kapak

 

Bölüm 1

‘İngiltere’de soyluluk ayrıcalıklığın sembolü olabilir ama aynı zamanda birer insan olarak çok tuhaf ve kişiliği zorlayan koşullar içine hapsolmuş oldukları bir gerçektir.’ Elindeki kitabı kapattığında yazarın ‘ben kendim için böyle bir hayat istemezdim. Kraliyet mensubu olmanın bedelinin çok ağır olup olmadığını tartışmak gerekir. Onların ‘kullanılan insanlar’ olduklarını unutmayalım.’ Diye yazdığını hatırladığında dışarıdan görünen Elizabeth Helena Mary’e baktı.  Asil kanından aldığı isimlerin ağırlığı altında kaç odası kaç dekar arazisi olduğunu bilmediği bir şatoda büyümüştü genç kızdı.

Şuanda yaşadığı iki odalı bu evde, yatağının üzerinde uzanmış buraya kadar gelişini düşündü. Kimdi ve olduğu o kimden kaçmak için çok şeyler yaşamıştı.

Londra, herkesin gri şehir olarak bildiği bir şehir. Ancak bu özelliği onu boğucu değil aksine oldukça çekici ve havalı yapıyordu yabancılar için. Tabii bu durum Londra’nın sürekli yağış alan ve sürekli yağmurlu bir şehir olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Londra sadece İngiltere’nin değil, tüm dünyanın en muhteşem şehirlerinden bir tanesi. Tarihin modern öğelerle, sanatla ve doğayla birleşerek eşsiz güzellikteki bir kültürü yarattığını söylemek mümkün. Dünyanın diğer yerlerine göre soğuk bir iklime sahip olduğu için insanında soğuk olduğuna inanılır. Diğer toplulukları tanımadan önce sorsalardı kesinlikle yanlış bilgi derdi. Yazılı olmayan aristokrasi kurallarının yaşandığı ülkenin insanlarının soğuk diye nitelendirilmesi çok doğaldı.

Doğmadan onun bakımı ve eğitimi ile ilgilenecek mürebbiye şatoya yerleşmişti. Anne ve babasına nispeten uzak bir dairede mürebbiyesinin kollarına doğar doğmaz verilmişti. Eleni… Sevgili Eleni… Katı bir İngiliz terbiyesi ile yetişmiş ve Mary için buraya gelene kadar birçok ailenin evinde çocuklarına eğitim vermişti. Eğitim doğuştan başlardı değil mi? Carla ise bebeğin bakımı için görevlendirilmişti. Okula başlayana kadar ise hep yanındaydı bu iki kadın.

Anne ve babasını daha önce belirlenmiş saatlerde görebiliyor ve belirli kurallarla onlarla iletişim kurabiliyordu. Annesi ve babası ona anne sütü daha sağlıklı diye sütanne bile tutmuşlardı. Sevgili Baty… Yani adının Baty olduğunu biliyordu. Mesela sadece günde iki kere odasına geldiğini ve kızı ile ilgilendiğini biliyordu. Çünkü annesinin dünya için kendisine biçilmiş görevleri vardı ve yerine getirilmeliydi. Babasını ise daha az görüyordu. Ama en çok sevdiği ise sabah kahvaltıları ve akşam yemekleriydi. Aile günün bu öğününe mutlaka katılır ancak öğretilmiş kurallarının dışına çıkılmadan yenirdi yemekleri.

Sadece çatal, bıçak seslerinin duyulduğu yemekler ne de zevksiz, tatsız ve tuzsuzdu aslında.

Çok iyi bir eğitim almıştı. Daha çok küçükken dil öğrenmeye başlamıştı. Şuan dört dil biliyordu. Okul zamanı geldiğin de ise kendisi gibi soylu ailelerin; gerçi babaannesinin dediğine göre artık parası olan herkesin çocuğunu gönderdiği için, kalitesi düşmüş olan bir kolejde eğitim almaya başlamıştı. Ve artık okula gitmek için mürebbiyesi ile beraber evden ayrılmış ve kolejde yaşamaya başlamıştı. Bu da ailesini daha da kısıtlı görmesi demekti.

Kolej kiliseye bağlıydı ve iyi birer Hristiyan olarak yetiştiriliyorlardı. Kolejin içinde bulunan kilisede her Pazar ayinine mutlaka tüm öğrenciler katılmak zorundaydı. Bugün dönüp baktığında dışarıdan bakıldığında dindar olmayan İngiliz halkının soylu aileleri aslında okullarda sıkı bir din eğitiminden geçiyordu.

