164328937_480188876488671_4710787514522047966_n

TANITIM

” Her zaman dediğim gibi kızlar , en iyi erkek ölü erkektir. Bunların düşündükleri üç şey vardır. Anaları , mideleri ve uçkurları…

O yüzden yemişim böyle aşkın ızdırabını.” diyen Su , klasikleşmiş nutukunu atmış ve oturduğu rahatsız sandelyeden hışımla ayağa kalkmıştı. Asra , Emine ve Aleyna hızla ilerleyen arkadaşlarının ardından ayaklanırken kıkırdayarak kantindeki çapkın bakışların hedefi haline gelmişlerdi.

Su , üzerinde hissettiği rahatsız edici bakışlarla , hayali savaş boyalarını sürüp içindeki savaşçı Amazon kadınını uyandırarak döndü arkasına .Sınıfın çapkını güvensizlik abidesi Güven yüzündeki pis sırıtışla genç kızın bacaklarını süzüyordu. Ben babamın kızıyım nidalarıyla , masada oturan gence yaklaşan Su, biraz sonra başlayacak kürk karşıtı eyleme yetişmek için elini çabuk tutmaya karar verdi.

Güven ve arkadaşlarının masasına geldiğinde elindeki siyah çizim çantasını gürültülü bir şekilde masaya bıraktı. Seri hareketlerle çantadan çıkardığı karakalem bacak resmini Güven’in yüzüne fırlatıp ,” Bunlar ananın bacakları , geçen sene yazlıkta çektirdiği resmine bakarak çizdim. Sende ki gözde milletteki çay süzgeci mi cenabet amip ! Bir daha pis bakışlarını üzerimde hissedersem inan çizdiğim sadece ananın bacakları olmaz…” dedi.

Kalabalık kantinde tek bir ses dahi çıkmazken , Güven eline aldığı kağıdı hızla buruşturdu. Su ,karşısındaki gencin renkten renge girmesini durup izlemek istesede eyleme geç kalmamak için saçlarını savurarak döndü arkasını. Aceleci adımlarla kol çantasından çıkardığı kelepçeyi alarak , okulun bahçesine ilerledi. Arkadaşları ile kararlaştırdıkları demir sürgülü kapının önüne geldiğinde ise olduğu istemsizce durdu adımları.

Karşısındaki uzun boylu , kirli sakallı , esmer tenli adama uzun uzun baktıktan sonra kendisine yetişen arkadaşlarının dürtmesiyle kendine geldi. ” Hadi Su çek klasik nutuğunu da , göm çocuğu. Gerçi buna ne bahane bulacaksın merak ediyorum.” diyen Asra ‘ yı umursamadan attı adımlarını Karadeniz’in asi kızı feminist Su .

Genç adamın karşısına geçip bakışlarını yüzüne sabitledi. Ardından dolgun dudaklarını aralayıp ,” Kara çocuk! Seni doğuran ana olsun mu bana kaynana ?”

**********

1. BÖLÜM SU TAKALAR VE KÖKLERİ

Yol arkadaşlarım hepiniz Amirin Kızı’na hoş geldiniz. Umarım keyifli bir yolculuk olur ve yolun sonunda da beraber oluruz.

Keyifli okumalar…

🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓

“Hayde dede hayde, vallaha geliyor Kör Rıza. ” diyen genç kız dedesinin koluna asılarak sürüklemeye başladı. Yaşlı adam torununa ayak uydurmakta zorlanıyordu. Son bir sokak kalmıştı evlerine, ondan sonrası Allah kerimdi.

Bu sefer bastonu taşa çarpmıştı Everun beni Hıdır. Ellerini dizlerine yaslayarak duraksadı ve sık nefeslerinin arasında “Paçi darlandum, Kör Riza ya kalmadan gideceğum pok yolina. ” Dedi bitkin bir sesle.

” Etma dedem, az kaldi. Bak Riza diyirum, marangozluk edeyi diyurum. Adam kör diyirum…”

” Kör olan Riza değildur Su, ha buraya bizzat benum talihum kördur.”

Dedesinin sözlerinin ardından son bir gayret koluna giren genç kız kendi kendine bir söz verdi. ” Bir daha dedemi kız kavgasına götürsem Trabzonspor ligden düşsün.” İç sesi Rivriv ise boş durmayıp yapıştırdı cevabı. “Verdiğin sözler buradan Sürmene’ye yol olur Su, riv riv yapma devam et!”

Evlerinin bulunduğu sokağa saptıkların da derin bir nefes aldı Hıdır dede. Bu günde Azrail’e yanlış adres vermişti. Sıcaklar yüzünden herkes kendini bahçelerinde ki gölgeliklere atmıştı. Rıza her ne kadar kör olsada deli değildi. Bunca şahidin içinde doğramazdı yaşlı adamı.

Ellerinde ki hortumla birbirlerini ıslatıp serinlemeye çalışan Takalar ailesinin erkekleri doğal ortamına kavuşmuş bir hamsi kadar mutluydu. Bahçede kavga varmış gibi gürültü çıkararak eğlenen abilerini bir kaç saniye izleyen genç kız bıkkın bir nefes verip kahlüllerinin havalanmasını sağladı. Bazıları saçma gelse de büyük bir meziyetti Su’ya göre, herkes yapamazdı.

İşaret ve baş parmağını kanca gibi birleştirek dudaklarına götürdüğünde tüm nefesini ani bir hareketle dışarı üfledi. Islık deyip geçmemek lazımdı, belli bir teknik dahilinde çıkıyordu o tiz ses.
Duydukları ıslık ile sessizliğe bürünen beşli taka filosu hızla sesin geldiği yöne, bahçe duvarına doğru koştu. İsmail, İsrafil, Mikail, Cebrail ve Azrail… Su ve iç sesi Rivriv’in abileri. Birde kuzen oldukları halde sülalenin tek kızı olan Su’ya vekil abilik yapan yirmi Takalar erkeği vardı. Genç kızı canından bezdiren organik Tranzon’lu yirmibeş taka…

Abilerinin içlerinde en sakin olan İsmail sıradan insanlar gibi bahçe kapısından çıkmış, diğer kardeşleri ise duvardan atlayarak yola inmiş ve dedelerinin yanına koşmuşlardı. İki yandan yaşlı adamın koluna girerek, dikkatle ilerletmeye başladıklarında az evvel son duasını edip vasiyetini gözden geçiren Hıdır Takalar, yüzündeki çarpık gülümseme ile Duriye nineyi düşünüyordu. Nasıl da sarılmıştı kavga ayırma bahanesiyle.

Bahçenin ortasındaki büyük çardağa ilerleyip, ahşap tabureye oturttukları dedelerini endişeli gözlerle izliyorlardı. Kalp hastası adamın öğle sıcağında fenalaştığını zan etselerde, Hıdır Takalar’ı fena eden sıcak değildi.

” Dedem iyi misin ne işin var bu sıcakta dışarda yüzün pancara dönmüş.” diyen en büyük torunu İsmail’ di.

