6210a6f7e77aec3bb6b1f39f8c9a77f2

04/07/2021

Ankara 18:00 Doğu Ekspresi Ana Hat Treni

Sebepsizce çıkılan yollar, düşünen insanlarla doludur. Ansızın aklına düşer ve ceketini sırtına vurup, yahut ceketsiz kapını vurur ve çıkarsın. Sağ sapağa mı sol sapağa mı..? Bilmezsin. Varış yeri belli olmadığı gibi gidiş yeri de belli değildir. Beynin sessizce çıkar yerinden ve bir köşeye çekilir. Şimdi sıra kalbindedir. O nereye isterse oraya gidersin. Zaten yolculuklar kalbin aradığını bulması için başlamaz mı? Mesela yolculuk başladığından bu yana, yani ortalama beş dakikadır elinde ki gazetenin tek bir sayfasını inceleyen, otuzlu yaşlarının ortalarında olan bu kadın neden bu trende ve neden benim vagonum da? Geçelim. Kadının yanında oturan sarışın, 1.90 boylarında, yolculuk başladığından bu yana ayakkabı uçlarından başka bir yere bakmayan bu gençle neden aynı vagondayım? Onu da geçelim. Yanımda oturan ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim amca trene bindiğimizden bu yana neden bana bakıyor ve neden onunla da aynı vagondayım? En önemlisi, ben neden buradayım ve tüm bunları yazıyorum? Bilmiyorum. Belki bu yolculuk boyunca aklıma takılan ne kadar soru varsa cevabını bulacağım. Bu trenden olduğumdan daha fazlası yahut daha azı bir şekilde ineceğim. Bilmiyorum. Tek bildiğim bu trenden bindiğim gibi inmeyecek olduğumdu. Başta dediğim gibi yolculuklar kalbin aradığını bulması için başlar. Şimdilik ben ne aradığımı da ne bulacağımı da bilmiyor olsam da, aradığım o ‘şeyi’ bulacaktım. Biliyordum. İnanmak istiyordum en azından. Zaten inanmak başarmanın yarısıdır derler. İnanalım ve başaralım.

Ben küçükken durumumuz pek iyi değildi. Babam istediklerimizi istediğimiz an alamasa da mümkün olduğu ilk zaman da alırdı. Evin büyük ağabeyi olarak ben pek bir şey istemezdim babamdan. Sonuç olarak büyümüştüm ve babamın benim isteklerimi alacak durumu olmadığını biliyordum -ki zaten küçük kardeşimin isteklerinin ardı arkası kesilmezken adamcağıza bir de ben yük olmak istemiyordum. Neyse işte, bir gün bakkalın önünden geçiyordum o güne kadar hiç görmediğim bir top gördüm. Böyle kırmızı yanarlı dönerli. Erkek adamız ya maç oynayacağız. Mahallede ki çoğu çocuğun topu var benim yok. Her hafta birinin topuyla maç oynuyorlardı. Benim topum olmadığı için hiç maç yapamazdım onlarla. Bu yüzden kafama koymuştum o topu alacaktım. İlk babamdan istemeyi düşündüm ama daha yeni kardeşime bir çift ayakkabı aldığı için durumunun olmadığını biliyordum. İsteyip de adamı üzmek istemedim. Başka bir çare düşünmem gerekiyordu. O top tekti ve her an bir başkası da alabilirdi. Ama hepsinden çokta ben istiyordum biliyordum. Ve o topu alacağıma da inanıyordum. Tüm olumsuz düşünceleri kafamdan sildim. Aklımda sadece kırmızı top ve onun benim olacağı düşüncesi vardı. Bakkala girdim. Sordum ağabeye kaç lira olduğunu. Beş lira dedi. Başkası için hiç olan bir para benim için büyük değer taşıyordu. Zaten insan kendin de olmayanı değerli görmez mi? Cebinde tek beş kağıt değil de onlarca beş kağıt olan bir insan o beş kağıda benim kadar önem biçer mi? Sanmam. Bu yüzden büyük ve önemli bir paraydı benim için. Çıktım bakkaldan. Ellerimi eski, yırtılmaya yüz tutmuş kot pantolonumun ceplerine sokup tozlu sokaklarda yürümeye başladım. Ümitsiz değildim asla ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Biraz daha ilerleyince mızıka çalan sırma saçlı bir kız gördüm. Ne de güzel bir kız… onu anlatmaya sayfalar yetmez. O yüzden onu şimdilik geçip kırmızı top hikayeme devam ediyorum. Kızın mızıka çaldığını görünce bizim evde ki eski darbuka geldi aklıma. Tabiri caizse ayaklarımı kıçıma vura vura koştum eve. Annemin sorularını es geçip darbukayı aldığım gibi koştum kızın yanına. Başladım darbukama vurmaya. Hiçbir şey demedi. Zaten kalabalık olan topluluk ben gelince iyice arttı. Kıza baka baka çaldım darbukamı. Onun gözleri kapalı. Aheste aheste üflüyor mızıkasına. Neyse işte müzik ziyafeti bitince kızın ortaya koyduğu poşet hayalini kurduğum beş kağıtlarla dolmuştu. Topluluk dağıldı. Sırma saçlı ve ben kaldık. Elif ben dedi. Dilim tutuldu bir müddet. En nihayetinde bende Erdem diyebildim. Bir şey demeden poşeti alıp kaldırıma oturdu. Paraları eteğine döküp saydı. Yarısından çoğunu bana uzatıp az bir kısmını da kendi aldı. Şaşırdım nedenini sordum. Aynen şöyle dedi. Ben hep bu kadar kazanıyorum zaten orası senin hakkın. Öylece kalakaldım. Yüzü güzel huyu ondan da güzel bir kızdı Elif. Bende ki paranın bir miktarını geri ona verdim. İlk itiraz etti ama en sonun da kabul ettirdim. Elifle tekrar buluşmak üzere orada ayrıldık. O gün tek beş kağıda muhtaçken onlarca beş kağıtla dolmuştu cebim. Topumu almış üstüne kalan parayla da ev ihtiyaçlarını gidermiştim. Akşam eve döndüğüm de babam ilk kızdı sonra aslan oğlum deyip sıvazladı sırtımı. Velhasıl kelam inanmak başarmanın yarısıdır diye boşuna dememişler. Ben inandım ve başardım. Hem de fazlasıyla. Bunu okuyan sen, sen, sizler… çoğunuzun aklında çeşitli -ya- lar olduğunu biliyorum. Geçim sıkıntısı, iş, sınav… bir sürü dert. Belki benim söylememle olmayacak ama derin bir nefes al ve inanarak bir yerden başla. Çünkü kırmızı top senin inancından daha büyük değil.

Tags:
Paylaş
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account