PicsArt_01-10-12.03.55

                                                           İNZİCAR

Ben Asiye. Asiye: üzüntülü, kederli kadın demekmiş. İşte bu yüzden doğduğumda bana bu ismi vermişler çünkü doğduğum gün o kadar ağlamışım ki Ayşegül isminden vazgeçip Asiye koymuşlar ama devamında olaylar öyle gelişmemişti. Küçükken çok mutlu etrafına neşe saçan bir çocukmuşum taa ki her Allah’ın günü olduk olmadık yerde bacağıma kramp girene kadar. O günden sonra hayatım tepetaklak olmuştu. Sınıfta kimse yanıma oturmak istemezdi mesela ya da istediğim gibi parklarda koşup oynayamamıştım ve doktorlar türlü tetkiklere rağmen teşhis koyamamıştı bu hastalığa. Sonrasında ise başıma kramplardan fazlası gelmişti. Bu yaşıma kadar bir dizi ameliyat geçirmiştim ve tüm bunların sonunda hastaneden kısa bir süre önce taburcu olmuştum ama iyileştiğimden değildi sadece doktorlarımın artık yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Bugün ise son çıkan raporlarımın sonuçları için hastaneye gelmiştim ve az önce doktorumun yanından çıkmıştım.

Sabah uyandığım andan beri kafamda milyon tane felaket senaryosu dolanıyordu. Alışmıştım artık. Küçükken her yeni doktorumda bu sefer iyileşeceğim diye umutlanırdım, hatta öyle çok iyileşmek isterdim ki bu isteğim hastalığımı teşhis edemeyen doktorların saçlarına aklar düşürürdü ve ben de her seferinde olduğu gibi umutlanmakla kalırdım ama artık sekiz yaşında değildim. Büyümüş ve bazı acı gerçeklerle yüzleşmiştim tek düşündüğüm geride bıraktıklarımdı. Her insanda olduğu gibi benim de hayallerim vardı elbette ama artık onların gerçekleşmeyeceğini hissediyordum ve bir gün ansızın gittiğimde onların bir önemi kalmayacaktı ama ailem kalacaktı. İçlerinde ben olan ağrılı bir kalp taşıyacaklardı ve yıllarca beni ağrılarla boğan hastalığım, ben gidince aileme de musallat olup kalplerine ağır ve sancılı bir yük bırakacaktı.

Aslında bakacak olursam ölmek benim için bir kurtuluştu. O kadar çok acı çekiyordum ki bazen, durmaksızın bu ağrıların geçmesi hakkında hayal kuruyordum Acısız bir hayat sürmeyi o kadar çok isterdim ki mesela nerde olacağı belli olmayan bacağıma giren krampların ve sızlayan bir kalbimin olmamasını bu yüzden küçükken hep ağrısız bir gün geçirip deliksiz bir uykuya dalmak isterdim ama bu hayalim hiç gerçek olmamıştı ve doktorumun söylediğine göre de hiçbir zaman olmayacaktı, zaten kırılıp perişan olmamak için de kendimi hep en kötüsüne hazırlardım ama bunların gerçek olmaması için dua ederdim. Dua ederdim etmesine de kaderi yazan Allah’tı ve O benim için en hayırlısı olanı bilirdi.

İç açan bembeyaz odada arkasında ‘Ben en iyisiyim!’ dercesine haykıran çerçevelerce diplomasının asılı olduğu doktorum artık ömrümün sonunda olduğumu açıkça söylemişti ve “Belki bir gün, belki üç ay, belki bir yıl daha yaşarsın, bunu ben bilemem ama raporlara göre böyle giderse çok yaşayamazsın vücudun çok yıpranmış. Bir ameliyat daha yapılırsa masada kalma ihtimalin %98 Asiye. Değil ben, bu sorumluluğu kimse almaz. Bu saatten sonra tek yapabileceğin stresten uzak durmak.” demişti. Küçükken zaten bu kız en fazla yirmi yıl yaşar denilmişti ve şu an yirmi dört yaşımdaydım. Onları yanıltmayı çok isterdim ama bir nevi haklı çıkmışlardı. Hatta bir doktorum yaklaşık altı yıl önce aileme ‘Bu yaşa gelmiş olması bile bir mucize.’ demişti. Yani demek istediğim şu an hiç şaşırdığım bir sonuç değildi ama yine de insanın içinde her zaman bir umut oluyordu iyiye dair ve az önce benim o küçük umudumun ışığı biraz daha sönmüştü sessizce.

Sanki az önce öleceğimin haberini almamışım gibi gayet rahat bir şekilde çıkmıştım hastaneden ve ailemle beraber yaşadığım yani daha doğrusu yaşayamadığım ve bundan sonra da yaşayamayacağım evin önüne gelmiştim. Şimdi ise kapıyı çalarak içerideki koşuşturmanın arasından birinin beni duymuş olmasını umarak bekliyordum çünkü bir anahtarım yoktu ve daha önce de hiç ihtiyacım olmamıştı hatta bana anahtar yaptırmak istediklerinde onlara bunun gerekli olmadığını ifade etmiştim, belki de o zamanlar hissetmiştim burada fazla kalıcı olmadığımı.

Beklemelerimin sonunda kapıyı ağabeyim açtığında biraz şaşırarak “Ağabey? Hayırdır ne bu hal?” deyip gülerek içeri girdim çünkü onun tarzı genelde bol, eski, rengi solmuş tişörtler ve dizi çıkmış, eski eşofmandan oluşuyordu ama şu an gördüğüm kadarıyla üzerinde siyah bir takım elbise vardı ve işin tuhaf tarafı çok yakışıklı olmuştu. Kara saçlı, kara gözlü, kirli sakallı ve yirmi altı yaşında genç bir erkek olmasına rağmen bazen saçı sakalı ağarmış dedeler gibi davranıyordu o yüzden onu böyle janti bir biçimde görmek dört yapraklı yonca görmekle eşdeğerdi ama şans getirmiyordu o ayrı.