Gelini Firdevs’in uzattığı su bardağını şüphe ile inceleyen adam, ”Ha bu suyin içine ne vardur? diye sordu. Karşılığında ise sosyetik gelinini bir kez daha kaçırmanın keyfini çıkardı. Söylenerek arkasını dönen Firdevs kayınbabasının adına yaptığı atıflara dayanamıyordu. İsmi yüzünden entrika dan sorumlu devlet bakanı gibi muamele görüyordu. Bu aileye otuz beş yıl ve beş torun vermişti ama hala İzmir’li, sosyetik gelin, Entrika Firdevs gibi lakaplardan kurtulamamıştı.

Gelininin gözden kaybolması ile suyu besmele çekerek yudumlayan Hıdır, boş bardağı İsmail’e uzatıp, başı ile Su’ yu gösterdi ve ” Evladum, ha bu paçinin aklina az bir miktar uymuş olabilurum. Ama korkmayun eyiyum.” Dedi.

İhalenin kendine kalacağını anlayan genç kızın kahvelerinde bir heyelan kopup sabır fidanları köklerinden ayrıldı. “Şimdi ben suçlu oldum demek! Kavga var dediğimde geleyim de ayırma ayağına Duriye’yi yoklarım diyen kimdi ha?”

“Nenem leilahe illallah, bu kizin Allah korkusu da yok uşağum. Hayde beni odama cötürün. Yorgun kalbum bu laflara dayanamayi!” dedikten sonra ayaklanan Hıdır Dede’nin sesi bitkin çıkmıştı.

Abileri İsmail ve İsrafil ileri atılıp yaşlı adamla beraber eve doğru ilerleyerek gözden kaybolduklarında bakışlarını üzerine çeviren üç takalar erkeği ile derince yutkundu Su. Ardından hızla ellerini yukarı kaldırıp şirin bir gülümseme kondurdu dudaklarına. Savunması ise ipten adam alır cinstendi.

“Namusum, şerefim ve Trabzonspor üzerine yemin ederim ki doğruları yalnızca doğruları söyleyeceğim. Ben yokken Sevim denen sevimsiz hakkımda atıp tutmuş. İstanbul da erkeklerle fink atıyor burada cici kız pozları kesiyor demiş. Dedem de bunu Duriye teyzeyi dikizlerken duymuş. Tahmin ettiğiniz gibi hemen bana yetiştirdi ve yine tahmin ettiğiniz gibi biricik bacınız bildiğin gaz girl olduğu için aldım yanıma Rivriv’i düştüm yola. Dedem de peşime tabi.

Sefer abinin bakkalın önünde buldum sevimsizi yer misin yemez misin yerine, yersin yersin deyip bir temiz dövdüm. O sırada da dedemiz everun benu Hidir çıktı sahneye. Bizi ayırmaya çalışan kadına sarılmış. Bildiğin el kimin cebinde dizilerine döndü ortalık.

Şimdi buraya kadar herşey Takalar ailesinin lehineydi hazırsanız sıvama bölümüne geçeyim.”

Konuşmaktan nefesi kesilen yüzü kızaran Su, devam et dercesine sessiz kalan üç abisine bakıp masum bir tavırla sürdürdü konuşmasını. “Duriye teyzenin oğlu Kör Rıza yine marangoz da elini kesmiş. Eve gelmiş dinlenmeye. Bir bakmış ben kızının dedem de anasının üzerinde…”

Odasının camından başını uzatarak torununu susturan Hıdır Dede, küçük bir düzeltmede bulundu. “Edepsuzluk etma, sen o kizun üstüne neye çikmadun. Dikelduğun yerde evure çevure okşadun saçlaruni. “

Yaşlı adamın çenesi eve girdiği halde durmuyordu. Gerçi Su çene farkıyla koşuyu alırdı ya neyse. “Dede demin ki söylediklerinden yola çıkarak asıl edepsizu beş saniyede bulabiliriz. Ben kızın üstünde değildim tamam, peki sen ne araydiin acaba Duriye’nin üzerinde!” diyen Su ile birlikte penceresi sertçe kapattı Hıdır dede.

Ardından dedelerini odasına bırakıp bahçeye dönen iki takanın da katılımı ile sorguya devam edildi.

Bahçede Su odada Hıdır Takalar aşık gibi atışa dursun mavi renkli demir bahçe kapısı büyük bir gürültü ile açılıp arkasındaki duvara çarptı. Gelen her kim ise hayırlı bir iş için gelmediği ortadaydı. İsmail önde diğer taka kardeşler arkada kapıya doğru ilerlediklerin de az önceki öfkeleri buhar olup uçtu. Gelen Kör Rıza idi ve elindeki ahşap saplı testereye bakılırsa Hıdır dedeyi yaşlı Geppetto Usta gibi yontacaktı. “O azgın bunak nerede!” diyen Rıza’nın elleri sinirden titriyordu.

Öfkeli adamı cevaplayan İsmail di. “Rıza abi dedemi biliyorsun, alfabede kaç harf varsa o kadar hap yutuyor günde. Birini almasa her yerin ayarı kaçıyor. Ben konuşurum, ilaçlarını düzenli olarak almasını sağlarım.”

“Kullandığı o ilaçlar adetince parçaya bölerim onu. Her haltı unuttu bir o işi unutmadı. Ya birini bulup evlendirin mahalledeki dullar rahat etsin, ya da ağaç gibi budarım onun dallarını.”

“Haklısın abi ne desen haklısın. Sen şimdi dön evine, babam gelince bir yolunu bulur herşeyin.” diyen adam derin bir nefes alıp Rıza’nın vereceği cevabı beklemeye başladı.

Beklediği cevap ise kesinlikle ayaklarının hemen dibine testere fırlatan adamın adeta hırlayarak bahçeden çıkması değildi…

“Allah aşkına baba, olacak iş mi yaptığın? Vedalaşmak için bir kahveye gireyim dedim herkes seni ve Duriye teyzeyi konuşuyor. Rıza’nın yüzüne nasıl bakacağım? Yaverin olacak püsküllü de adamın kızının yüzünü duvara sürtüp cildini ölü derilerden temizleyeceğim demiş. Tüm köy arkamızdan gülüyor!” diyen kişi İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele masasında ki ekip amiri Süleyman Takalar’ dı.

Kızı ve karısı ile İstanbul’da yaşayan adam tatilde kardeşleri ile vakit geçirmek doğup büyüdüğü toprakları görmek istemişti. Farklı şehirler de ekmeklerinin peşlerine düşen oğulları da işlerini ayarlamış ve Trabzon’un yolunu tutmuşlardı.

İnatta bir dünya markası olan Hıdır Takalar ise her zaman ki gibi oğlunun sinirlerini hoplatacak bir şey bulmuştu. Zavallı adam babasından çektiği yetmezmiş gibi birde yirmibeş erkek torundan sonra ailede bir kız bebek dünyaya geldi diye deve kestiği kızı Su ile uğraşıyordu. Koskoca deve boşa gitmişti, genç kız konuşmaya başladığı günden bu yana hayatlarından aksiyon eskik olmamıştı. Tüm oğullarından daha yaramazdı.