16 yaşına geldiğinde ailesi ile birlikte mavi tura çıkmışlardı. Uzun bir yolculuk olmuştu. Dünyanın birçok ülkesini gezmişlerdi. Yeryüzündeki birçok din ile de bu şekilde tanışmıştı.

Okulunda farklı ülkelerden arkadaşları vardı elbette ama onlarda kendileri gibi yaşarlardı. Sadece Pazar ayinleri için kiliseye gelmezlerdi. Bir dini ritüelleri de olduğunu görmemişti. Mesela Araplar vardı. İki tane… Onların Müslüman olduğunu biliyordu. Ancak herhangi bir farklarının olmadığını görüyordu. Okulda Yahudi arkadaşı yoktu. Ancak mavi turda gördüğü ülkede ki ilk defa bu kadar dış dünyayı tanıyabilme daha doğrusu görebilme şansı olmuştu. Ailesi ile Türkiye’ye geldiklerinde daha önce ülkesinde de gördüğü cami adını verdikleri ibadethanelerini görmüştü. Annesi bir mimardı ve o hayranlıkla anlatmıştı camileri. Mimari olarak muhteşem eserlerdi.

Orada ilk defa bir Müslümanın eğilip kalkarak ibadet ettiğini görmüştü ve onlarında ibadet için bir yöne yöneldiklerini fark etmişti. Hristiyanlar güneşin doğduğu yere yönelirken onlar güneye doğru yöneliyorlardı.

“Neden bu şekilde duruyorlar” diyerek namaz kılan adamı göstermişti rehberlerine.

“Müslümanlar dua ederken Kabe’ye dönerler yani kıbleye.”

“Kabe mi?” daha önce duymuştu sanki bu ismi.

“Kabe yani Allah’ın evi.”

“Ailesi ile…” derken sustu birden.

“İslam tek tanrıya inanır.”

“Anladım…” aslında anlamamıştı. Sonuçta baba-oğul ve kutsal ruh olarak üçlü teslis inancı doğru olan inançtı. Okula gidince pederle mutlaka konuşacaktı. “ Peki neden bu şekilde hareket ediyorlar.” Diyerek namaz kılan adamı gösterdi. Ayakta duruyor, ellerini göbeğinde birleştiriyor ve eğiliyor. En nihayetinde de yere yatıyordu.

“İstersen ben izah edebilirim” dedi bir adam. Rehber Türkçe bir şeyler konuşmuştu adamla.

“Beyefendi bu caminin Sultan Ahmet Caminin imamı. İslam’ın din adamına imam deniliyor.” Annem ve babamda yanımıza gelmişti. Özellikle annemin mavi cami ile ilgili sorması gereken birçok sorusu vardı. Ama öncelik benim sorumun cevabıydı.

“Kızınızın sorusunu duyunca cevap vermek istedim ona.” Dedi güler yüzüyle. “Sonra da isterseniz sizinle caminin mimarisi ile ilgili konuşabiliriz. Hatta…” genç kıza bakmıştı. “Sizlere görmediğiniz bazı yerleri de bu küçük hanımın hatırı için gösterebilirim.” Ailesi kabul ettiğini işaret edince; “Evet küçük hanım… Şimdi sorunu tekrar alabilir miyim?” diyerek genç kıza dönmüştü. “Bu arada adım Mehmet.” Orta yaşlarındaki bu adamın hali tavrı oldukça samimiydi.

“Ben de Mary…” dedi kız yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Mavi gözleri nedense öğreneceklerini beklerken parlıyordu.  “Böyle eğilip, kalkıyorlar, yatıyorlar…” derken gülümsedi, ona oldukça garip gelmişti. İnsan dua ederken neden yatardı ki? “Bunu neden yapıyorlar?”

“Mary… Ne kadar güzel bir insanın adını kullanıyorsun. Biz de Meryem. Hz. İsa’nın annesinin adı.”

“Siz Hz. İsa’yı biliyor musunuz?”

“Ebette. Biz de inanırız ona ve Hz. Musa’ya da.” Onlar İslam peygamberini kabul etmezlerdi. Hatta ailesi bahsetmese de Müslümanları sevmediklerini biliyordu genç kız. Ama bundan bahsetmeye niyeti yoktu.