Sorumun ardından yakışıklılığının farkında oluğu için podyumda poz verircesine bir duruşa geçip kendini beğenerek ve alay ederek “Niye Penguen? Olmamış mı?” dedi ve kapıdan içeri giren benden cevap bekleyerek suratıma bakmaya başladı. Bu haline gülerek omzundan ittim ve onun söylediği gibi alayla “Ne bileyim düğüne de pijamayla gidersin diye düşünmüştüm. Malum dedemden bir farkın yok.” diyerek ayakkabılarımı çıkardım ve odama doğru yürümeye başladım bunu gören ağabeyim ise “Sen tarzdan, modadan ne anlarsın be zevksiz!” diyerek beni tınlamadan aynaya bakarak saçına şekil vermeye devam etti. Ben ise onun bu hallerine alışık olduğum için kafamı sağa sola sallayarak ve hiç bu konu üzerinde durmayarak odama girince yatağımın üzerine boylu boyunca serilmiş elbisemle, hemen yanında duran başörtümle ardından da yatağımın kenarında kutusunda duran ayakkabımla karşılaştım. Demek ki annem her şeyi hazırlamıştı. Onca süsün, hazırlığın nedeni ise ağabeyimle yaşıt olan kuzenimin bu akşamki düğünüydü.

Zaten doktor randevum yüzünden geç kaldığım için hızlıca hazırlanmaya bir yandan ise yakın bir zamanda öleceğimi aileme nasıl onları üzmeden anlatacağımı düşünmeye başlamıştım, buna çare bulmak için ise düğün bitene kadar vaktim vardı. Onlara aksini defalarca söylememe rağmen taburcu olduğum için her şeyin düzeleceğine ve sağlığımı kazanacağıma inanmaya başlamışlardı zaten hangi aile aksini düşünürdü ki? Ah! Tabi bir de arkadaşlarıma anlatmak vardı. Çok uzun süre hastanede ömrünü tüketen biri için fazla arkadaşım vardı ama en yakın arkadaşım yoktu çünkü öldüğümde arkamdan çok üzülecek insan sayısını oldukça az tutmak istiyordum her zaman ve bu yüzden sıradan düz arkadaşlıklar kuruyordum hatta öyle ki cenazemden bir hafta sonra akıllarına bile gelmeyeceğim biliyordum ve işin tuhaf yanı bu beni mutlu ediyordu.

Kapımın tıklatılmasıyla düşüncelerimden sıyrılıp iğnelerini takmakta olduğum eşarbıma son bir kez baktım ve “Müsaidim.” diyerek içeri girebileceğini söyledikten sonra oturduğum aynalı masamın sandalyesinden kalkarak kapının yanına yürüdüm. İki saatin sonunda biten hazırlığımın eksiği gediği var mı diye kapının yanında bulunan boy aynasına baktım. Kapı aralanınca annem boşluktan kafasını soktu ve beni görünce ışıl ışıl gülümsedi. Elbise işlerinden hiç anlamadığım için o almıştı ve aynada gördüğüm görüntü bu görevi fazlasıyla yerine getiren annemin eseriydi. Siyah bol ve dökümlü duran sade elbisemin üzerine açık pembe şifon şalımı göğsümü kapatacak ve sırtımdan aşağıya da uzanacak bir biçimde dolama modelinde örtmüştüm böylelikle vücut hatlarım belli olmadan ve bir yerim açılmadan rahatlıkla geceyi geçirebilecektim.

Annem beni baştan aşağı süzdükten sonra “Kuzum. Maşallah ne güzel olmuşsun böyle! Kaçırmasınlar seni düğünde.” deyip sessiz bir kahkaha attı ve ardından devam ederek “Babaannen zaten pek bir meraklı seni evlendirmeye.” diyerek imalı bir bakış atıp tekrar başımdan ayağıma kadar süzdü sonra “İlacını içmeyi unutma.” deyip göz kırptı ama bu sözleriyle kalbime binlerce hançer saplandığından habersizdi. İçimde tutuklarımın ağırlığıyla beceriksizce gülerek “Anne ya! Çocuk muyum ben!” dedim ağlamak istemediğim için kendimi kastığımda kızaran yanaklarımla. Onu hiçbir zaman mutlu edemeyecektim. Gittikçe sona yaklaşmak ve bunun farkında olmak hiç de kolay değilmiş meğer! Ve düşündüğümde ben öldüğüm zaman kurduğu bu evlilik hayallerini gerçekleştiremeyecek olmamın hüznünü hep taşıyacaktı içinde, zaten annelerinin gözünde hiç büyümezmiş yavruları bu yüzden daha da koyacaktı ona yokluğum hatta belki en çok ona koyacaktı. Kıyamadığı belliydi zaten artık bünyem alıştığı için pek fazla etki etmediğini bilmesine rağmen yine de bir umut ağrılarım diner diye sürekli ağrı kesici olarak verilen ilaçlarımı içmemi söylüyordu.

Bunları düşünmek iyi gelmediği ve acilen kafamı dağıtmam gerektiği için kendimi meşgul ederek annemi incelemeye karar verdim. Üzerinde siyah yaşına uygun bir abiye ve onu tamamlayacak tıpkı babamın gözleri gibi koyu yeşil bir şal takmıştı. Onu her gördüğümde hayran kalıyordum çünkü cidden çok güzel bir kadındı ve babamla birbirlerini çok seviyorlardı. Babam 1.90 boyunda yaşından ötürü gri saçlı, sakallı, yeşil gözlü çok karizmatik bir adamdı, annem ise siyaha yakın kahverengi gözlü, tesettürlü, yaşını hiç göstermeyen 1.70 boyunda manken gibi bir kadındı ve çocukları olan bizden ise ağabeyim anneme, ben babama çekmiştim.