Okulu yakmak, arabayla berbere dalmak, asker eğlencesinde havaya atılan askeri tutmamaları için diğer arkadaşlarına rüşvet vermek, kına gecelerinde kınanın içine ısırgan karıştırmak… Bunlar ve daha nicelerini yapacak tilkileri bir bedene hapseden paranormal varlığı kızı sanarak sevmişti. Durumu kabullendiğinde ise her şey için çok geçti.

Oğlunun kararmış yüz ifadesi ile bakışlarını yanında ki torunu Azrail’e çeviren yaşlı adam, gülmemek için zor tutuyordu kendini. Rahmetli karısı Fadime Hanım dört büyük meleğin adını koyacağım torunlarıma diye tutturmuş, en sona kalan bebeğe ise yazık olmuştu. İsmiyle ilgili espri yapmayan kimse kalmamıştı etrafında.

Torununa göz kırpıp ayaklanan Hıdır, “Ne etmişum Duriye’ye? Sanki etmişum bişe! Tutmayaydim oni düşeceyidi. Eyilukta yaramayi artuk. Bi daha yolda görsem dönerum arkami.” dedi sinirle. Hemen sonrasında ise “Hayde Azrail efendi cötür benu cidduğun yere!” diyerek genç adamın koluna girdi.

Azrail ise başka şaka varsa ya şimdi yapın ya da sonsuza dek susun dercesine bıkkın bir nefes verip, dedesi ile birlikte salondan çıktığında hayretle sordu. “Dede sen demin Duriye’yi görsem arkamı döner giderim mi dedin, bana mı öyle geldi?”

Ağır adımlarla odası giren yaşlı adam, torununun kapıyı kapatması ile “Zeki uşak hep takdir ettum senu. Bağa çekerek gerizekaluluktan kil payi kurtuldun. Duriye’mi görünce arkamı döneceğum ama bir sor niye?” dedi kısık bir sesle.

“Aha aksiyon! Sordum dede niye?”
“Kaçan kovalanur diye. Taktuk edeceğum oğa. “

Hıdır Takalar oğlunun kararından habersiz kendince taktikler bulmaya devam ederken, sabah ezanı ile ayaklanan aile fertleri birer birer ayrıldılar dede evinden. Öğleye doğru geride Süleyman Bey, karısı Firdevs Hanım ve kızları Su kalmıştı.

Kapıya yanaşan taksi ile evden çıktıklarında ellerinde bir maşrapa su ile bekleyen Hıdır dede oğlu gider gitmez soluğu Duriye’sinin kapısında alacaktı. Yaşlı adamın yüzü oğlunun elindeki ahşap bavul ile hızla soldu. Bu onun yol arkadaşı sayısız yolculuk yaptığı tahta kuruları uzak dursun diye üzerine yaş tahtadan yapılmıştır yazdığı bavuluydu.

“Ha o elundekini ne edecesun?” diyerek soran adam, aklına gelenin başına gelmemesi için dua ediyordu.

Süleyman Takalar yüzündeki taviz vermez ifade ile “Bundan sonra bizimlesin baba. İstanbul’ da sıkılırsan dört oğluna daha da sıkılırsan yirmibeş torununa gidersin. Her birinde on gün dursan yıl bitti gitti. Sakın itiraz etmeye kalkma Rıza’ya şerefim üzerine söz verdim seni götüreceğime dair. Yoksa çekip vuracaktı. ” dedi ve hızlı adımlarla ilerleyerek elindeki bavulu taksinin bagajına yerleştirdi.

Elinde maşrapa dolusu suyu bir güzel içen Hıdır dede kendisini bildi bileli ilk kez evinin kapısına kilit vuruyordu. ” Oy Duriye oy! Yaktun başumi…” diye diye hayıflanan adam havaalanına geldiklerinde bir umut oğlunun gözlerine baktı, baktı ve baktı. Karşılığında ise “Onu milletin anasını kucaklamadan düşünecektin!” diyen sözleri ile tüm umutlarını yitirdi.

Uçağa bindiklerinde yorgun bir halde başını koltuğa yaslayan Süleyman aklına gelen şey ile telefonunu çıkardı ve  aradığı ismi bularak arama tuşuna bastı. Tatile çıkmadan arıza yapan aracını servise bırakması için komiser Kadire’e vermişti. Uzun yıllardır hem mesai arkadaşı hemde komşusu olan Kadir’ de Süleyman Amir’in ricasını severek yerine getirmişti.

Sinyal sesi kesilen kadar bekledi ama cevap verilmemişti. Bir kez daha denedi şansını, bu kez üçüncü çalışta cevaplanmıştı arama. “Buyrun amirim!” diyen kişinin sesine aşina değildi kulakları.

“Kadir nerede, sende kimsin?” diyen adamın sesi oldukça sert çıkmıştı.

“Amirim ben Reşat, Reşat Hancı yeni atandım şubeye. Kadir komiserin ekibindeyim. Kendisi sorguda, ikinci kez arayınca acil bir durum olduğunu düşünüp cevapladım aramayı.”

“Reşat Hancı demek. Her neyse komiserin geldiğinde aradığımı ve benim arabayı alana göndermesini söyle…” dedikten sonra telefonu kapatan adam yanı başında camdan dışarıyı izleyen Su’yun çocuksu bir sevinçle parlayan gözlerine baktı ve mırıldandı. Bu kız hiç büyüyecekti. ” Vay geldi seni alacak adamın başına amirin kızı…”

 

********

2.  BÖLÜM REŞAT HANCI VE KÖKLERİ

 

Aynı odada kaldığı kardeşlerinin yüzünü belki de son kez görüyordu Selvi, hüzne bulanmış elaları isyan ettiğinde sessiz vedasını bir kaç damla gözyaşı süsledi. Dudaklarından kopan hıçkırığını avuçlarına hapsedip pencerenin camını açtıktan sonra elindeki bir kaç parça kıyafetinin olduğu bohçayı yavaşça dışarı attı ve kendiside sessizce atladı. Hava soğuk değildi kardeşleri üşümezdi. Hem yıllarca sevgisizlikten üşüyen Selvi’nin kalbinin yanında pekte önemli değildi.

Yerdeki bohçayı hızla alıp ardına bakmadan koşmaya başladığında yokluğunun fark edilmemesi için dua ediyordu. Bir saate kalmaz dedesinin öksürük nöbeti başlar, “Selvi su getir!” diye bağırırdı. Küçücük yaşında herkese yetmişti de Selvi, babasının ekmeği ona yetmiyordu nedense. Eğer yetse daha ondört yaşında bir çocuğu başlık parası için evlendirmek ister miydi? Ya abilerine ne demeliydi sırf alınan başlık parasıyla bakkal dükkanı açacaklar diye sessiz kalmışlardı bu cinayete. Evet cinayet. Daha adet dahi olmamış bir çocuğu gelin etmek cinayetten başka bir şey değildi.

