını salladı ve daha da hızlı aramaya başladı. Kitty’nin gideceği çok az yol vardı, dağa gitmediği sürece onu bulabilirdi. Ailesinden tek bir fert dahi kaybetmeye lüzumu kalmamıştı ama ne kadar fazla odaklansa ne kadar fazla hızlı aramaya başlasa da bir türlü ne iz ne de onu bulabilmişti. Annesi kız kardeşi Kitty’i ararken Danny, evde nihayet gözlerini açmıştı. Baygınlığının ardından uzun bir süre geçmişti. Gözlerini ilk açtığında, Ben’i yanında ağlarken gördü. ayağa kalkmak istedi fakat göğsündeki yaraları unuttu. Ayağa kalkmaya çalışırken yaraların bir kısmı tekrar açıldı. Göğsündeki acıyla yatağına geri düştü. Ben abisinin ilk ayağa kalkmaya çalıştığını gördüğünde boynuna sarılı verdi ama ağlamaya devam ediyordu. Danny’nin hala kafası yerinde değildi, Ben’in kafasını okşadı ve etrafına baktı ama Kitty ve annesi Emma’yı göremedi. Ben’e ne olduğunu sordu. Ben yüzünü silip kendine geldikten sonra olan biteni anlattı. Bunlar olurken Emma, Kitty’i aramaya devam ediyordu. Uzun süredir aramasına rağmen bir türlü onu bulamamıştı. Daha fazla ilerlerse kendisinin de kaybolacağını düşündü. Bu sefer farklı yönlere aramaya başladı. Ararken aynı zamanda seslenmeye devam ediyordu. Arkasından hızla ona doğru gelen ayak sesleri duymaya başladı. Başta onun kızı olduğunu düşündü ama bu sesler bir çocuğa göre çok yüksekti. Arkasını döndüğünde ona doğru yirmili yaşlarda bir adam geliyordu. Adam Emma’nın üzerine çullandı. İkiside yere serildi. Adam çok gergin görünüyordu. Cebinden bir bıçak çıkardı Emma’nın boğazına dayadı;

-Burada ne yapıyorsun kadın?

-Kızımı arıyorum, yoksa onu sen mi kaçırdın pislik!

-Kimseyle derdim yok ama dur. Sen bana lazımsın, bana hemen evini göster!

-Benden ne istiyorsun? Evimi asla göstermem!

Bunu duyan adam oldukça sinirlendi ve Emma’nın boğazına sarıldı. Emma ve adam dakikalarca boğuştu. Adam böyle oldukça çok zaman kaybedeceğini anladı ve cebindeki bıçağı çıkardı. Emma’nın vücuduna birkaç bıçak darbesi vurdu. Derdi, Emma’yı öldürmek gibi durmuyordu. Vurduğu darbeler ölümcül değildi fakat yine de bu kesiklerle Emma’nın adamın elinden kurtulması zor gibi duruyordu. Adam Emma’ya yaptığı bıçak darbelerinden sonra eline kan bulaştığını farketti. Bir anlığına duraksadı. Belli ki ilk kez birini yaralıyordu. Emma’yı öldürüp katil olacağı düşüncesi kendisine büyük bir azap çektiriyordu. Dikkatinin dağıldığını gören Emma elindeki bıçağa yöneldi, adam donuk haldeyken ne olduğunu şaşırdı, elini sımsıkı kastı. Emma bıçağı almaya çalışıyordu ama elini bir türlü gevşetemedi. Bıçağı alamayacağını anladığında, elini bıçağın keskin tarafına kavradı ve kalan sivri ucunu göğsüne saplayıp midesine doğru kesti. Adam büyük bir çığlık attı, elindeki bıçağı düşürdü. Emma bıçağı alıp son kez adamın yüzüne doğru savurdu, bıçak adamın burnunu kesti ve ardından tüm direnci kırıldı. Emma tüm gücüyle adamı üzerinden attı ama bıçağı düşürdü. Arkasına bakmadan evine doğru hızla yol almaya başladı ama aldığı darbeler onu çok yavaşlatmıştı. Adamla arasında elli metrelik bir mesafe olduğunda arkasına döndü ve adamın ona doğru koştuğunu gördü. Aynı zamanda adamın da arkasında şehir polislerini farketti. Emma adamın kaçak bir suçlu olduğunu düşündü ve içine daha büyük bir korku düştü. Tüm süratiyle eve koşmaya devam etti. Eve yakın mesafedeyken acı ve yorgunluktan çok bitkin haldeydi. Arkasını sürekli kontrol ediyordu ve adam ona epeyce yaklaşmıştı. Aralarında yaklaşık altı metre mesafe vardı. Adamın ona iyice yaklaştığını gören Emma gerginliğe düştü, oğluna bağırmaya başladı. Yer karla kaplıydı yerde olan hiçbirşey gözükmüyordu. Hem bitkin hem kafası dağılmış halde olan Emma yerdeki taşları görmeyip takılıp yüzüstü düştü. Adam bunu fırsat bilerek üzerine çullandı ve bıçağını boynuna koyarak ayağa kaldırdı ve yüzünü polislere döndü. Ben, annesinin sesini duyup dışarı çıktığında etrafta tanımadığı bir çok insan gördü annesi kanlar içindeydi ve bir adam tarafından esir alınmıştı. Polisler adamın etrafını sarmıştı ve adama yanlış yaptığını ve kadını bırakmasını anlatmaya çalışıyordu:

-Bırak kadını! Ölmeden önce, tanrının önüne çıkmadan önce bir günah daha işleme!

-Ne farkeder sizi caniler, zaten cehennemin dibine gideceğim! En azından yanıma bir başka günahkarıda götürmüş olurum.

Emma bu cevap karşısında sinirlendi:

-Benim günahlarımı tanrıdan başkası bilemez seni lanet herif!

Bir başka polis seslendi:

-Buradan kaçışın yok, kadını öldürdüğünde eline hiçbir şey geçmeyecek.