Annemi süzmem bitince neden geldiğini hatırlarcasına “Ay, kafamı karıştırdın ha! Baban arabayı kapının önüne getirmeye gitti çıkıyoruz hadi acele et sen de!” diyerek çıktı ve odasından çantasını almaya gitti ben ise telefonumu, kulaklığımı ve ne zaman işime yarayacağı belli olmayan ama tam olmadığı zaman işime yarayan kalemimle küçük not defterimi alarak siyah altın rengi zinciri olan çantama attım ve onu omzuma asarak yatağımın yanında duran kutudan siyah babetlerimi alıp hızlıca kapının önüne çıkarak giydim ve koşarak arabanın arka koltuğuna oturdum.

Babam beni görünce sırıtarak “Ooo. Bu ne güzellik Asiye Hanım. Maşallah!” diyerek beni utandırmak istedi ama bunu duyan ağabeyim illa muhalefet olmak zorunda olduğu için “Baba gözlük alma zamanın geldi galiba.” dedi gülerek babam ise buna şakadan sinirlenerek “Hadi len oradan eşek sıpası!” diyerek onu savuşturmayı başardı ben ise arka koltukta sırıtarak ağabeyime bakıp ‘Oh canıma değsin!’ hareketi yaparken annemin gelip arabaya binmesiyle kavgamız sona erdi ve düğün salonuna doğru yola koyulduk ama kafamda sürekli ailemin ben ölünce nasıl hissedecekleri hakkında senaryolar dönüyordu. Babam mesela söylemezdi ama çok severdi beni biliyordum. Gözlerinden anlaşılıyordu bir kere, zaten ona benzediğim için de sürekli övünüp dururdu. Abimi düşünmek bile istemiyordum çünkü onunla aramızdaki bağ çok farklıydı. Birbirimizle uğraşmaya bayılırdık ama hastanede kaldığım süre boyunca en çok o anlamıştı beni. Ben acı içinde kıvranırken o da aynı acıyı çekiyormuş gibi benle beraber ağlıyordu mesela hiç unutamıyordum o anları.

İnsanları üzmekten nefret ediyordum. Şu an bile benim için endişeleniyorlardı biliyordum. Onların kafasını bir an bile rahat bırakmıyordum kendi kendime yaptıklarım yetmiyormuş gibi bir de onları rahatsız ediyordum. Keşke öldüğüm zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etselerdi bunu bilerek ölmek beni mutlu ederdi. Çoğu insanın aksine ölmekten hiçbir zaman korkmamıştım çünkü hep aklımdaydı. Bunun için Allah’ın karşısına çıktığımda hazırlıklı olayım diye namazlarımı aksatmazdım, hastanede yapacak bir şey olmadığı için Kuran’ımı okur ardından da hemen meal ve tefsirlerle ayetlerin anlamlarını kafama kazıyıp hayatımda uygulamaya çalışırdım sonrasında ise günlük zikirlerimi çeker ağrılarımın dinmesi için, şifa bulmak için ve bu ağır imtihanıma dayanmak için sabır isteyerek duamı sonlandırırdım. Şimdi ise Allah böyle uygun görmüş olacaktı ki duamı değil, imtihanım olan hayatımı sonlandırıyordu.

Sağlı sollu her yanı çeşit çeşit araba ile dolu olan ve küçük çocukların koşturduğu ve herkesin bir hareket halinde olduğu mahalleye giriş yapınca araba yavaşladığında içime derin bir nefes çektim. Umarım bu gece sorunsuz geçip giderdi çünkü kuzenimin düğününü mahvetmek omuzuma oldukça büyük bir yük bindirecekti ki zaten tüm gece boyu insanların ‘Hasta Kız’ olarak bakacak olmaları fazlasıyla yetiyordu. Babam uzun bir arayış sonrası arabayı amcamın evinin önündeki bir boşluğa park etti ve kapıyı açıp indi. Herkes inerken ne kadar hiç yermden kıpırdamak istemesem de mecbur olarak ağır hareketlerle arabadan indim. Adetler gereği önce amcamın evinin önünde oluşturulacak olan konvoyla kız evine gidilecekti, oradan kuzenim gelinini alıp konvoyla birkaç tur attıktan sonra tekrar konvoyla hep beraber düğün salonuna geçilecekti.

Arabadan inip dikkatlice elbisesine basmayarak yürümeye çalışan annem bana dönerek “Asiye ben içeri geçiyorum kızım. Yengene yardım edeceğim. Gelsene sen de?” dedi her defasında kalabalık ortamlardan kaçtığımı bilmesine rağmen. Gülümseyerek ona döndüm ve “Anne çok kalabalık içerisi siz gidin ben burada dururum böyle uslu uslu.” diyerek az önce kapattığım araba kapısına yaslandım ve ağabeyimi öne sürerek “Hem ağabeyim de burada.” deyip işin içinden sıyrıldım annem tam ağabeyime saracakken babam ne yapmak istediğimi anlayıp kaçamak bir gülücük gönderdi ve annemin sırtına elini koyarak “Hadi Efsun içeri girelim biz onlar yapacak bir şey bulurlar.” dedi ve ağabeyimi kurtardı ve tam orda devreye Hakan girdi. Yani bugün evlenecek olan kuzenim.