Başındaki kara yazmadan firar eden saçları ılık rüzgarda uçuşurken beyaz teni dakikalardır koştuğu için giderek kızarmış, nefesleri ise hayli sıklaşmıştı. Alışıktı nefessiz kalmaya kaç kez sokakta oynadığı için başı su dolu varile sokulmuştu annesi tarafından. Kız kısmı gülmez, kız kısmı konuşmaz, kız kısmı okumaz, kız kısmı sokakta oynamaz, kız kısmı babası ve abileri yedikten sonra sofrada kalanları yer…

Peki annesi zamanında kız kısmı değil miydi? Kız olmak kötüydü bu dünyada. Hele de ela gözleri, beline kadar uzanan kara saçları ve güzel yüzüyle görenin hayran olduğu Selvi gibi bir kız çocuğu olmak en kötüsüydü. Daha günahsız bir çocuk olan bedenleri beğeni ile süzüp kendine eş, oğluna gelin etmek isteyen insanlar ise zalimdi, sapkındı…

Gecenin karanlığına rağmen attığı her adımda umudu aydınlatıyordu çocuğun geleceğini, ciğerleri acıyor durmak istiyor ama umudun ışığından güç alarak devam ediyordu yoluna. Önünde sadece bir sokak kalmıştı Seydan Konağı’na ulaşmak için. Ondan sonrası güvendi, huzurdu çocukluğunu yaşamaktı, belki de okula gitmekti.

Narin elleri kendisinden beklenmeyecek bir güçle konağın ahşap kapısını yumrukladığında seslere uyanan Hasan ve Hüseyin ok gibi fırladılar yatağından. Bu saatte gelen kimse iyi bir haber vermeyeceği kesindi. Komodinin çekmecesindeki silahını beline takan Hasan koşar adım indi merdivenleri, öylesine heybetliydi ki merdivenler ayaklarının altından ufanıyordu sanki. İkizi Hüseyin de tam arkasındaydı. Hasan ve Hüseyin Seydan, Firuz Ağa’ya evlat sevgisini ilk kez tattıran iki aslan parçasıydı. Birde küçük kardeşleri Bedirhan vardı. Onun uykusu hayli ağır olduğundan konak yıkılsa dahi duymazdı.

Kapıyı hızla açan Hasan karşısında gördüğü küçük kızla nefesinin kesildiğini hissetti. Kim ne yapmıştı bu güzel çocuğa da gecenin bu vakti perişan bir halde kapısına dayanmıştı. Yüzünde ki morluklar ve boynundaki izler inşallah dayaktandır diye yakardı genç adam. Evet yakardı. Birinin zorla bedenine sahip olmasındansa dayak yemesini diledi. Dayağın izlerini siler yaralarını sarardı ama tecavüze uğrayan bir çocuğun ruhundaki ızdırabı dindirecek gücü yoktu.

“Hasan Ağa’m” diyerek kollarına sığınan çocuğa sıkıca sarıldı adam. Sinesine çarpan hıçkırıklar korkularını besliyordu. Kim el sürdüyse bu masuma acımadan alacaktı canını.

“Söyle bacım kimsin, biri bir fenalık mı etti ? ” Diye soran Hasan alacağı cevaptan korkuyordu. Yavaşça avluya ilerlettiği çocuk kendisini bırakmıyordu. Arkalarındaki Hüseyin de ikizinden farksız değil di. Kapıyı kapatıp arkalarında ilerlediğinde ne olup bittiğini öğrenmek istiyordu.

Avludaki tahta divana oturttuğu çocuğu dikkatle inceleyen Hasan, “Karındaş su getir.” dedi fısıldayarak. Hüseyin mutfağa doğru ilerlerken Selvi hıçkırıklarının biraz olsun dinmesiyle, “Babamlara verme beni ağam, satacaklar. Korkuyorum kimseye verme!” diyerek yalvardı.

“Allah’tan gayrısı alamaz seni buradan korkma. Kimsin, baban kim?”

“Adım Selvi ağam, kahveci Rüstem’in kızıyım. Daha küçüğüm ben ama o pis adam babamdan istedi beni. Abimler başlık parası ile bakkal açacaklarmış. Ne olur verme onlara. Herkes senin nasıl güçlü olduğunu konuşuyor, bir tek sen korursun, yalvarırım sakla beni!”

Duydukları ile acı içinde gülümsedi Hasan küçük bir kız çocuğu babası, abileri dururken bir yabancıdan medet umuyordu. Bunun hangi kitapta, hangi törede yeri vardı. Bu masumun güzel yüzündeki izlerin hak dünyada hesabı sorulurdu elbet, bu dünyada sormak ise Hasan’a vebaldi. Gecenin bir vakti hanesine sığınan çocuğun gözyaşlarının bedelini ödetecekti.

Üzerindeki başörtüsünü düzelterek yanlarına koşuşturan annesi Zenan’a bakan genç adam, “Anam Selvi’yi Rabbim göndermiş. Kol da kanatta biziz ona. Kimse ilişmeyecek, canı yanar, kalbi kırılır yakar yıkarım ortalığı. Ben Hüseyin’le çıkıyorum.” dedi sert bir ses tonu ile öfkesi sesine ve bakışlarına yansımıştı. Bakışları yeniden Selvi’yi bulduğunda ise gergin yüz hatları hızla gevşedi ve dudakları şefkatle kıvrıldı. “Ben babanlarla gidip konuşacağım bacım, sen sakın korkma. Bu konağa bir nur tanesi lazımdı onuda şükür bahşetti Yaradanım. Bundan sonra benim kardeşim bu Seydan ailesinin de kızısın.” dedikten sonra Selvi’nin başındaki kara yazmaya uzandı.

Bu kara yazmayı masum bir çocuğun saçlarına örtenler adeta ruhlarında ki karanlığı ayan etmişti. Selvi hangi renk yazma istiyorsa onu takmalıydı, bir çocuğun renkleri elinden alınmamalıydı.

Oğlu Hüseyin’in getirdiği suyu Selvi’ye dikkatle içiren Zenan Hanım anaç bir tavırla bağrına bastığı kızı kendi odasına çıkarmıştı.

Kendi odalarına çekilerek üzerindeki pijamalardan kurtulan Hasan ve Hüseyin hızla giyinmiş, tam kapıdan çıkmak üzereyken arkalarından seslenen babaları Firuz Ağa ile duraksamışlardı. Seydan ailesinin küçük oğlu Bedirhan, onun bir an olsun ayrılmadığı arkadaşı Halil ve Halil’in babası Resül Kahya da hazırlanmıştı. İki genç adamı yalnız bırakmak istememişlerdi. Mertlikle kimse bükemezdi de bileklerini iş hinliğe gelince yiğitlik yere serilirdi.

Rüstem ve ailesi derin bir uykudayken kırılırcasına çalan kapıları ile yataklarından sıçrayıp ayaklanmışlardı. Selvi’nin abileri Şakir ve Adem kapıya ilerlerken odalarından çıkan henüz onbir ve dokuz yaşında olan Şamil ile Ahmet korkuyla annelerinin yanına sindiler.