-Susun ve tek kelime daha etmeyin yoksa bu fahişeyi çok sevdiğiniz tanrınıza yollarım!

Danny sesleri duyuyor, kapıdaki kardeşine ne olduğunu sormaya çalışıyordu ama sesi çıkmıyordu. Ben, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Çok korkmuştu. Böyle bir olayda ne yapmalıydı? Adamın arkası Ben’e dönüktü. Ben, birşeyler yapmak zorunda olduğunu düşünüyordu. Annesini kurtarabileceğini düşünerek adama doğru sessizce yol aldı. Polisler adamı oyalıyorken Ben eline büyük bir taş aldı sessiz bir şekilde adamın arkasına kadar geldi. Gözü dönmüş adamın bacak arasında sert bir tekme attı, ardından acıyla yere eğilen adamın kafasına tüm gücüyle elindeki taşı vurdu. Adam acı ve öfke ile refleksi olarak darbenin geldiği yere, arkaya doğru bıçağını salladı. Bıçak, Ben’in yüzünü keserek darmadağın etti ve Ben o anda yere serildi. Yüzü kanlar içindeyken evine doğru baktı. Kapıda yere serili bir halde kendisine bakan çaresiz ama bir o kadar da sinirli abisini gördü. Danny de annesinin bağırışını duymuştu, fazla geçmeden yatağından inip sürünerek kapıya yol almıştı ama Ben kadar hızlı hareket edememişti ve kardeşinin ölümünü seyrediyordu adeta. Ben abisini görünce tekrar ayaklanmaya çalıştı. Gözü dönmüş adam Emma’yı tutuyorken bir yandan da arkasındaki Ben’i gözetliyordu. Ben önce yüzünü sildi ardından iki eliyle dizlerinin üzerine oturdu. Adam Ben’in ayaklandığını görünce sinirlendi :

-Yerde kal … çocuğu!

Ben yüzündeki acıdan olup bitenin farkında bile değildi. Bir yandan abisi ona sesleniyordu ama nafile. Ben, kendinde değildi :

-Ben! Sakın ayağa kalkma! Ben! Ben!

Ben, sersem haliyle dizlerinin üzerinde iken kalkmaya çalıştı. Adam bu sefer elini Ben’e uzattı. Tam o sırada hazırda bekleyen polislerden birisi yayını iyice gerdi. Adamın koluna nişan aldı ve ipi bıraktı. Bir anlık dinginlik… Ok, Ben’e isabet etti. Ben ayağa kalkamadan yere serildi. Zaman durdu o an. Danny uzatıyordu elini Ben’e çaresizce. İçinden “Hayır” diye haykırıyordu öfkeyle Emma hüzün ve hırs karışımı bir ruh haliyle arkasına dönmeye çalışıyor, Ben’i görmek istiyordu. Yayı geren, oku atan polisin eli ayağı boşalmıştı. Ben yere serildikten sonra elinden yayını düşürdü. Meslektaşları yan gözle ona bakıyordu; adeta “Ne yaptın” dercesine. Emma’yı tutan adam şaşkınlıkla izliyordu olan biteni. Bir Ben’e bakıyor birde polise bakıyordu. Hala Emma’yı bırakma isteği yok gibi gözüküyordu. Kendisini kurtarabileceğini düşünüyordu. Emma kendisini bir anlığına toparladı, tüm gücünü toplayarak dikkati dağılan adama kafasıyla bir darbe indirdi. Bu sırada adam tam bıçağı Emma’nın boğazına dayamak üzereydi. Polisler Emma’nın müdahelesini gördüğünde ateş emrini verdiler. İlk ok adamın koluna isabet etti. İkinci ok ise Emma’nın bacağından adamın bacağına kadar girdi. İkisi de aynı anda yere doğru serildi. Adam kolunu hareket ettiremedi, kolu kontrolsüz vaziyetteydi. Yere düşerken Emma’nın boğazına dayalı olan bıçak, Emma’nın boğazını deriniyle kesti. Her zaman karlarla kaplı bembeyaz olan bu arsa, şimdi kanlarla kaplanmıştı. Danny geride kalan ailesinin birer birer ölümünü seyrediyordu yattığı yerde. En kötüsü de elinden hiçbir şey gelmiyordu. Ayağa kalkmayı deniyor ama başaramıyordu. Önce babası, şimdi de kalan diğer tüm ailesi… Olanların tamamından kendisinin sorumlu olduğunu düşünüyordu lakin her şey için çok geçti. Polisler olay bittiğinde bir yandan onu almaya geliyor bir yandan annesi ve kardeşini kurtarmaya gidiyorlardı. Danny’nin gözünde her şey bulanıklaştı, sesler buğulaştı ve gözlerine beyaz bir ışık vurdu. Ardından gözleri yavaşça kapandı.

Danny uzun bir süre sonra gözlerini açtığında aradan saatler geçmişti, belki de günler. Tek bir penceresi olan içinde sadece bir dolap ve yattığı yatak olan bir odanın içindeydi. Sanki bir rüyadaymış gibi hissediyordu. Yaşadıklarını zor hatırlıyor, bunların hiçbirinin yaşanmadığını umuyordu. Birkaç dakika odayı gözlemledi, tavana dik dik baktı. Odanın dışında insan sesleri geliyordu. Hastanede olduğunu anladı. Yaralarının biraz daha düzeldiğini fark etti ama yine de hareket etmekte tereddüt ediyordu. İçeriye birilerinin gelmesini bekledi. Bu esnada hala ailesini düşünüyordu. Emma, Ben, Kitty… Belki de hala yaşıyorlardı, belki de bu odanın dışında onlar da tedavi görüyorlardı. Gözlerinin önünde o darbeleri görmüştü. Bu darbelerden sonra birinin yaşama ihtimalinin neredeyse hiç olmadığını bilse bile umut etmekten başka bir çaresi yoktu. Nihayet içeriye bir hemşire gelmişti. Hemşire odaya girdiğinde Danny’nin gözlerinin açıldığını fark etti, yanına gelip yaralarının ne durumda olduğunu sordu. Danny başta cevap vermeyince hemşire kendisi bakmaya karar verdi. Danny sinirle şu sözleri söyledi :

-Bir kız olduğun için kaba kuvvet kullanmıyorum. Eğer erkek olsaydın seni buraya gömerdim.