Ben sessizce herkesten uzakta hala, park halindeki arabanın arka kapısına yaslanmış kuzenimle sarılan ağabeyime bakıyordum. Kuzenim her zaman olduğu gibi çok yakışıklı olmuştu, aslında bugün damat olmasını garipsiyordum çünkü küçükken bana en çok destek olanlardan biri de oydu ve bu destek benim için çok kıymetliydi çünkü kendimi bildim bileli ona aşıktım. Hatta öyle ki başka hiç kimseye böyle şeyler hissetmemiştim ve hissedeceğimi de düşünmüyordum ama o artık evleniyordu. O kadar gerçek dışı gözüküyordu ki şu an yaşadığım şey sanki birazdan uyanacaktım. Sevdiğim adamdan vazgeçmek zorundaydım şimdi. Ben içimden düşüncelerle boğuşurken kalbimdeki ağırlık Hakan’ın bakışlarının beni bulmasıyla daha da ağırlaştı.

Onu sevdiğimi hiç belli etmemiştim ve kimseye de anlatmamıştım bu yüzden hislerimden habersiz yanındaki ağabeyimle bana döndü ama yüzünde bir hüzün dolanıyordu. Ben ise çok güzel rol yaparak hafif bir tebessümle kafamı salladım o da aynı şekilde karşılık verince tüm iletişimimiz bitmiş oldu. Genel olarak erkeklerle muhabbet etmekten hoşlanmazdım zaten dini hassasiyetleri olan bir kızdım ve bu yüzden de gereksiz muhabbetlere girmemeye özen gösterirdim o da aynı hassasiyetlere sahip olduğu için böyle anlaşmakta zorlanmıyorduk. Elbette hiç konuşmuyor değildik sadece gereksiz muhabbetlere girmiyorduk o kadar. Gerçi esasına bakacak olursak kimseyle muhabbet etmekten hoşlanmazdım kendi kendime yalnız takılmayı daha çok severdim ama buna pek fırsat kalmazdı çünkü Allah’a şükür evimizden hiç misafir eksik olmazdı.

Ben ona aşıkken o belki de beni kardeşi olarak görüyordu ve bu yüzden o kadar çok ilgileniyordu bilmiyordum, tek bildiğim onun beni her zaman çok mutlu ettiğiydi. Kendimce etrafı inceleyerek vakit geçirmeye çalışırken kasılmaya başlayan bacağımla derin derin nefesler almaya başladım ve yaslandığım arabadan ayrılıp amcamın evinin yaklaşık on metre aşağısındaki bakkala yürümeye karar verdim çünkü burada krampı geçirmeye çalışırken tüm dikkatleri üzerime çeker her şeyi mahvederdim ama böyle bir günde bunu onlara yapamazdım, o yüzden kalabalıktan uzaklaşıp tenha bir yerde krampa engel olmaya çalışacaktım. Yüzümden acı okunmasın diye her şey yolundaymış gibi ağabeyime “Ağabey! Ben bakkala iniyorum beş dakika bensiz gitmeyin!” diye seslenince ağabeyim “Ne bakkalı kızım şimdi? Dur! Bekle beraber gidelim!” deyince kafamı olumsuz anlamda sallayıp “Gidip geleceğim işte ya, abartma! Yakın zaten.” deyince sinirle kızarmış yanaklarımla kararlılığımı anlayıp “İyi o zaman bir şey olursa hemen ara. Konvoy birazdan yola çıkacak hızlı ol.” dedi ve endişeyle bana baktı ben de oflayıp “Tamam!” deyip hızlı adımlarla elbisemin altı yere sürünmesin diye onu toplayarak ne kadar canım yansa da adımlarımı oldukça düzgün atmaya çalışıp bakkala inmeye çalıştım ama çekilme artık dişlerimi sıkmama yol açarken bacağım kaskatı kesilmişti. Hızlıca bir sokağa kendimi atıp sırtımı rastgele bir apartmana yaslandıktan sonra bacağıma masaj yapmaya başladım.

Allah’a şükür ki masajım işe yaradı ve bacağımın kasılması geçti bu yüzden hızlıca yarısını geldiğim yoldan devam edip bakkaldan bir su aldım ve koşar adımlarla bir yandan elbiseme basmayayım diye bir önüme bakarken bir yandan da hızlı ve dikkatli adımlar atmaya çalışıyordum. Konvoya yetişmek için hızlıca ilerlemeye devam ederken birinin çarpması sonucu yere düştüm ve hemen ardından zaten ağrı içinde olan bacağım yetmezmiş gibi bir de elimde büyük bir acı hissettim. Sonra yukarılardan “Çok özür dilerim. Bir şeyiniz var mı?” diye kalın bir ses duydum ve kafamı kaldırdığımda az önce bana çapıp ayağıyla elimi çiğneyen adamla karşılaştım. Esmer ve yirmi beş yaşlarında olan açık kahverengi gözlerini bir saniyeliğine gördüm adam da aynı şekilde bana şaşkınlıkla bakarken ve daha ‘Önemli değil.’ diyememişken ağabeyim aniden önümde belirdi ardından sinirle adamı bile görmeden “Biraz dikkat et be kardeşim!” deyip kızdığı kişiyi umursamadan beni nazikçe düştüğüm yerden kaldırdı ve “Bir şeyin var mı ağabeyciğim?” dedi ben ise her korktuğumda olduğu gibi kekeme bir biçimde “Yo-yo-yok. İyiyi-iyi-iyiyim.” dedim ve beni düşüren adama bir cevap veremeden ağabeyime tutunarak yürümeye başladım. Ama benim aklım o bir saniyeliğine gördüğüm gözlerde kalmıştı çünkü adamın bakışları çok uzun zamandır görmediğim kadar şefkat doluydu ve sesi sanki formaliteden sormuş gibi değil de cidden canımı yaktığından korktuğu için sormuş gibiydi.