Etrafta eş dost komşu kim varsa pencerelere çıkmış delirmiş gibi bağıran Hasan’ı neden bu saatte ve bu kadar öfkeli bir halde komşularının kapısına dayandığını öğrenmek için merakla izliyorlardı.

Tüm ev halkı ayaklandığı halde ne yazık ki kimse Selvin’in yokluğunu fark etmemişti.

Kapıyı açar açmaz üzerine saldıran Hasan ile ne olduğunu anlamadan kendisini yerde bulmuştu  Şakir. Yerden kalkmak için doğrulmaya çalıştığında karın boşluğuna gelen tekme ile nefesi kesilip iki büklüm halde kıvranmaya başlamıştı.

Abisinin kurtarmak için hareketlenen Adem, başına aldığı ve nereden geldiğini bilmediği darbe ile arkasını döndüğünde kendisine otuzikidiş sırıtan Bedirhan ve Halil ile göz göze geldi. Gözleri kapanmak üzereyken gözüne ilişen kalın sopa ile elini havalandırarak başının arkasına dokundu ve eline bulaşan kırmızı sıvı gördüğü son şey oldu.

Art arda tekme ve yumruklarını savuran Hasan ise öfkeden gelen sonsuz bir güçle yorulmuyordu. Hele de sağ eline sardığı kara yazmayı gördükçe yeniden, pes etmeden, yorulmadan savaşması gerektiğini hatırlıyordu. Bu topraklarda cahiller, zalimler ve katiller ölmeden çocukların renkleri hep solacaktı…

Savurduğu her yumrukta, attığı her tekme de nefreti sözcüklere bürünüyordu. ” Reva mı o çocuğa ettiğiniz? Hak mı o masumun teninde ki izler? Boğulmadınız mı o meleğin göz yaşlarında?”

Şakir kendinden geçip bilincini kaybettiğinde inlemeleri ve çırpınışları sona ermişti. Elinin sırtındaki kan izlerine ve sızıya aldırış etmeden hareketlenen Hasan’ın dinmeyen bir öfke ateşi ile yanan bakışları Kahveci Rüstem’i bulduğunda, ellili yaşlarının ortalarında olan adam bir kaç adım gerileyip derince yutkundu. Sırtı duvara değdiği an ise tenine ilişen serinlik ile irkildi. Zavallı Selvi’nin teni de gecenin serininde üşümüştü. Adalet tecelli ediyordu nihayet…

Suratında ki ürkütücü gülümseme ile korku dolu bakışlara kendisini izleyen adama yaklaşan Hasan, ağır adımlarla ilerlerken eline doladığı kara yazmayı çözerek, Rüstem’in gözlerinin önünde salladı ve ” Kendi pisliğinizde boğulacaksınız. O çocuğun boynundaki izi sende taşıyacaksın. Sen ve o günahsız bedene nefis kabartan şerefsizde!” dedi büyük bir öfkeyle.

“A, -ağam…” diyerek dudaklarını aralayan Rüstem boynuna dolanan yazma ve genç adamın uyguladığı baskı ile diz çökmüştü.

Sözleri kesilen nefesi ile yarım kalmış ve kulaklarına dolan cümleleri güçlükle algılıyordu. “Ağa dan paşa dan korkacağına Allah’tan kork şerefsiz. Baba mısın sen tüccar mı? Ya Selvi ne, evlat mı mal mı? Kime sattın lan çocuğu? Kim istedi!”

Hasan’ın sorusuna cevap almak için gevşettiği yazma ile derin nefesler alarak öksüren Rüstem, ” Toptancı Kazım.” dedi tarazlı bir sesle.

Aldığı cevapla midesinin alt üst olduğunu hissetti genç adam, Kazım dedikleri adam babası Firuz Ağa ile yaşıttı neredeyse. Titreyen ellerine söz geçiremezken burun kemerini sıkıp bir kaç saniye bekledi ve sakinleşmek istedi. Ardından arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi, adımını eşikten dışarı attığı an ani bir kararla geri dönüp belinden çıkardığı silahı ateşledi ve hala dizlerinin üzerinde bekleyen Rüstem’in elini nişan aldı.  Acı içinde feryat eden adamın sesi ile buruk bir tebessümle kıvrıldı dudakları. Adalet tecelli ediyordu…

Bahçeden çıktığı anda bakışları ikizi ile kesişen Hasan, ” Hadi karındaş Kazım Efendi’yi ziyaret edelim. Selvi’nin gözünün yaşı kurumadan bu pisliklerin hepsinin kanı akacak.” dedi sert bir sesle.

Merhameti ve ağırbaşlılığı ile bilinen Hasan’ın öfkesininin önünde kimse duramazdı. Mazluma uzanan eli affetmeyeceksin derdi her zaman. Affetmezdi de. Kapısına gelen her kimse derdini dinler, sorup soruşturur ve gücü yettiğince yardımcı olurdu. Töre ve ağalık düzeninin getirdiği gücü mazluma yardım etmek için kullanırdı. Kimi zaman aksayan bacağı yüzünden yorgun düşse de aldığı dualarla doru bir tay gibi şaha kalkardı.

Vaktiyle tek bir duası vardı Hasan ‘ın Rabbin’ den dilediği. Şehadet, tek duası şehadetti. Lakin nasip olmamıştı. Askerliğini Komando olarak yapacağını öğrendiği gün çocuklar gibi sevinip, “Şehadet nasip olacak inşallah!” diyerek ikizi Hüseyin’e sarılmıştı.

Askerliğini bitmesine üç ay kala girdikleri bir çatışmada yakınlarına düşen el bombası ile tek duasından ayrı düşmüştü. Bacağına saplanan şarapnel parçası yüzünden gazi olmuştu. Şehadet ise nazlı bir sevgili gibi vuslatlarını ertelemişti.

Kardeşi Hasan’ın aksamaya başlayan adımları ile endişelenen Hüseyin, “Karındaş dinlen biraz.” dedi kısık bir sesle. Küçük kardeşi Bedirhan’ın duymasını istemiyordu. Onyedi yaşındaki delikanlının ağzı pek bir gevşekti. Annesi Zelal Hanım’a laf taşımaksa en büyük gelir kaynağıydı.

“Çocuğun yüzünü, boynunu görmedin mi karındaş? Hangi yüzle çıkarım karşısına. İnsan öz babasından kaçıp el bildiği adamın kollarında ağlar mı? Onun gözünün yaşı kurumadan ibreti alem için herkes görecek çocuklara kirli elleriyle dokunanların sonunu. “

Resül Kaya’nın sürdüğü otomobil’e bindiklerinde gidecekleri yer belliydi. Toptancı Kazım’ın evi. Gecenin karanlığı hep zalime çanak tutacak değil ya bu seferde adalet kılıcına yarenlik ediyordu. Duran araçtan sessizce indiklerinde yine en önde ilerliyordu Hasan. Belindeki silahı  kavrayıp kabzası ile önündeki demir kapıya sertçe vurmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra tek katlı müstakil evin ışıkları bir bir yanarken, kapıyı aralayan kişi Kazım’dı. Arkasında ise karısı ve bekar üç kızı korkulu gözlerle ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı.