Bunu duyan kız yaralarına bakmaktan vazgeçti ve durdu:

-Ben sadece yaralarını iyileştirmeye geldim. İyilik için olduğunu sanma sinir küpü, iş icabı.

Danny bu sözlere karşı daha çok sinirlendi :

-Siz şehirliler ve o hizmet ettiğiniz devletiniz tüm dünyamı kararttınız. Şimdi gelmiş karşıma iş icabı bana yardım mı ediyorsunuz? Hiçbirinizin yardımına ihtiyacım yok.

Hemşire bu sözler karşısında susmayı tercih etti. Danny :

-Ne o? Söylediklerim ağırına mı gitti yoksa?

Hemşire suratı açık bir şekilde :

-En azından bir sağlık görevlisi olarak insanlara yardım etmeye…

Danny hemşire sözünü bitirmeden araya girdi ve gülerek :

-Yardım mı? Haha! Güldürme beni. İnsanlara yaptığınız kan tahlillerinden sonra öldürdüğünüz canları kimse bilmiyor mu sanıyorsun?

Hemşire bu sözler karşısında daha çok sinirlendi :

-Sence bu olanlara göz yumduğumu mu sanıyorsun? Sence bu düzenden memnun muyum sanıyorsun? Ben de tüm insanlar gibi kendi yaşamıma bakıyorum çünkü artık kimse bu düzeni değiştiremeyecek. Ne kadar kendi içimde üzülsem de düzene ayak uydurmak zorunda olan biriyim ben. Sence tüm devlete çalışanlar devleti seviyorlar mı? Birçoğu zorla getiriliyor ve neredeyse hiçbiri bu düzenden memnun değiller.

Danny bu sözlerden sonra duraksadı ve verecek bir cevap bulamadı. Ona ailesini sordu kırık bir halde :

-Ailemin ne halde olduğunu biliyor musun?

-Önce yaralarına bakmama izin ver, sonra gerekli her şeyi sana söyleyeceğim.

Bu sözden sonra Danny üstündeki örtüyü çıkardı. Göğsündeki büyük yara hariç diğer yaraları iyileşmiş görünüyordu. Göğsündeki yaranın tamamen iyileşmesi biraz zaman alacak gibi duruyordu. Hemşire yaraya pansuman yaptı, pansuman Danny’nin canını çok acıtsa da kendisini sıktı. Sonrasında hemşire yarayı sargı beziyle kapadı. Danny derin bir nefes çektikten sonra ailesini sordu :

-Yarayla olan işin bittiyse artık aileme ne olduğunu söyler misin?

-Kayıtlara göre annen, erkek kardeşin ve kız kardeşinle yaşıyordun değil mi?

-Evet ne haldeler?

Hemşire derin bir nefes çekti biraz üzgün biraz da sinirli bir tavırla :

-Hastaneye seni ve erkek kardeşini getirdiler. Üzgünüm ama annen olay yerinde can vermiş. Kardeşine tüm gece boyunca ben ve meslektaşlarım ilgilendik ama yüzüne aldığı darbe çok derindi. Maalesef elimizden bu kadarı geldi.

Danny bunları duyduğunda ellerini yüzüne götürdü, gözlerini kapadı. Tüm herşeyi sönmüştü, yaşamak için bir nedeni kalmamış hissediyordu. Çaresizlik, hüzün, acı tüm bu duyguları en içten ve karışık bir şekilde yaşıyordu. Sessizce ağlamaya başladı. Bu, bebekliğinden bu yana ilk ağlamasıydı. Babasını kaybettiğinde bile ağlamamıştı. Aksine öfkelenmişti. Hayat onun önüne hangi engeli koyarsa koysun yorulmadan ve çaresizlik kuyusuna atılmayıp engelleri geçmeyi ve hayatına dümdüz devam etmeyi başarmıştı. Ama artık önünde ne bir hedef görebiliyordu ne de bir engel. Babasını kaybettiğinde bu düzenden kaçarak kurtulabileceğini düşünmüştü o yaşında ama kaçamayacağını anlamıştı bu olanlardan sonra. Hemşire onun haline çok acıyor görünüyordu fakat onun da elinden bir şey gelmiyordu. Birkaç dakika boyunca yanında kaldı. Danny ağlamayı bıraktı, gözlerini sildi. Artık yüzünde çok durgun, çok kibirli ve çok öfkeli bir tavır vardı. Hemşire kıza dönüp ona ismini sordu.

-İsmin ne senin?

-Lena.

Danny ağzını büzdü ve başını salladı :

-Pekala Lena, bana şehri öğretecek, bu düzene karşı durabilmek için bir örgüte katıl…

Hemşire Danny sözünü bitirmeden araya girdi :

-Hey! Bu dediklerin devlet suçu, sessiz ol seni duymamalılar.

Danny çaresiz bir tavırla :

-Bunu şuan senden başka kimseye söyleyebileceğimi sanmıyorum. İki olasılığın var; ya bana yardım et ya da ifşa et.

Lena bu sözlerden sonra şaşkın ama bir o kadar da düşünceli bakışlarla arkasını dönerek odadan çıktı. Danny umutsuz bir şekilde onun kapıdan çıkmasını seyretti. Kendisini ifşa edeceğini düşünüyordu. Sonuçta devlete çalışan birisi devlete ihanet edemezdi. İhanet etmese bile bir hemşirenin ona nasıl bir yardımı dokunabilirdi ki? Kendi kendini intihara sürüklemiş gibi hissediyordu.