Ağabeyim sinirle söylenmeye devam ederken elimi incelemeye başladı ve ayakkabının topuk kısmı geldiği için derisi soyulup kızaran kısma bakarken emin olmak istercesine “Gerçekten iyisin değil mi? Çok acıyor mu elin? Eve gidelim mi?” deyince gülümseyerek artık sakinleştiğim için kekeme olmayan sesimle “Ağabey, sakin ol yahu yok bir şeyim iyiyim.” diyerek onu rahatlatmaya çalıştım ağabeyim ise sinirle “Sana demiştim değil mi beraber gidelim diye?” diyerek bana kızmaya başladı ardından bana kızmasının saçmalığıyla büyük ihtimalle sakinleşerek “Neyse o ki iyisin demiyorum bir şey ama gözüm üzerinde haberin olsun, bu akşam tuvalete bile bensiz gitmeyeceksin ona göre adımını denk al! Ağabey sözü dinlemezsen böyle olur işte!” diyerek beni arabaya kadar götürdü.

Ne zaman başıma en ufak bir şey gelse herkes diken üzerinde oluyordu ve bu o olay unutulana kadar devam ediyordu ama böyle durumlarda canım fazlasıyla sıkılıyordu. Beni düşünmeleri hoş bir şeydi fakat böyle evham yaptıkları zaman kendimi anormal bir varlık gibi hissediyordum. Her insanın başına gelebilecek normal şeyler benim başıma gelince abartılıp büyütülüyordu bu yüzden biraz kırılarak “Tamam ağabey.” dedim sessiz bir biçimde ağabeyim ise bunu fark ettiğinde biraz geri çekilerek “İyi, tamam durma öyle acıların çocuğu gibi. Tuvalete bensiz gidebilirsin.” deyince gülerek geriye yaslandım ve “Allah razı olsun ya!” dedim ve sırıtmaya devam ettim. Ağabeyim benle dalga geçeceği belli olan suratıyla karşımda ağzını aralamışken ilerden birisi “Yola çıkıyoruz hadi!” deyince hep beraber tekrar arabaya doluştuk ama bu sefer şoför koltuğunda ağabeyim vardı.

Yaklaşık beş dakika sonra uzun bir konvoyla gelini evinden almak için geldiğimiz, gelinin baba evinin olduğu sokakta damat tarafı olarak kornalara basarak ortalığı ayağa kaldırıyorduk. Küçük sevimli evin önünden itibaren upuzun sokağın sonuna kadar her yer araba kaynıyordu yine bulduğumuz küçük bir boşluğa arabayı zorla sokuşturup arabalardan inerek yavaşça gelinin çıkacağı eve girmek için amcamların yanına gittik. Önce babaannem ve dedemle ardından amcam ve yengemle kucaklaştıktan sonra yanımıza gelen Hakan’la eve girmek için kapıyı çaldık. Hakan o kadar heyecanlıydı ki alnında ter damlacıkları birikmişti ama suratına kocaman bir gülümseme hakimdi. Önden büyükler girince ayakkabımızı çıkararak biz de içeri girdiğimizde gelin başka bir odada bekliyordu bu yüzden bizi oturma salonuna aldılar. İçeri sığamayanlar ise koridorda sıkış tıkış duruyordu. Ortalığa büyük bir kaos hakimken herkes birbiriyle bir şeyler hakkında konuşuyordu. Nihayet salona zorla giren ve tanıdık olan imam ile ortalıktaki tüm sesler kesildi. Koltuklardan biri boşaltıldı ve oraya Hakan oturdu ardından içeri kabarık gelinliğiyle adeta peri masalından fırlamış gibi olan gelinimiz Tuğba girdi. Herkes fısıltılarla ‘Maşallah’ demeye başlayınca Hakan, Tuğba’ya heyecandan tir tir titreyerek baktı göz ucuyla ama Tuğba da ondan farksız değildi. İkisi de heyecandan bayılmak üzereymiş gibi gözüküyordu ama aralarındaki aşk, muhabbet her yanımızı sarmıştı.

Tuğba herkesin gözü üzerindeyken yavaşça süzülerek Hakan’ın yanında onun için hazırlanan yere geçti. İmam boğazını temizleyip hem Hakan’ın hem Tuğba’nın baba isimlerini sorup öğrendi sonra kendi isimlerini öğrendi. Yanında bulunan kolçağa koyduğu kağıt üzerinde not ettikten sonra “Cenabı Hak bütün evlenenlere ömür boyu huzur, mutluluk sağlık versin. Cenabı Hak evlenecek olanlara da hayırlısıyla beraber evliliklerini daim kılsın. Aile içerisinde zaman zaman huzursuzluklar olabilir bunu hepimiz yaşıyoruz ama önemli olan bunları nasıl çözeceğimizdir. Evde ne kadar iyi olursak günlük hayatımızda da o kadar iyi oluruz. İnsanız elbette öfkeleniriz ama ne diyor peygamberimiz “Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir. [Buhari]” dolayısıyla öfke ateşini söndürmek imanın alametidir. Elimizden geldiği kadar birbirimize kırıcı davranmamamız, kötü sözler söylemememiz gerekmektedir. Birimiz kızdığı zaman diğerimiz sessiz olmalı, alttan almalıdır. Bazen ev halinde, komşuluk halinde, iş halinde bir anda siniri yenmek çok önemli bir marifettir. Bu yüzden evimizin huzurumuzun yuvamızın mutluluğu bizlere bağlıdır. Hem kadınlara hem erkeklere. Hele şu zamanda çok zordur. Zaten ne demiş peygamber efendimiz “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.(Tirmizî, Fiten,73; Ebu Davud, Melahim,17).” avuçta kor nasıl tutulur? Bir elin yanar diğerine atarsın o da yanar diğer eline atarsın. Bu ahir zamanda da aileyi muhafaza etmek, boşanmadan uzun yıllar huzurlu bir evlilik yürütmek zordur onun için bir konuda ayrılığa düştüğünüz zaman hadislere başvurun ki Allah yolundan, peygamber yolundan sıratı müstakimden ayrılmayın. İkinci olarak da çoğu zaman maalesef karşılaşıyoruz nikah kıymaya gittiğimiz zaman iki genç kardeşimize de soruyoruz diyoruz ki “32 farzı biliyor musunuz?” Hadi onu bilemiyorum diyor “Gusul abdestini biliyor musunuz?” onu da bilemiyorum diyor o zaman biz de üzülerek nikahı kıyamadan geri dönüyoruz. Bu yüzden evlatlarımıza, gençlerimize öğretmemiz lazım. Nasıl ki en iyi okullara gitsin, en iyi işlerde çalışsın istiyorsak bunları öğrenmesi için de o denli çaba harcayacağız. Biz tabi şimdi bu gelin damadımızı tanıyoruz. İkisi de talebemiz olduğu için bildiklerini bilip sormuyoruz ama bir yabancıya sorunca böyle durumlarla karşılaşıyoruz ve inanın içimiz parçalanıyor. Lütfen bu konularda çocuklarımızı daha bilinçli veliler olarak yetiştirelim. ” diyerek uzun bir nasihat konuşması yaptı bu güzel konuşma sonrası ise önüne bırakılan masadaki ikramlardan biraz atıştırıp su içtikten sonra asıl nikaha geçti.