Kazım evli ve altı kız çocuk babasıydı. Ona göre karısı erkek çocuk doğuramadığı için kusurluydu. Aslında kusurlu olan kendisiydi. Kusurları saymakla bitmezdi. Torunu yaşındaki bir çocuğa nefis kabartmak, Allah’ın verdiği kız evladı hor görmek, kuma getirip evdeki karısını diri diri toprağa gömmek, bebeğin cinsiyetini babanın belirlediğini bilmeyecek kadar cahil olmak…

Elindeki silahı yaşlı adamın alnının ortasına dayayan Hasan, buz gibi bir sesle, ”Bedirhan, Halil evin etrafına bakın bakalım kazma kürek ne bulursanız getirin. ” dedi.

Genç adamın sözleri ile hızla evin arka tarafına ilerleyen Bedirhan ve Halil çok geçmeden ellerindeki iki kürek ve bir kazma ile geri dönmüşlerdi. Kazım korku ve merak ile “Ağam ben bir kusur mu ettim bilmeden?” diye sordu titreyen sesi ile.

“Kusur etmedin Kazım Efendi sadece kusurlu ruhunu ortaya serdin. Demek torunun yaşındaki Selvi’yi kuma alacaktın. Nasıl bir mide lan sende ki? “

” Ağam ben, yani babası teklif etti. Bana satmasa başkasına satacaktı. Oğullarına iş kuracakmış. “

” Hangi kitapta yazıyor kız çocukları abileri iş kursun diye dedesi yaşında adamların yatağına girecek diye!”

Sözlerinin bitmesi ile kolundan tutarak sürüklemeye başladığı adamı evinin arka bahçesine götüren Hasan,  ileri doğru savurduğu Kazım dan uzaklaşıp kardeşinin ve Halil’in elindeki kürekleri ve kazmayı aldı. Korku dolu gözlerle yerden kalmaya çalışan adamın önüne elindekileri fırlatıp, “Sen o çocuğu diri diri görecektin ya hani, bak bakalım nasıl oluyormuş. Kendi ellerinle mezarını kazacaksın, sana ömrünü adayan kadın veya Selvi için olmayacak o çukur senin için olacak.”

🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓

Devamı ikinci partta…

 

3. BÖLÜM REŞAT HANCI VE KÖKLERİ

 

O dakikadan sonra tek kelime etmedi Hasan, Kazım ağlaya, sızlaya kazdığı derin çukura girdiğinde yaslandığı duvardan ayrılıp keyifli bir ıslık tutturdu. Aceleci olmayan hareketlerle çukurun yanında biriken toprağı yalvaran yaşlı adamın üzerine atmaya başladı. Göğsüne kadar gelen toprakla feryatları iyice artan Kazım, son bir umut seslendi. ” Ağam affet, yaptım bir cahillik.”

Elindeki küreği ayaklarının altındaki yumuşak toprağa saplayan Hasan, alaycı bir tavırla gülümseyip, ” Sadece cahillik etmedin, sen bir katilsin. Kendini bu kadar küçümseme!” dedi ve derin bir nefes alıp, konuşmasını sürdürdü. ” Sol elini ayağımın yanına koy!”

Korkudan titreyen elini yavaşça genç adamın bakışları ile işaret ettiği yere koyan Kazım, saniyeler sonra tenini parçalayarak eline saplanan kurşun ile karanlığa acı dolu bir yakarış bıraktı. Adalet tecelli ediyordu, Selvi de vermeyin beni dediği için dayak yerken böyle  acı içinde feryat etmişti.

Silahını yeniden beline yerlestiren Hasan,  Bedirhan ve Halil’e doğru yaklaşıp iki delikanlının arasına girdi ve kollarını omuzlarına sardı. Ardından her zaman ki cümlesini emanet etti geceye. ” Mazluma uzanan eli affetmeyeceksin…”

Konağın kapısından içeri girdiklerinde Halil ve Resül Kahya bahçedeki evlerine doğru ilerlerken Seydan kardeşler konağın merdivenlerini tırmanmaya başlamıştı. Tahmin ettikleri gibi Zenan Hanım ve Firuz Ağa uyumamıştı. Bir kişi daha vardı uyumayan, üzerindeki battaniyeye sıkıca sarılıp terasta yol gözleyen. Selvi, Kara Yazmalı Selvi, çocuk Selvi, babasından kaçan Selvi, oyun oynamak okula gitmek isteyen Selvi…

Merdivenlerin başında beliren genç adam ile koşmaya başlayan çocuk saatler önce olduğu gibi bir kez daha Hasan Seydan’ın kollarına sığındı. ” Vermeyeceksin beni değil mi? ” dedi ağlayarak.

Hasan ise kollarındaki narin bedeni yavaşça kendinden uzaklaşırıp gece karası gözlerini yaşlı elalarla buluşturdu ve ” Canımı veririm de seni vermem bacım. Korkma artık, Bedirhan neyse sende O’sun. Ama bir söz vereceksin bana.” dedi şefkat yüklü bir tavırla.

Selvi gözlerinden süzülen yaşları elleri ile kurulayıp, kabaca burnunu çekerken, hevesle başını salladı.

” Bir daha kara yazma takmak yok abim. Renklere küsmek yok. Çocukluğuna küsmek yok.”

Sözünü tuttu Selvi, Seydan konağında günden güne büyüyüp serpilirken doyasıya yaşadı çocukluğunu. Üç abisi vardı arkasında, deli dolu Bedirhan bile söz konusu Selvi olduğunda büyük bir ciddiyetle hareket ediyordu. Aralarında kan bağı olmadığı için birisi çıkıp ta genç kızın iffetine dil uzatır diye uzaktan seviyordu, bakışları ile seviyordu. Okuma yazma bile öğretmişti.

Onsekiz yaşına gelen Selvi Seydan konağının biricik kızı olmuştu olmasına da askerden yeni dönen Halil için ateşti. Ela gözleri değdiği an yanıp kül oluyordu genç adam. Ekmek yediği kapının kızına sevdalanmak ağrına gitse de gönlüne söz geçiremiyordu. En kötüsü ise karşılıksızdı sevdası. Genç kız bir bakışı bir gülüşü bile çok görüyordu Halil’e.

Günden güne suskunlaştı genç adam, gözlerinin önüne bir perde çekilmiş ve o perdeye ilmek ilmek Selvi’nin gülüşü nakşedilmişti sanki. Aylar süren suskunluğunun nedenini öğrenen annesi ise tek evladı yol yakınken bu sevdadan vazgeçsin diye ablasının kızını istemeye karar vermişti. Bıçak kemiğe dayanmıştı Halil için. Ya ömür boyu söylemedikleri için yanacak ya da söyleyip konaktan ayrılacaktı. Selvi’ den başkasıyla evlenip kimsenin günahına giremezdi.