Aradan iki gün geçmişti. Danny kendisini her olasılığa hazırlamıştı. Bu iki gün boyunca hep geride kalan ailesini düşünmüştü. Bunun kendisi için bir son olacağını düşünüyordu aklınca. Günün öğle vakitleriydi. Nihayet içeriye birisi girmişti. Bu iki gün önce Danny’nin konuştuğu hemşireydi. Lena elinde yemeklerle içeri gelmişti :

-Seni aç bıraktığım için üzgünüm ama yaranın açılmaması için karnına bir şeyler girmemesi gerekiyordu. Şimdilik en azından bir şeyler yiyebilecek haldesindir diye umuyorum.

Danny :

-Bu ölümümden önce bana verdiğin son iyilik, bir ziyafet mi?

Lena şaşkın bir yüz ifadesiyle cevap verdi :

-Ne ölümü?

Danny bu söz karşısında biraz şaşırdı :

-Beni ifşa edeceksin sanıyordum.

Lena :

-Ben bir hemşireyim. Benim görevim hayatlara son vermek değil hayatları yeniden yeşertmek. Görevimde birçok insanın hayatının son bulmasını izledim, çoğu zaman başarısız oldum. En azından bu seferlik bir hayata anlam verebilir ve ona bir anlam sunabilirim, belki bu sefer görevimi tam yapmış olurum.

Danny duyduklarına inanamadı, hiç umut etmediği bir yerden bir ışık gelivermişti. Lena’nın başucuna bıraktığı yemekler için önce teşekkür etti daha sonra hepsini hızlıca bitirdi ve yüzünü Lena’ya döndü çevirdi.

-Ee şimdi ne yapacağız?

-İşi bırakıyorum. Şimdilik sana şehri göstereceğim sonra da dilediğin örgüt işlerine bakabiliriz ama bu o kadar da kolay olmayacak. Bu herifler her şeyi denetim altına soktukları gibi istifa eden memurları da denetim altına alıyorlar. Yaklaşık bir hafta kadar dikkat çekmek gerekiyor. Bir hafta şüpheli bir durum görmezlerse denetim bitiyor. O zamana kadar senden başka bir hemşire sorumlu olacak. Sakın saçma cümleler kurmaya kalkma. Bir zaman sonra seni almaya geleceğim.

Danny :

-Pekala ne gerekiyorsa yap ben burada bekliyor olacağım.

Aradan yaklaşık on gün geçtikten sonra Lena Danny’i almaya gelmişti. Fazla dikkat çekmeden odasını ziyarete gelmişti. Danny’nin tedavisi bitmiş görünüyordu. Danny Lena’yı farkettiğinde yattığı yerden kalkarak oturma pozisyonuna geçti :

-Hoşgeldin hemşire.

Lena hoşbuldum dercesine başını salladı. Danny’e yaralarının nasıl olduğunu sordu. Danny :

-Tam zamanında geldin. Sabah yaralarımın tamamen iyileştiğini ve gün içinde hastaneden çıkmam gerektiğini söylediler. Ben de seni bekliyordum.

Lena bunu duyunca sevindi :

-İyi bir zamanlamada gelmişim. Pekala o zaman daha fazla kaybedecek vaktimiz yok bir an önce gidelim.

Danny kalkıp üstünü giydi ardından Lena ile beraber hastaneden çıktılar. Yürürken Danny etrafta olan bitenleri izliyordu. Ya şehir değişmişti ya da Danny eskiyi iyi hatırlamıyordu. Mezarlıklar mühürlenmiş, kapatılmış, hastanelerdeki yoğunluk oldukça azalmıştı. Ayrıca eskiden tüm halk isyankar ve hırslı görünürken şimdi hepsi çok yorgun, bitkin ve olanlara alışmış bir haldelerdi. Danny gördüklerine karşı daha çok sinirlenmişti. Onca ölüme ve katliama rağmen nasıl bu kadar sakin kalabiliyorlardı ki? Yürürken etrafa öfkeli bir şekilde bakıyor ve kendi içinde mırıldanıyordu. Lena Danny’nin yüz ifadesini gördüğünde onu eliyle dürttü ama Danny bu ifadeyi değiştirmedi. Biraz yürüdükten sonra Lena Danny’i sert bir şekilde kuytu bir köşeye çekti. Danny’i iterek sırtını duvara vurdu. Danny kendini toplarlayıp bir söz söyleyecekken Lena ağzını kapadı ve ellerini arkadan kilitledi :

-Ne yapmaya çalışıyorsun sen?

Danny ne olduğunu anlamamıştı. Bir yandan elini kurtarmaya çalışıyordu diğer yandan konuşmaya çalışıyordu. Lena Danny’nin kulağına yaklaştı, sessiz bir şekilde :

-Şehrin içinde aptal aptal konuşup durmanın anlamı ne? Bizi yakalatmaya mı çalışıyorsun?

Danny ne yaptığının farkında bile değildi. Lena’nın eli ağzını kapatmışken konuşmaya çalışıyordu. Lena :

-Pekala ağzını açıyorum ama sessiz olacaksın!

Lena yavaş bir şekilde elini Danny’nin ağzından çekti ama diğer eliyle Danny’i tutmaya devam ediyordu. Danny ağzı açıldıktan sonra :

-Ne yapıyorsun? İnsan gibi uyaramaz mıydın ne yaptığımı bile anlamadım.

-Seni zaten iki kez uyarmıştım. Sen hala hükümete laf atıyorsun. Hem de sokağın ortasında! İçlerinde yüzlerce kulak ajanlarının gezdiğini bilmiyor musun aptal herif?

Lena bunu dedikten sonra Danny’nin sırtından çekip yere serdi :

-Sakın ayağa kalkayım deme! Uslu bir şekilde yere çök ve bana seni ifşa etmemem için bir neden söyle!