“Mihr-i Muaccel, acele olan mehirdir. Gelin kızımıza ait olan burada kararlaştıracağımız mehirdir. Bir de Mihri-i Müeccel var o da acele olmayan mehirdir. Bu acele olmayan mehir de dinimizce Allah kimseye ayrılık falan vermesin ama ayrıldığı zamanda 4 ay 10 gün ailesinin nafakasını teslim etmek zorundadır, onun için bu da Mihr-i Müeccel acele olmayan mehirdir. Aynı şekilde kanunlarımızda da yazılıdır ama iki taraf için de birbirinin haklarını istismar etmeme adına bu süre belirlenmiştir. Şimdi Mihr-i Müeccel miktarını ne kadar tayin edeceğimizi belirlediniz mi?” diye sorunca hemen yan koltukta oturan şahitlerden biri “Altı bin TL yeterlidir hocam.” dedi diğerleri de onaylayınca hoca tekrardan “Mehir miktarımızı altı bin TL olarak tayin ettik.” dedi orada bulunanlar tekrar onaylayınca hoca Arapça dua okumaya başladı ve tövbe istiğfar duası bitince “Gelin kızım Allah’ın emri peygamberin sünneti imamı azamın içtihadı huzurda bulunan şahitlerin de şehadetiyle altı bin TL Mihr-i Müeccel ve kendi aranızda kararlaştırdığınız Mihr-i Muaccel üzere Ali oğlu Hakan’ı eş olarak aldın, kabul ettin mi?” dedi. Tuğba yanında oturan Hakan’a bakarak gülümsedi ve “Aldım. Kabul ettim.” dedi sesi titreyerek ve bu şekilde 3 kere tekrarlandı sonrasında imam Hakan’a döndü ve “Damat beye soralım Allah’ın emri peygamberin sünneti imamı azamın içtihadı ve huzurda bulunan şahitlerin şehadetiyle şurada kararlaştırdığımız altı bin TL Mihr-i Müeccel ile kendi aranızda kararlaştırdığınız Mihr-i Muaccel üzere Fatih kızı Tuğba’yı zevceliğe aldın, kabul ettin mi?” dedi bu sefer Hakan salonda göz gezdirip ağabeyimi bulunca gülümseyerek omuz silkti ve “Aldım, kabul ettim.” dedi bu da iki kere daha tekrarlanınca imam sözü devralıp “Ben de bu kadar şahidin huzurunda bu nikah akdini kıydım. Amin.” dedi ve tekrar Arapça dua etmeye başladı.

İmamın duası bittikten sonra yavaş yavaş tüm ev boşaldı ve gelinin babası oturma salonunun ortasına aldığı kızına uzunca baktı sonra “Hepiniz hoş geldiniz, bereket getirdiniz. Ben kızıma 25 yıldır yapabildiğim kadar en iyisini yapmaya çalıştım ama bazı şeylere gücümüz yetmedi ona istediği şeyleri alamadım bazen de korkularımdan dolayı yapmadım. Hani derler ya babalar serttir, duygusal değildir. Aslında siz görmediğiniz için babaları öyle sanıyorsunuz. Ben taş kalpli değilim. Ben babayım, babalar duygularını gizler, açığa vurmazlar. Ona hep Allah yolunda peygamber izininde yürümesini öğütledim, anlattım yeri geldi örnek gösterdim. O benim tek evladım. Doğduğu günden beri her zaman annesiyle beraber arkasında ona belli etmeyerek koruyup kolladık. Annesi vefat edince ona hem annelik hem babalık yapmaya çalıştım. Ne kadar becerdim bilemem ama yapmaya çalıştım. Tuğba beni hiçbir zaman üzmedi, yanıltmadı. Bir işe adım atarken ilk bana danıştı. Şimdi kızımı artık oğlum olan Hakan evladıma teslim etmem gerekiyor. İnanın gözüm arkamda kalmayacak ama kızımdan tek bir çekincem var. Ben ona hiç doya doya sarılamadım acaba şımarır mı, acaba benim sözümü dinlemez mi, acaba beni yok sayar mı düşüncesiyle. Bu korkular neticesiyle de kızıma sevgimi yeterince gösteremedim ama tek bir gece dahi onu okuyup üflemeden uyumadım. Tek bir gece dahi onu en az iki kere kontrol etmeden uyuyamadım. Ama elimle ama gözümle sevdim. Allah gittiği yerde onu her daim mutlu etsin, bahtını açık kılsın. Allah onu, kocasını ve inşallah evlatlarını sıratı müstakimden ayırmasın. Şimdi sizin huzurunuzda ona canı gönülden sarılmak istiyorum. Allah senden razı olsun kızım bir kere bile yüzümü kara çıkarmadın. Ben senden razı oldum, Allah da senden razı olsun.” diyerek sarıldı.