Çarşıdan aldığı yeşil yazmanın içine sevdiği için özel yaptırdığı telkari saç tokasını saklayan Halil, gecenin bir yarısı konağa dönmüş ve bavulunu hazırlamıştı. Odasına sığmıyordu sanki bedeni hava almak için bahçeye çıkarken yatağın üzerindeki yazmayıda yanına almıştı. Bir umut görürdü belki sevdiğini, belki gizlice odasına bırakmak yerine avuçlarına emanet ederdi söyleyemediklerini.

Sessizce araladığı kapıdan dışarı çıktığında, yer ayaklarının altından çekilmişti sanki. İri elleri tutunacak bir yer arayıp kapının pervazını bulduğunda şaşkınlıkla aralandı dudakları. ” Selvi!”

Genç kız gündüz vakti mutfakta konuşulanları duymuş ve gizliden gizliye sevdiği genç için kız isteyeceklerini öğrenmişti. Uykular hep Halil’e haram olacak değildi ya bu kez sevda nöbetini tutmak ela gözlü güzele düşmüştü. ” Halil!”

“Selvi’m etme yüreğimi aldın zaten, aklımı bırak bende. Hayalde olsa böyle güzel bakma.” diyen Halil uyuduğunu ve güzel bir rüyanın içine hapsolduğunu düşünüyordu.

” Aklında bende olsun ne olur! İstetme Feride’yi.” diyen genç kızın sesi ağlamaklıydı.

” Sen sensin! Vallaha gerçeksin! Gerçeksin gibi duruyorsun! Gerçeksin değil mi? Gece gece gözlerimin içine bakıp, yüreğimi kabul ettiğin yetmezmiş gibi aklımı da istiyorsun değil mi?”

” O kızı seviyorsan eğer hayal say beni. Ama yok sevmiyorsan yüreğinde aklında benim olsun.”

” Neyim varsa senin Selvi’m, canım Rabbim’in gayrısı senin…”

Sözlerini bitirdikten sonra aklına gelen yazma ile elini ileri uzattı Halil, ardından ” Bir ömür saçlarını taramaya talibim Selvi’m. Bu yazmayı al cevabını sözlerin değil saçların versin. Beni ilk kendine meftun eden onlardı, inanmamı istiyorsan onlarda söylesin hayal olmadığını.” Dedi.

Selvi kendisine uzatılan yazmayı hızla alıp arkasını dönerek uzaklaşırken Halil yaşadığı anın gerçekliğine inanamıyordu.

Tüm gece gözünü dahi kırpmayan genç adam sabah namazının ardından alınacak birşey var mı diye sormak için mutfakta kahvaltı hazırlayan annesinin yanına gitmek üzere yönlendirdi adımlarını. Mutfaktan içeri girdiğinde ise “Gerçekmiş be gerçek!” diyerek bağırdı birden bire. Genç kızın siyah, uzun, belini geçen saçları haykırmıştı dün gecenin hayal olmadığını. Selvi’nin saçlarını siyah taşlı telkari toka süslüyordu.

Annesi ve Zenan Hanım aniden bağıran Halil’e korkuyla yerinden zıplamışlardı. Mutfaktaki diğer kişi Selvi ise sadece kıkırdamakla yetinmişti. Sahi bu kadar çok mu seviliyordu…

O günden sonra saçından çıkarmadı tokasını Selvi. Kısa bir süre sonra da Halil ve ailesi Allah’ın emri peygamberin kavli ile istediler genç kızı. Hasan kardeş beklediği kızı  her gün göreceği için mutluydu. Dilinden nadir dökülse de gönlünde uçsuz bucaksız bahçeleri vardı genç kızın. Ona her baktığında gözlerinin önünde dört sene önce gecenin bir vakti kollarına sığınan çocuk beliriyordu.

Konaktan gelinliği ile çıkarken kardeş kuşağını bağlayan Hasan gözleri dolu dolu uğurladı Selvi’yi aynı avluda ki müstakil eve. Uzağa gitmesede yüreği sızlamış ayrılık hüznü gözlerine tesir etmişti.

Aradan günler geçmiş Hüseyin’in düğün telaşesi başlamıştı Seydan konağında. Selvi ‘yi kızı gibi görüp bağrına basan Zenan Hanım ikinci kez düğün yemeği kaynatıyordu kazanlarda.

Ayşe gelinin gelişi güzel günlerin üzerine kara bir bulut gibi çökerken düğünden iki ay sonra ölümün alevleri sardı dört bir yanı. Hasan ve Hüseyin’in ölüm haberi ile ağladı taş duvarlar. Nasıl ağlamazdı ki, iki can bir Yezid’in hırsı uğruna toprak olmuştu.

Selvi abisi Hasan’ın öldüğü gün duygusuz bakışlara aynanın karşısına geçip saçlarında ki telkari tokayı, başındaki mavi yazmayı çıkarıp yasın rengini buyur etti kara saçlarına. Kara saçlı kara yazmalı Selvi oldu yine. Kolu da kanadı da toprağa karıştı abi bildiği Hasan ile. Günlerce ağladı Selvi ela gözleri ne sevdiği adamı görüyordu ne de etrafında olan biteni. Yandığı ateş giderek harlanıyordu. Canından olan abisi birde şerefsinden olmuş, kardeşi Hüseyin’in karısı Ayşe’ye göz dikmekle suçlanıyordu.

Sığamadı eve, konağa sokaklara Selvi, dört sene önceki gibi ağlaya ağlaya koştu mezarlığa. Kocası Halil ve Bedirhan abisi kimsesiz gibi kuytu bir köşeye defnetmişlerdi koca yiğiti. Gecenin ayazında çıplak ayaklarına batan taşlar, camlar açıtmadı genç kadının canını. Ama abisinin yokluğu yüreğine ağır geliyordu. Kaldıramadı narin bedeni bu acıyı oracıkta geçti kendinden. Tıpkı ondört yaşında ki çocuk Selvi gibi kendini bıraktı abisinin kollarına, toprağına.

Sabah ezanına karşı kocası Halil buldu onu mezarlıkta. Soğuktan donmak üzereydi, ayaklarında ise sayısız yara vardı. Gözüken yaraları derin değildi aslında kalbindeki yaraları kimse görmediği için aldanıyorlardı sadece.

Hasan’ın toprağından ayırdığı karısını kucaklayıp hastaneye götüren Halil, çaresizdi. Genç kadın Hasan’ı yalnız bir abi gibi görmüyordu, biliyordu. Baba, ana, abla, abi, kardeş demekti Hasan, Selvi’nin çalınan çocukluğu demekti. Hasan yoksa solardı Selvi’nin renkleri kara yazmalar sarardı saçlarını.

Kaç saat bekledi hastane koridorunda bilmiyordu Halil, derken kendisine seslenen hemşire ile sıyrıldı düşüncelerinden. Hemşireyi takip edip girdiği odada ise ikinci kez hayal dünyasına saldı yüreğini.

Yatağa uzanmış karısı iki eliyle karnını okşayıp, “Hasan abim mi gönderdi seni cennetten. Yüreği dayanmadı değil mi yalnızlığıma!” diyerek ağlıyordu.Selvi hamileydi, bir bebekleri olacaktı. Halil baba olacaktı.