Danny sırt üstü düştüğü yerden yavaşça kalktı ve yere oturdu. Ayaklarıyla bağdaş kurup kafasını yere eğdi. Acı dolu bir sesle :

-Şehirin isyandan sonra büyük bir değişime uğradığını biliyordum ama insanların ve sistemin bu kadar değişebileceği, bu kadar kötüleşebileceği hiç aklıma gelmemişti. Sadece eski anılarım aklıma geliyor. Özgür değildik. Yine değiliz ama o zamanlar insanlar baş kaldırıyorlardı. Herkes farklı bir teşkilata farklı bir örgüte girip dayanışmanın bir parçası oluyordu. İnsanlar ne zaman bu hale geldi?

Lena bu sözlerden sonra sakinleşti. Danny’nin olan biten hiçbir şeyden haberi olmadığını anladı :

-Anladığım kadarıyla kendini bildin bileli ülkeden uzakta yaşıyorsun ve bu süre zarfında ülkeden hiç haber almamışsın. Öğreneceğin çok şey var. Her şey değişti. Bildiğin veya bilmediğin her şey.

Danny dudağını büzdü ve merak ettiklerini sordu :

-İsyandan sonra ne değişti?

Lena :

-Özellikle örgütler ve teşkilatlanma olayları çok değişti. Özellikle Kulüm’de önlemler olabildiğince yükseğe alındı. Aslında burda sessizce konuşmamızı bile şüpheli olarak algılayabilirler ama yine de benim sana herşeyi burda anlatmam gerek.

Danny aklına takılan bir soruyu sordu :

-Mezarlıklar neden mühürlendi ve hastanelerdeki yoğunluk neden eskiye nazaran bu kadar az?

-Bildiğin gibi eskiden bazı hasta insanlar buraya gömülmüyordu. Hepsi toplanarak Martem kıtasına gömülüyordu. Şimdi ise alınan kararla tüm ölüler oraya götürülüyor. Nedenini ise kimse bilmiyor. Hiçbir ölü buraya gömülmüyor. Mezarlıklar ve hastaneler ziyarete kapatıldı. Hastanedeki yoğunlukların azalmasının nedeni ise artık hastalara tedavi uygulanmaya başladı. Özellikle aynı belirtileri taşıyan insanları ölüme terk ediyorlar. Hemşire olmama rağmen bunun nedenini ben de bilmiyorum.

Danny duydukları karşısında çok şaşırmıştı :

-O kıtaya mı gömülüyorlar?

-Duyduklarıma göre orada da gömülmüyorlarmış, büyük patlamanın olduğu bölgenin Güneyinde “Songuis” denilen yere cesetler atılıyormuş.

Danny bu sözden sonra sinirlendi :

-Ne yani annem ve kardeşim de oraya atılıp bırakılacak mı?

Lena :

-Üzgünüm ama öyle.

Danny’nin yüzünde hem sinirli hem de hüzünlü bir tavır vardı. Bu iki duyguyu en içten yaşıyordu. Bir soru daha sordu :

-Büyük patlama da ne ve neden insanlar gömülmüyor?

-Genelde bunu birçok kişi bilir. Büyük patlama çok eskilere dayanır; bundan yüzyıllar önce Martem ve Reste kıtası birleşik bir vaziyetteymiş. Eski bir krallık araştırmalarını Martem Kıtası’nın kuzeyinde gerçekleştiriyormuş. Bir gün araştırmalarda bazı ufak hatalar olmuş ve Martem Kıtası’nın neredeyse yarısını kaplayacak büyüklükte bir patlama meydana gelmiş, patlamanın şiddetiyle kıta ikiye bölünmüş o günden beri doğuda kalan kıta Martem, batıda kalan kıta ise Reste kıtası olarak anılmaya başlanmış. Patlamanın şiddeti o kadar büyükmüş ki, kimyasallardan dolayı patlamanın olduğu çevreye savunmasız girmek insanı saniyeler içinde öldürüyormuş. Bundan dolayı hem kimyasalların yayılmasını engellemek hem de yanına yaklaşmasını engellemek adına dünya ülkeleri bir araya gelip patlamanın olduğu gölgeye dev bir sur inşaa etmişler.

-O kadar büyük bir teknoloji o zamanda nasıl oldu ve cesetler neden oraya götürülüyor?

-İlk sorunu cevaplayamayacağım ikincisi ise eskiden belli başlı insanların oraya götürüldüğü yerde din adamları ve liderler bu insanların çok büyük suçlar işlediğini ve ceza olarak ölüm ve mezarının bile olmaması kararını vermişlerdi. Şimdi hepsinin götürülmesinin bir açıklaması bile yapılmadı.

Danny’nin duydukları karşısında sinirden eli ayağı boşalmıştı :

-… çocukları.

Lena etrafını kolaçan edip duruyorken Danny başka bir soru sordu :

-Peki bu ceza hangi suçlarda veriliyordu?

-İnan bana bu insanların çoğu mahkemeye bile çıkarılmadı. Polisler kafalarına esen insanları öldürüyorlar devlet liderleri kendilerini eleştiren insanları idam ettiriyorlardı.

-Bu düzen tüm dünyada mı aynı?

-Bu ceza türünün tüm dünya genelinde olduğunu biliyorum ama devletlerin neredeyse hepsi bunu yanlış ve istediği şeyler için kullanıyor.

-Doğru kullanan var mı?

-Bildiğim kadarıyla Zen ülkesinde bu ceza ülke genelinde yasaklanmış. Adaletli ve refah seviyesi çok yüksek bir ülkeymiş. Fakat ne hikmettir ki diğer devletlerle ilişkisi iyi değilmiş. Sürekli ambargoya maruz kalıyorlarmış hatta şu sıralar Voredytika’da onlara karşı bir savaş çıkma ihtimali var diyorlar.

-Dünya liderleri adaleti yanlış anlıyor sanırım. Peki sen bu kadar şeyi nereden biliyorsun?

-Babam tarih öğretmeniydi. Annem ise doktordu onları kaybedene kadar çok iyi bir aileydik. Derslerime çok çalışıyordum, babam bana her zaman genel kültürümü yükseltmek için bunları anlatıyordu. Bana her zaman “Acımasız da olsa doğrunun peşinde ol, karşına dostların geçse bile doğrudan vazgeçme” derdi.