Tuğba öyle içten ağlıyordu ki gözüm babama kaydı ve gözlerimiz buluştu ardından aceleyle gözlerini sildi. Babası Tuğba’ya son kez sarılıp gözyaşları eşliğinde elindeki kırmız kurdeleyi birkaç tur belinden geçirdikten sonra bağladı. Bu sahne sonrasında ağlayarak tekrar sarılan baba-kız kalbimin acımasını sağlamıştı çünkü ben böyle bir sahneyi yaşayamayacaktım. Bunları düşünürken koluma girmiş olan annem gözyaşlarımı sildi ben de gözyaşlarıma inat gülerek tek kolumu omuzuna dolayıp elimle kolunu sıktıktan sonra babamla tekrar gözlerimiz çarpıştı ve babama bakmaya dayanamayarak kafamı önüme eğdim. Ona bu sahneyi hiç yaşatamayacaktım!

En sonunda gelini kapıda tekrar gören ve babasından teslim almak için kolunu uzatan Hakan’ın gözlerinin içi gülüyordu resmen ve hatta o kadar heyecanlıydılar ki ikisi de tir tir titriyordu. İşte sırf bu sahne için Hakan’a aşkımı itiraf etmemiştim çünkü bu bencillik olurdu. Öleceğimi bile bile onu bu yükün altına sokamazdım ama şu an gözlerinden okunan o mutluluk benim için dünyalara bedeldi. Onu mutlu görmek benim için paha biçilemez bir şeydi ve yanındaki kız. Tuğba. Onu mutlu edeceği belliydi ve Rabbim onların mutluluğunu daim ederdi inşallah. Yüzümdeki kocaman gülümseme samimiydi ama içimde elbette sevdiğim adamın düğününe gitmenin acısını yaşıyordum. Sadece içimde yaşamalıydım zaten, çünkü o mutluydu ve ölen hasta bir kız sevdiğinin kendisi ölünce geride eşiyle beraber mutlu bir hayat süreceğini bilmesi bile yetiyordu. Kıskançlığa işte tam da bu yüzden lüzum yoktu.

…………………….

Gözümün önünde beyazlar içerisinde kol kola girmiş dünyanın en güzel geliniyle, siyah damatlığının içerisindeki dünyanın en yakışıklı damadının masalarına geçmelerini oturduğum misafir masasında gülümseyerek izliyordum. Her şey küçükken Hakan’la konuştuğumuz düğün gibi olmuştu. Süslemeler dahi Hakan’la konuştuğumuz gibi sade ve şıktı. Bir gün okul çıkışı yanıma uğradığında ona “Hakan, büyüyünce nasıl bir düğünle evleneceksin?” diye sormuştum o ise benim gelin olarak içimde sessizce tamamladığımdan habersiz tüm detaylarını anlatmıştı ama o zaman o daha sekizinci sınıfa gidiyordu ve çoktan unuttuğunu düşünmüştüm düğün salonunun kapısından girene kadar ama şu an o düğünün içindeydim hem de gelin olarak değil gelinle damadı alkışlayan bir misafir konumunda.

Gelinle damat yürüyerek yüzlerine yapışmış olan koca gülümsemelerle masalarına geçmiş resmi nikah için nikah memurunun gelmesiyle şahitler çağırılıyordu ben ise gün boyu buraya kadar zor dayandığımı anladığım noktadaydım. Gittikçe nefesim kesiliyordu ve az sonra sevdiğim adam çok güzel bir kadınla gözlerinden mutluluk akar bir biçimde evlenecekti. Yanımda gülümseyerek Hakan’ın videosunu çeken annemi dürtüp sesimi duyurabilmek için bağırarak “Ben biraz dışarı çıkıyorum nefesim daraldı.” dedim annem ise videoyu acilen kapatarak endişeyle bana bakmaya başladı ve benim gibi kulağıma eğilerek “İstersen eve gidelim kızım? Dur ben de geleyim senle.” diyerek videoyu bitirip çantasını almaya koyulunca elimi kolunun üzerine koydum ve hafif tebessüm ederek yine kulağına eğildim ve boğazımdaki yumru artık sesimin garip çıkmasına sebep olurken “Anne lütfen! Sadece biraz nefes alıp geleceğim sakin ol!” dedim ardından masadaki çantamı ‘Belki sesleri duymak istemem ve müzik dinlerim.’ diye düşünerek omuzuma astım ve annemin yanağına bir öpücük bırakıp masadan kalktım. Kalkar kalmaz bu sefer ağabeyimin radarına girince ayağa kalkmak için hareketlendiğini görüp gözlerimi belerterek onu yerine geri oturttum zaten annem de ağabeyimin kolunu tutarak peşimden gelmesini engellemişti.

O ‘Evet!’ cevabını duymadan çıkmam gerekiyordu yoksa patlamama ramak kalmıştı o yüzden elbisemi tek elimle toplayarak acelemi belli etmeden sakin adımlarla düğün salonunun hemen arkasında bulunan otoparka çıkıp bir iki adım atarak temiz bir nefes almaya çalıştım ve kimse olmadığını görünce ileride gördüğüm küçük beton yapının arkasına çökerek kafamı dizlerime yaslayıp sessiz sessiz ağlamaya başladım.