Yaklaşık sekiz ay sonra bir kez daha bekledi hastane koridorunda genç adam bu sefer çaresiz değil heyecanlıydı evladını ve karısını sağ salim görmek için dua ediyordu. Çok geçmeden beklediği müjde gelmiş ve bir oğlu olduğunu öğrenmişti.

Doğan bebek Selvi’nin yaralarına merhem olurken günler sonra çamaşır yıkamak için kocasının ceketinin ceplerini boşaltan genç kadın eline aldığı mavi kimlik ile bir kez daha koştu sokaklarda. Bu sefer kollarında oğlu ve mavi bir kimlikte vardı.

Geldiği mezarlıkta hızla ilerlerken gözleri Hasan Seydan yazan beyaz mermer taşı buldu. Kesilen nefesine aldırmadan koşmaya devam etti. Gerçekler ortaya çıkmış, canından ve şerefinden olan Hasan’ın masumiyeti dilden dile dolaşır olmuştu. Gömüldüğü kuytuda olan mezarından çıkarılıp aile mezarlığına yeniden defnedilmişti Hasan Seydan.

Dizleri abisinin toprağının yanında yere değdiğinde titreyen dudaklarını güçlükle araladı Selvi ağlayıpta abisini üzmek istemiyordu. Minik bebeği dikkatlice mezar taşının yanına bırakıp, ” Bak yeğenini getirdim sana abi, kırkım çıkmadan salmadılar gelemedim. Gönül koyma bana emi. Ha bir de bu var abi oğlumun kimliği, Halil göstermediydi hiç. Meğerse senin adını vermişler yeğenine. Hasan Reşat Hancı, ben nasıl senin adını seslenirim abim. Yokluğun bağırmaz mı yüzüme? Toprak oldu senin abin, renklerini gömdüler demez mi?” diyerek hıçkırıklarını serbest bıraktı. Soğuk toprağa kapanıp hıçkırıkları dinene kadar ağladı.

Selvi’nin saçlarından bir daha hiç eksilmedi kara yazması, onun renkleri abisi Hasan ile toprak olmuştu. Oğlu Reşat’ın ilk ismini ise bir kez dahi söylememiş, söyletmemişti. Bu yüzden küçük çocuk dahi okula başladıktan sonra adının Hasan Reşat olduğunu öğrenmişti.
Reşat’ın doğumundan iki sene sonra yeniden hamile kalmıştı genç kadın bir oğlu daha olmuştu, ismi Cemil ‘di.

Yüzü gülüyordu Selvi’nin ama gülücüklerinin bile boynu büküktü. Hasan abisini toprağa vereli tam ondört yıl olmuştu. Mutfakta akşam yemeği için hazırlık yapan kadın oğlu Reşat’ın seslenmesi ile ellerini yıkayıp salona ilerledi. Çocuğun ellerinde bir kaç tane hediye paketi vardı. Merakla havalandı kaşları ardından, “Bunlar da ne kurban olduğum?” diye sordu.

Reşat ise yüzünü kaplayan bir gülümseme ile ” Sana aldım anne, bir sürü renk renk yazma. Hep aynısını takma, okul harçlıklarımla almadım, aç kalmadım vallahi. Hamza ve Mehmet’le pazarda erik sattık onun parasıyla aldım.” dedi hevesle.

Oğlunu gücendirmemek için uzandı paketlere Selvi ve yavaşça açtı. Ela gözleri büyük bir kederle sarsıldı, renk renk yazmalar abisinin yokluğunu bir kez daha hatırlatmıştı. Olduğu yere yığılıp ağlamaya başladığında, Reşat ne olduğunu anlamamış, şaşkınlık ve üzüntü ile annesine sarılarak teselli etmeye çalışıyordu. Çok mu kötüydü yazmalar…

Kendinde konuşacak gücü bulduğunda yanaklarından süzülen yaşları elleri ile kurulayın Selvi, usulca döktü gönlündeki yükleri.

” Benim ailem çok zalimdi Reşat’ım. Öyle ki ondört yaşında dedem yaşında bir adama satacak kadar zalimdi. Komşumuzun kızı Ayfer abla vardı evden kaçmıştı. Bir görsen ortalık karman çorman, herkes birbirine bileniyor. Çok kan döküleceği belli. Sonra o geldi iki aileyi barıştırıp, kan dökülmeyecek diye bağırıyordu meydanda.  İlk kez o gün gördüm abimi. Seydan aşiretinin ağası Hasan Seydan. Mazluma uzanan eli affetmeyen Hasan Ağa…

Aradan çok fazla bir zaman geçmeden bir gün annem seslenip yanına oturttu ve evleneceğimi söyledi.  Bağırdım çağırdım, yalvardım, ağladım. Kimse duymadı feryatlarımı üzerine birde dayak yedim asilik ettiğim için. Nankörmüşüm abilerimin işi gücü yokmuş o parayla bakkal açacaklarmış.

O gün annem, babam ve abilerim içlerindeki hırs dinene kadar dövdüler beni. Babamın parmakları mengene misali boynuma dolandığında söyledikleri ise her şeyden çok yaktı canımı. ” Senin nefesin bile benim ellerimde ulan, istesem şuracıkta keserim soluğunu!” Kız çocuklarının nefesi bile erkeklerin kirli ellerine hapsolmuştu.

O sözlerden sonra ağlayıp sızlamadım, çırpınmadım. Sandılar ki pes ettim, sandılar ko kimse sahip çıkmaz, nefes olmaz bana. Ama yanıldılar. Gecenin bir vakti iki parça esbapla kaçtım evden. Seydan Konağı’nın kapısına dayandığımda onu ilk kez yakından gördüm. Kocamandı Reşat, insan gözlerinin içine baktımı korkardı. Yüreğine girenler ise cennet bahçelerini aramazdı.

Girdim o cennet bahçesine, bacım dedi bana. Onun yanında küçücük kalan bedenimde ne kadar yara varsa sardı. Babamı, abilerimi ve beni kuma alacak o adamı ise cehennem ateşlerine saldı. Barınamadılar Diyarbakır’da. Dört sene gözünden sakındı, ihtiyacım olan ne varsa ben istemeden önüme kondu. İlk başta da başımdaki kara yazma yerine renkli renkli yazmalar aldı.”

Sesi cümlesinin sonlarına doğru kısılan kadın için hayatının en zor gününü anlatmaya gelmişti sıra. Yazmalarını yaktığı günü anlatacaktı, neden renklerinin solduğunu anlatacaktı ama hal kalmamıştı canında, derin bir nefes alıp duraksadı. Anıları hasretin kör ateşlerin de tutuşup kül olurken, kelimeleri bir simurg gibi hayata tutunuyordu.

Annesinin susması ile merakla sordu Reşat. “Niye takmadın anne o yazmaları, beğenmedin mi?”

🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓🚓

 

Tags:
Paylaş
1 Yorum
  1. LEYLA ADAR 12 ay önce

    Süper kalemine sağlık ?

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account