Lena bunları derken sesi titriyordu. Acı dolu bir sesle konuşuyordu :

-Onları kaybetsem bile çalışmaya devam ettim. Onların gözünde iyi ve bilge bir insan olmak için, doğru yolda olmak için mücadele ettim ve edeceğim. İkisi de öldükten sonra ailede sadece ben kalmıştım. Akrabalarım bana sahip çıkmadı, okulumu bırakıp annemin olduğu hastaneye gittim ve onlardan iş istedim. Annem oranın en iyi doktorlarındandı, onun hatırına beni hemşire olarak işe almışlardı.

Danny kendinden utanmış bir ifade ile :

-Ne? Yani ben annesi ve babasını kaybetmiş bir kızı birde işinden mi ettim? Benim yüzümden mi?

Lena’nın gözleri dolu bir halde iken sıkıntı yok dercesine başını sağa sola salladı :

-Merak etme zaten hiçbir işin altından kalkamıyordum. Her an buradan gitmemi bekliyorlardı ama annemin hatırına kovmuyorlardı. İstifamı verdiğimde tereddüt bile etmediler. Sen de bana bir sebep oldun. Belki bundan sonra hayatımı bu adaletsiz dünyanın sırlarına adayabilirim.

Danny duydukları karşısında pişmanlık duygusu içerisindeydi :

-Başta sana kaba davranmıştım üzgünüm, bana bunlara rağmen güvenmen bile beni pişman etti.

Lena :

-Zaten sırtımı dayayacak kimsem yoktu. Sen de anneni ve babanı kaybetmişsin belki benim halimden anlarsın diye düşündüm.

-Evet çok iyi anlıyorum. Peki anneni ve babanı nasıl kaybettin?

Lena gözlerini belerterek :

-Lütfen bunu sorma sana sadece bilmen gerekenleri anlattım, eskileri hatırlamak istemiyorum. Şimdi kalk ve evime gidelim.

-Pekala.

Bu konuşmanın ardından Danny kendisi kalktı sonra Lena’yı kaldırdı. Lena Danny’i evine götürmeye koyuldu. Birkaç dakika sonra eve vardılar. Lena’nın gerçekten ihtişamlı bir evi vardı. Zengin ve kültürlü bir ailenin kızı olduğu her haliyle belli oluyordu. Ev çok düzenliydi. Her şey derli topluydu. Danny, bunları gördükten sonra onun kendisine nasıl güvenip evine kadar getirdiğini anlamıyordu. Sanki o, uçurumdan aşağıya düşmesini engelleyen bir melek gibiydi onun gözünde. Eve henüz yeni geldiklerinde yorgundu fakat hala kafasında ailesi vardı. Onların intikamını almak istiyordu. Oturur oturmaz bunu Lena’ya tekrar dile getirdi ve aklında bir plan olup olmadığını sordu. Lena eşyalarını kontrol ediyorken yüzünü Danny’e döndü :

-Kulümde bildiğim bir örgüt vardı ama devlet güçleri tarafından farkedilip dağıtılmaya kalkışıldı. Sanırım örgüt bağlılığını ve bütünlüğünü koruyarak Restebir’in güneyine doğru kaçtı, biz de hazırlanıp yarın oraya yol alacağız. Acele etmemize gerek yok.

Lena bunları söylerken sanki yıllardır bu örgütün içindeymiş gibi konuşuyordu. Danny Lena’nın devletten saklı olan örgütleri bile bilmesinden ötürü çok şaşkındı. Eğitimle bilge olabilirdi. Ailesini dinleyerek ve eğitim görerek genel kültürünü geliştirebilirdi ama örgütleri artık halkın birçoğu bilmezken o genç yaşında bir hemşire iken nasıl haberdardı? Ayrıca evini yurdunu bırakıp başka bir ülkeye nasıl gidebilirdi ki bu kadar kolay? Bu düşünceler Danny’nin kafasını karıştırsa da sonuç olarak Lena onun isteğini yerine getirecekti. Daha fazla bu konuyu düşünmedi. Yarın erkenden kalkacaklardı bu yüzden fazla geç olmadan yatıverdi.

Evvelsi gün geldiğinde Lena sabah erkenden kalkıp eşyalarını hazırlamıştı. Danny ise ister istemez gece düşüncelere dalmış ve geç uykuya dalmıştı, hala uyuyordu. Lena onu kaldırıp gitmeye hazır olduğumuzu söyledi. Danny derin uykusundan zorla kalkıp hazırlandı. Aklında binbir türlü düşünce dolanıyordu. Ülke nasıl değiştirecekti ki? Zaten bildiği kadarıyla halktan bir insanın ülke değiştirmesi istekle olan bir şey değildi. Eşyalarını topladıktan sonra Lena ile birlikte hazırlanıp dışarı çıktı. Lena ona yüzünü örtecek maskeye benzer bir parça verdi. Parçada garip bir sembol vardı. Danny Lena eline bunu uzattığında garipsedi :

-Bu ne için?

-Kulüm’de yaşıyorsun, hiç soğuğa karşı yüzünü kapamadın mı?

Danny bunun öylesine bir maske olduğunu düşünerek yüzünü kapatıp Lena’yı takip etmeye başladı. Uzun süre yürüdükten sonra tek tük evin bulunduğu kalabalık olmayan bir yere geldiler. Terkedilmiş bir evin arkasında gizlenmiş bir at arabasına doğru ilerlediler. Lena evlerin ortasında yürümeyi durdurdu, eşyalarını yere bırakıp etrafını kontrol etti. İleride bir at arabası vardı. At arabasında atı süren aynı kendileri gibi yüzü örtülü iki kişi vardı, arabanın arkası kapalıydı. Lena yüzünü açtı ve arabadakilere kolunu kaldırdı, arabadakiler önce Lena sonra Danny’e bakıp bir aşağı bir yukarı kafasını salladılar. At arabasının yanına geldiler. Arabanın içinde birkaç kişi daha bulunuyordu. Lena arabanın arkasına bindi fakat Danny şaşkın bir şekilde Lena’ya bakıyordu bunların kim olduğu hakkında en ufak bir öngörüsü yoktu. Lena arabaya eşyalarını yerleştirdikten sonra Danny’e baktı :

-Binmeyecek misin?