“Anlatayım dilim döndüğünce. Ama isterseniz…” derken ileride bulunan tahtayı işaret etti. Ona doğru yürüdüler. Eline tebeşir aldı Mehmet hoca. Tahtaya üç şekil çizdi anlatmaya başlamadan önce. “Sizin dininizin kitabının adı İncil. Bizim kitabımızın adı”

“Kur’an” diyerek cevapladı genç kız.

“Evet… Kur’an-ı Kerim. Bizim kitabımız Arap alfabesi ile yazılır. Bu harflerde Araf alfabesinden üç harf. Elif, dal ve mim.” Diyerek tek tek harfleri gösterdi. “İlk peygamber ve insan bizim dilimizde Hz. Adem siz de ise Adam. Şimdi… Lütfen hareketlerime bakıp hangi harfe denk geldiğine dikkat eder misin?” kız başını salladı. Ayakta dik durdu. Ve Elif harfini gösterdi. “Elif harfi gibi değil mi? Dik durmak.” Sonra rükuya eğildi, sonrasında dal harfini gösterdi. “Benzedi mi hareketim.”

“Evet…” Kız ilgiyle dinliyor ve sonuç nereye gidecek merak ediyordu. Ve secdeye gitti. Ayağa kalktığında ise mim harfini göstererek “Benziyor mu?” diye sordu kıza. Kız yine başını sallayarak onaylayınca; “Şimdi bu harfleri okuyalım. Yani bir araya geldiğinde hangi kelimenin oluştuğuna bakalım. Diyerek harfleri birleştirerek yazdı. Okuduğumuzda ‘Adem’ kelimesi çıkar ortaya yani tüm dinlerin ilk insan olarak bildiği Adem peygambere yani Adem demek insan demektir. Yani Müslüman günde beş vakit kendini anlatır.”

Tahta yazan üç harfin oluşturdu kelime… Çıkacağı yolculuğun birinci adımı olarak kafasına kazınmıştı kızın.

Aradan bir yıl geçmişti. Mary artık çok güzel bir genç kızdı ve aklında binlerce soru vardı. Farklı dinleri öğrenme isteğine engel olamıyordu. Elinden geldiğince bu konuda araştırmalar yapıyor dünyadaki inanç sistemlerini araştırıyordu. Aklında kendi öğrendiği din ile ilgili birçok soru vardı ve onlara cevap bulamıyordu.

“Anne…” diyerek söze başladı bir noel sabahı. “Babacığım lütfen siz de dinlerseniz sevinirim.”

“Dinliyorum ladyim.”

“Ben dinleri araştırmak istiyorum” diye bir çırpıda söylemişti.

“Dinleri?” derken babası kaşlarını yukarı kaldırmıştı. “Hindistan’a gitmeni tavsiye ederim. Müthiş bir inanç.”

“Uzak doğuya gitmelisin.” Diyerek annesi de kızını teşvik etmişti.

“Bu geziye hemen çıkmak istiyorum. Okul bitince…” Annesi oturduğu sandalyede arkasına yaslandı. “Mary, sakın bir Müslümanla evlenme.” Babasının kahkahasını duyunca ona baktı kız aniden. Onunla alay mı ediyorlardı.

“Laydim bu da nereden geldi aklına.”

“Son zamanlarda bir moda var biliyorsun bu konuda. Kızlarımız Müslümanlarla evleniyor ve o hapse giriyorlar. Barbar onlar…” İslam ve terör konusunda birçok şey anlatmıştı bir çırpıda. En son İsrail de Yahudi halka huzur vermediklerini ve birçok İsrailli çocuğun bu korku ile yaşamasının acımasızlığını anlattı küçük kızına. “Sana tavsiyem sevgi Mary, bir uyuşturucu satıcısı ile evlenmeni onaylarım.”

“Siz bana şaka mı yapıyorsunuz?”

“Hayır gayet ciddiyiz.” Annesinin bu konuda asla şaka yapmadığını anlamıştı. Babasının sessizliğini ise daha bir hoşgörü olarak yorumlamıştı. Ama yanıldığını anlaması çok sürmemişti.

Beş ay sonra ise arkadaşları ile beraber uzun bir Uzakdoğu turuna çıkmıştı. Artık 18 yaşındaydı. Ve hayatı ile ilgili kararları kendisi verebilirdi. Uzakdoğu’dan başladılar gezilerine. Arkadaşları ile bir ay oraları gezdiler ve inançlar hakkında birçok şey öğrendiler. Öğrendiği hiç bir şey kızın ruhundaki boşluğa çare olmuyordu.