Bu imtihan beni çok zorluyordu ölecek olmam, sevdiğim adamın şu an içerde evleniyor olması, sürekli ağrılar içinde olmam, üzülecek oldukları için hiç kimseye derdimi anlatamamam ve daha nicesi. O kadar dolmuştum ki patlayamıyordum bile! Kalbim çok acıyordu! Öyle bir acıyordu ki söküp atsam daha az acırdı! Boğazım düğüm düğüm olmuşken ağzımdan kaçan küçük bir hıçkırıkla bir tanesinin dahi kaçasını istemeyerek dudağımı ısırdım. Ağlamamı durdurup içeri geçmem lazımdı şu an ama yapamıyordum. Güzel bir şey yaşamak istiyordum. Ölmeden önce güzel bir şey yaşayıp son anımda onu hatırlayarak gülmek ve öyle ölmek istiyordum. Tek bir mutlu anı istiyordum yahu! Tek bir mutlu anı! Zamanım da iyice daralıyordu zaten aileme vereceğim haberden sonra onları yıkacaktım. Ah! Sanki iki üzerime gelen duvarın arasında sıkışmıştım ve sadece sağa sola koşabiliyordum. İçerden alkış sesleri üçüncü kez yankılanmıştı yani şahitler de onay vermiş olacaktı ki son kez onları alkışlıyorlardı bu daha da acıtmıştı kalbimi. Tıpkı ömrüm gibi bitmişti her şey. Çabucak, sessiz ve acılı.

Artık içeri girmem gerektiği kanaatine varınca gözlerimi kurulamak için kollarıma silecekken küçük bir el bir peçeteyle karşımda durdu. Şaşkınca karşımdaki ele baktığımda mimikleriyle ‘Al!’ dercesine tekrar uzattı. Peçeteyi uzatan en fazla altı yaşındaki küçük bir kız çocuğuydu peçeteyi almadığımı fark edince yavaşça eğilip gözlerimi sırayla kuruladı ve peçeteyi elime sıkıştırıp beden diliyle ‘Ağlama!’ dedi. Şaşkınlıkla durdum, demek ki işitme engelliydi benim de hastanede bir işitme engelli arkadaşım vardı ve sırf onunla daha kolay anlaşabilmek için beden dili öğrenmiştim o yüzden küçük kıza bakarak ellerimi havaya kaldırdım ve ‘Ama canım acıyor.’ dedim küçük kız aldığı cevapla endişeli bir biçimde ‘Düştün mü?’ diye sordu ve ardından ilerideki bir noktayı göstererek ‘Benim ağabeyim doktor! Sana yardım eder hemen çağırıp gelirim burada bekle!’ deyince gitmeden onu bileğinden yakaladım ve gösterdiği yere baktım.

Baktığım yerde bugün beni düşürerek elime basan o adam buraya bakarak endişeli bir biçimde bekliyordu bu yüzden kafamı hemen geri çektim. Karşımdaki kıza ‘Biraz bekle lütfen. Sana vereceğim kağıdı ona götürebilir misin?’ deyince gülümseyerek onayladı çantamdan çıkardığım küçük not defterimin kağıdına birilerine derdimi anlatma isteğiyle dolup taştığım için aceleyle ‘Bazen her doktor her hastalığa şifa bulamaz o yüzden lütfen benden uzak dur. Üçüncü kez karşıma çıkma fırsatın bile olmadan öleceğim, yüküm yeterince ağır!’ yazarak kağıdı kıza verdim ve koşarak düğün salonuna girdim…

…………….

Bölümlük ;

AYET: “Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Al-i İmran, 145)

HADİS: “Bir Müslüman’a herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Marda,1; Müslim, Bir, 52).

Elhamdülillah…

………………………………..

Umarım beğenmişsinizdir. Lütfen hikayem hakkındaki fikirlerinizi belirtmeyi unutmayın. Fikirlerinizi heyecanla bekliyor olacağım. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere…

Tags:

Paylaş
31 Yorum
  1. Sofuoglu 4 ay önce

    Yeni bölümü merakla bekliyorum ,bakalım Ömer ona arkadaşını tanıştırması na ne diyecek

  2. Sofuoglu 4 ay önce

    Ellerine emeğine sağlık canım,ilhamın bol olsun

  3. ssalihaa 7 ay önce

    Yazarcim çok mu yoğunsun ne yorumlara cevap var ne de gelen bir bölüm

    • Yazar
      ~BSM~ 7 ay önce

      Çok sosyal bir insan değilim maalesef ama yine de fırsat bulduğum ve yorumları gördüğüm her an cevap veriyorum. Yoğunluk konusunda da gerçekten maalesef çok yoğunum onun yanı sıra bir de elimde hiç stok bölüm yok. Yani direkt yazıp atıyorum o da biraz zorluk çıkarıyor haliyle. İnşallah bu sıralar çok bölüm yazmaya çalışacağım birkaç hafta sonra her hafta düzenli bölüm gelmeye başlayacak inşallah. Lütfen kusuruma bakma 💕

      • ssalihaa 7 ay önce

        Kusurluk birşey olamaz. Tabi ki yoğun olabilirsin yazmak kolay iş değil Ben sadece sevdigim ve merakla beklediğim hikaye olduğu için biraz sabırsızım yoksa elbette bekleyeceğim

  4. ssalihaa 7 ay önce

    Yazarcigim sonunda oturum açabildim. Ilk yorumumuda yapabilirim. Bölüm çok güzeldi sonuda bir o kadar esrarengiz ömer le asiyenin abisi kavga mi etti birlikte dayak mi yediler bilinmiyor umuyorum ki bizi fazla bekletmeden yeni bölüm gelir yazarcim merakla bekliyorum

    • Yazar
      ~BSM~ 7 ay önce

      Aslında son zamanlarda elimden geldiğince düzenli bölüm atıyorum fakat içinde bulunduğum bazı durumlardan ötürü ancak 15 günde bir bölüm atabiliyorum.

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account