Danny şaşkın bir tavırla :

-Bu adamlar da kim?

-Bunlar bizi Restebir’e götürecekler.

-Sen nerden tanıyorsun?

-Vardığımızda sana her şeyi anlatacağım. Şimdi vakit kaybedemeyiz.

-Hayır burada açıklamazsan gelmeyeceğim.

Öndeki iki çocuk derin bir iç çektiler. Sıkılmış görünüyorlardı. Ayrıca bir an önce yola çıkmak için çok aceleci gözüküyorlardı. Lena Danny’e tekrar konuştu :

-Bana güvendiğini sanıyordum. Yoksa ailenin intikamını almak istemiyor musun?

Danny bu sözlerden sonra şaşkın yüz ifadesini gizleyip arabaya bindi lakin hala tedirgindi. Kimdi bu adamlar? Danny de binip araba iyice dolduktan sonra hareket etmeye başladılar. Şehirden iyice uzaklaşmışlardı, artık etrafta hiç ev veya insan belirtisi görünmüyordu. Lena Danny’e kafasını çevirdi. Danny çok sabırsız ve stresli görünüyordu :

-Pekala sanırım bazı şeyleri açıklamadan bu yüz ifadesi varana kadar aynı kalacak.

-Evet öyle.

-Anlatmayı ben de isterdim ki anlatacağım ama oraya varana kadar bir şey anlatamam, lütfen şu yüz ifadeni değiştir artık.

-Neden anlatamazsın?

-Kurallar böyle.

-Ne kuralı?

Lena kafasını sağa sola sallayıp önüne döndü. Danny kendini yanlış yerlere yöneltmiş gibi hissediyordu bu durumu tersine çevirip gidebilirdi ama Lena’ya güveniyordu. Güvenmek zorundaydı. Ses etmeden o da önüne döndü, onun mantıklı bir açıklaması olduğuna inanıyordu. Yolculuk uzun sürecek gibi görünüyordu. Yaklaşık bir iki saat gibi uzun bir süre geçtikten sonra hava kararmıştı. At arabasını sürmek zorlaşmıştı ama yine de ilerlemeye devam ediyorlardı. Kulüm-Restebir sınıra yaklaşmışlardı. Olabildiğince sınır kontrollerinden uzakta ilerliyorlardı. Lena uyuyakalmıştı, Danny ise yolu gözlüyordu. Sınır kontrollerinin üstünden geçerek farkedilmeden sınırı geçmeyi başarmışlardı. Danny’nin iyice uykusu gelmişti. Arabadaki herkes uykuya dalmıştı. Danny de sınırı aştıktan sonra kendini daha fazla tutamadan uykuya daldı. Danny uyandığında hedefe oldukça yakınlaşmışlardı. Gözlerini ileriye diktiğinde gözlerinin feri açılmıştı. Devasa bir kutup dağına doğru ilerliyorlardı. Danny hayatında hiç bu kadar büyük bir dağ görmemişti. Lena Danny’nin uyandığını gördüğünde :

-Artık o merak ettiğin soruları cevaplayabilirim. Çünkü artık geri dönüş yok.

Danny biraz da uykudan yeni uyanmanın verdiği etki ile Lena’ya şaşkın bir şekilde bakıyordu. Lena devam etti :

-Biz Kulüm ve Restebir’in son kalan illegal örgütüyüz. Büyük Kulüm İsyanı’ndan sonra örgütlerin çoğu alaşağı edildi, biz de senin gibi bu sisteme karşı duran insanları kimliğimizi değiştirerek toplayarak gücümüzü yeniden kazanmaya çalışıyoruz. Hemşire olmam ajanlığın bir parçasıydı çünkü en çok hastanede herhangi bir örgüte katılmak isteyen insanlar oluyor.

Danny’nin uykusu iyice açıldı. Oturduğu yerde biraz daha dikleşti, elleriyle gözlerini ovuşturup yanıt verdi :

-Peki bunları neden en başında benden gizledin? Ben zaten örgüte katılmayı düşünüyordum, hayatımda bir şey kalmamıştı.

-Geride kalan örgütlerin bir bölümü bu yüzden dağıldılar. Devlet tarafından atanan ajanlar birçok kişiye örgütleri sorup ağızlarından laf almaya çalışıyorlar. Bizim de altın kurallarımızdan birisi de kendisine söylemeden örgüte getirerek örgütün içinde onun devletle ilgili bir alakası olup olmadığını kanıtlayana kadar onu bir hücrede tutmak veya bir üst mertebe veya getiren ajan, duruma ikna olduysa hücreye gerek kalmaz. Sana örgütün güneye kaçtığını söylemiştim ama şu anda Restebir’in Kuzeyindeyiz.

-Bu biraz acımasızca görünüyor. Peki bu sistemde hiç yakalanmadınız mı?

-Devlet çok profesyonel ajanlar yetiştiriyorlar. Birçok kez yakalandık, kimi zaman devlet güçleriyle sıcak çatışmaya bile girdik ama bütünlüğümüzü korumayı başardık.

Danny aklına takılan bir soruyu sordu :

-Ama şuan örgüte girmedik. Normalde anlatmıyormuşsunuz bana neden anlattın?

-Dediğim gibi artık geri dönüşün yok orda anlatsam da gittiğimizde öğrenecektin. Zaten yanında olan bu insanlar da senin gibi bilmeyenler. Sen uyurken onlara da anlattım. Çünkü dönüşünüz yok baylar.