Üçlü teslis onun kafasında soru işareti iken birçok tanrı olgusu çıkmıştı karşısına.

Derdi büyüktü. Ruhu boştu o ruhunu dolduracak bir şeyler arıyordu. Bulacaktı biliyordu. İnsana inanmak istemiyordu. O tek olanı arıyordu. Tek olacaktı ve tek başına kâinatı yaratacaktı.

Hindistan’dayken anne ve babasının asla dediği Müslümanları tekrar görmüştü. Tac Mahaldeyken orada bulunan camide namaz kılıyordu Müslümanlar. İnandıkları tanrıya ibadet ederken insan her gün Adem diyordu. İnsan Rabbinin önünde eğiliyor ve başını secdeye koyuyordu.

Kapkaranlıktı her yer zifiri karanlık ve duman, boğazında dolan bir duman. İrin kokusu. Koşuyordu… Kaçıyordu nereye gittiğini bilmeden. Sonra uzaktan bir ışıl gördü Mary. Ona ulaşmak için ne çok koşuyordu böyle. Sonra ayaklarında takat kalmadı. Olduğu yere yığılacakken doğan bir güneş gördü. İçini ısıttı birden aydınlığı ile. Gözleri kamaştı. Yine güç geldi ayaklarına. Kalktı ayağa. Geriye baktı karanlık… Zifiri karanlık. Koştu tekrar. O güneşe doğru gitti nefes nefese. Bir yer… Çöl içinde… Taşlar, kayalar, kum ve bir yapı. Oradan çıkan güneş ve namaz kılan bir adam… Elini kalbinin üzerine götürdü bir an. Gözlerini kıstı baktı onda. Elif… Dal… Mim… Adem…

Birden sıçradı uyuduğu yatakta genç kız. Mehmet Hocaydı o namaz kılan adam. Şifası onda mıydı?

Sabah uyandığında kafasına Türkiye’ye gitmeyi koymuştu. Gidecekti. Ama nasıl arkadaşlarından ayrılacaktı. Birkaç gün bu konu hakkında plan yaptı. Ailesine ve arkadaşlarına bir gurupla Tibet’e gitmeye karar verdiğini söyledi. Guruptan daha önce ayrılanlar olmuştu. Onlardan ayrılmak elbette sorun değildi ama İslam konusunda katı kuralları olan ailesini idare etmesi lazımdı. Onlara Tibet fikrinden bahsedince annesi de Tibet’e yaptığı geziden bahsetmişti uzun uzun ve hayatının en güzel günlerini orda yaşadığından bile söz etmişti. Tabi Tibet yolculuğu demek epey bir süre iletişimin kopması demekti.

Mary öncelikle Tibet’e karayolu ile gitmek için yola çıkmıştı ve ailesine dediğini gibi bir gurupla. Ve oradan da Türkiye’ye geçecekti. Düşündüğü gibi yapmıştı. Tam bir hafta sonra Mavi camideydi.

Oraya gidince öncelikli hedefi Mehmet Hocayı bulmaktı. Camiye gittiğinde orada değildi. Namaz saatinde gelir demişlerdi. Bekledi. İki saat sonra demişti sorduğu kişi. Bekledi cami de. İnsanları gözlemledi. Epey turist vardı kendisi gibi. Müslümanlarda vardı. Kimi namaz kılıyor kimi ise kitap okuyordu. Çocuklar dikkatini çekmişti. Caminin içinde çok rahatlardı. Oynuyorlardı. Ve kimse onlara bir şey demiyordu. Geçen gelişinden daha fazla ibadet eden insan olduğunu fark etmişti. Nedense epey kalabalıktı ama caminin dışı da kalabalıktı. Caminin içinde namaz vaktinin geldiğini ve turistlerin camiyi kısa bir süre için boşaltması rica edilmişti sonra çok güçlü bir ses duydu. Çok güzel sesli biri ibadet için çağırıyordu. Geçen geldiğinde bunun namaz için çağrı yöntemi olduğunu fark etmişti. Ve günün belirli zamanlarında okuyorlardı. Oturduğu yerden kalktı usulca. Ve dışarı çıktı. İbadet bitince gelip bulacaktı Mehmet Hocayı. O sebeple onun hemen kapının önünde bekleyecekti. Ve bekledi de… İnsanlar ibadetleri bitip de dışarı çıkmaya başlayınca ve dışarıdaki insanlar camiye girmek için kapıya yöneldiğinde artık içeri girmeye karar verdi genç kız. Ayakkabılarını çıkarıp ayakkabıların bırakıldığı yere bıraktı. Görevliden üzerinde şortu olduğu için etek aldı ve saçlarını kapatmak için de başörtü. Kollarını da kapatıyordu örtü ile.