Danny dönüşün yok sözüne biraz takılmıştı. Orada onu neyin beklediğini merak ediyordu. Önde arabayı süren ikili, Lena’ya içerdekilere olan biteni anlattığı için arada bir dik dik bakıyorlardı. Lena onları farkedip kendi de sert bir bakış attı, ikisi de bakışlarını kesip, önüne dönüp arabayı sürmeyi devam ettiler. Devasa dağa ulaştıklarında yol, iyice engebeli hale gelmişti. Arabadan inerek ve yola yürüyerek devam etmek zorunda kaldılar. Lena en önden gidiyor, sağ arka çaprazında Danny, onun arkasından diğer çocuklar, sol arka çaprazında ise arabayı süren ikili atlarla beraber ilerliyordu. Biraz daha yürüdükten sonra üsse varabildiler. At arabalarını sürenler atları bağlamaya giderken Lena Danny ve diğerlerini üssün içine doğru götürdü. Lena’yı üssün girişinde sırtında ikişer tane yassı kılıca benzer silah taşıyan, cüsseli, uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü kollarını bağlamış vaziyette biri bekliyordu. O örgütün lideri Fatih Dirigeront’un ta kendisiydi. Lena’yı görür görmez :

-Günlerdir senden haber alamıyoruz Lena nerelerdeydin?

-Siz Kulüm’den kaçarken hala şehrin içindeydim. Sizin çatışmaya girdiğinizi ve zayiat verdiğinizi düşündüm ve şehrin içinden yeni üyeler toplamaya çalıştım ama maalesef ki sadece yanımdakileri getirebildim efendim.

-Pekala. Bu çaylakların bize artısı olacağını düşünüyor musun?

Lena tam cevap verecekti ki çaylak lafından alından Danny, araya girdi :

-İzninizle kendimi tanıtayım efendim. Ben Danny Pugnator. Babam öldüğünden beri şehirden uzakta yaşadım ve aileme ben baktım. Hayatımda çok kez vahşi hayvanlarla karşı karşıya geldim. Buraya gelmeden hemen önce geride kalan ailemi kaybettim, kaybedecek pek bir şeyim kalmadı.

Fatih oldukça sinirlendi :

-Öncelikle Lena, benden sonra bu görmüş olduğun örgütün en yetkili kişisi ve komutanıdır. Senden üst bir mertebe konuşurken asla sözünü kesemezsin. İkincisi hayat hikayen pek de ilgimi çekmedi en büyük aksiyonun birkaç vahşi hayvan öldürmekmiş. Buradaki askerlerin şehir züppesi olduğunu mu zannediyorsun? Emin ol hepsi senden daha yetenekli ve hepsi senden önce savaşmak için her şeyini verecek çocuklar. Dua et ki yakında bir çatışmaya gireceğiz ve desteğe ihtiyacımız var. Yoksa seni burda bir çırpıda gebertirdim. Şimdi yanındakilerle birlikte yanımda görmüş olduğun askeri takip et. O sana eğitim bölgesini gösterecek.

Fatih sözünü bitirdikten sonra Lena Fatih’e döndü :

-Çatışma mı? Efendim ne çatışması? Neler oluyor?

-Kulüm’den kaçarken arkamızda iz bırakmadan gidemedik. Kulümlülerin izimizi takip edip bize saldıracağını tahmin ediyorum bu yüzden hızlıca savunma harekatına geçmeliyiz. Bir kez daha kaçamayız.

-Pekala efendim. Savaş tecrübenize göre ne zaman savaşa hazır halde olmalıyız?

Fatih gözleriyle etrafı süzdü :

-Her an.

Bu sırada Reis Fatih’in görevlendirdiği eğitim uzmanı Danny’i ve diğerlerini eğitim bölgesine doğru götürüyordu. Danny’e dönerek :

-İsmin nedir asker?

-Danny Pugnator efendim!

-Pekala Danny, bana uzman William diyebilirsin. Öğrenmen gereken çok şey var. Orada sergilediğin tavır kabul edilemezdi, bir üst mertebenin sözünü kesemezsin ama seni anlayabiliyorum henüz yeni geldin büyük ihtimalle kafan çok karışıktır.

-Evet efendim, saygısızlık ettiğimi düşünemedim.

William biraz alaycı bir tavırla :

-Pekala Danny, Reis Fatih’in ileri görüşlülüğüne göre yakında sıcak bir çatışmaya gireceğiz. Bu yüzden kuralları eğitmeden önce kısa sürede seni savaş muharebesi için eğitmeliyim bunun için çatışmaya kadar dur duraksız çalışman gerekecek.

William, beraber Danny ve diğerlerini eğitim kampına getirdi.

-İşte burası geçici eğitim kampımız. Buraya yeni geldiğimizden pek düzenli değil. Şimdi hepiniz beni takip edin.

Çaylaklar ve William silah seçmek için silahların bulunduğu bölüme gittiler.

-Seçin bakalım. En iyi hangisiyle savaşırsınız?

Depoda kılıç, balta, arbalet, ok ve yay, mızrak, kalkan her ne ararsan vardı. Danny önce silahlara göz gezdirdi. Ardından William’a döndü :

-Siz nasıl uygun görürseniz onunla savaşırım efendim.

-Beni Reis Fatih’le karıştırma Danny. Ben de disiplinliyimdir ama Reis kadar sert ve kural koyan bir adam değilim. Bir savaşçı en iyi nasıl savaşıyorsa o şekilde stratejisini geliştirmeli. Bu yüzden silah seçimi askerlere kalmış bir şey.

Danny bu sözlerden sonra biraz yumuşamıştı :

-Efendim ben orman hayatı yaşarken balta ve arbalet kullanımını öğrenmiştim. İkisi de ne eksik ne fazla ikisini de aynı ustalıkta kullanırım.

-Pekala Danny. Arbalet kullandığın iyi oldu genelde buraya ilk gelenler uzak mesafe dallarında başarısız olurlar. Şuradaki arbaleti al ve beni takip et, seni test edeceğiz.

William geri kalan tüm çocukları silahlarını seçtikten sonra gitmesi gerektikleri gösterdi. Danny arbaleti aldıktan sonra William’ı takip etmeye başladı.

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account