Adımlarını kendinden emin atarken sanki yeni bir yolun kendisine açılmış olduğunu hissediyordu ve sanki yürümüyor uçuyordu. Aceleci adımları ile karşıdan gördü Mehmet hocayı. Oturuyordu ve başında bir şapka vardı ve üzerinde bu sıcağa rağmen palto. Tam karşısında durduğunda yaşlı adam kafasını kaldırıp hızla kıza baktı. Sonra gülümsedi birden. Ve ayağa kalktı aceleci bir şekilde. Tanımış olamazdı değil mi?

“Mary kızım…” adını mı demişti. Tanımıştı. Gülümsedi genç kız da. “Geldin mi?” bekliyor muydu yani?

“Bekliyor muydunuz?” diye sordu kız. Ne kadar güzel bir gülümsemesi vardı yaşlı adamın.

“İyi ki geldin.” İyi ki gelmiş miydi? Sanki yıllardır birbirlerini tanıyan dostlardı. Sanki bir babanın kızı gelmişti.

“Bir rüya gördüm.” Diye başlamıştı ki Mary;

“Şşşttt… Hadi eve gidelim.” Diyerek işaret etti kıza. “Haydi gel güzel bir muhabbet var bitirelim. Kızı yanına oturttu. Sohbetini dinleyenlere bir şeyler demişti Türkçe. Sonrasında ise kızın dilinden konuşmaya devam etmişti; “Değerli kardeşlerim muhabbetimize kaldığımız yerden devam edelim. Sorumuz neden İslam’dı değil mi? Bütün dinler hep aynı temel esaslar üzerinde durmuş ve aynı hakikatlere vurguda bulunmuşlardır. Allah tarafından gönderilen her nebi, temel disiplinler açısından -o günün şartlarına ve zamanın ihtiyaçlarına uygunluk çerçevesinde- bir öncekinin devamı, mükemmili, mütemmimi gibi davranmış, selefinin veya seleflerinin mesajını tekrar etmiş, hal ve durumlarına göre ikmalde bulunmuş, tafsilat isteyen hususları açmış, yenilenmesi gereken misalde eskiyen hep aynı konular etrafında yoğunlaşmıştır: Tevhid, nübüvvet, haşr ve ibadet her peygamberin en birinci meselesi olmuştur. Evet, üslûp, ifade tarzı, beyan ve eda farklılığı saklı, yukarıdaki esaslar hemen bütün enbiya ve hadisin mesajının özünü teşkil etmiştir.

Kur’ân’ın mesajı, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as)’den itibaren başlayan vahyin bir devamıdır. Zira Allah katında bütün dinlerin esası bir olup, o da İSLÂM’dır:

“Allah katında din, İslâm’dır.” demiştir Allah Âl-i İmran suresinde.

Değişik dönem ve yerlerde gelen peygamberler, birbirlerini reddetmedikleri gibi, Hz. Muhammed (s.a.s) de bunlardan hiçbirini reddetmemektedir, yine Kur’an-ı Kerim’de, Bakara Suresinde;

‘Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. ‘O’nun resûllerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.’ dediler ve eklediler: ‘İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır…’ demiştir. Yine Âl-i İmran suresinde; ‘De ki:“Allah’a, bize indirilen (Kur’ân)e, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Ya’kûb’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O’na teslim olmuşlarız.’ Hz. Muhammed (s.a.s.), bilakis bütün önceki peygamberlerin bir devamı, risaletlerinin tamamlayıcısı gibidir. Ancak şu farkla ki, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi mümkün olmayıp, o, peygamberlerin sonuncusu ve dolayısıyla İlâhî Mesaj’ı evrensel boyutlara taşıyandır. İnsanı yaratan, onu en ince noktalarına kadar bilen, ihtiyaçlarını karşılayan Allah, her dönemdeki insanlara gerekli mesajı ulaştırmış, son noktayı Hz. Muhammed (s.a.s.) ile koymuştur. Demek ki bundan sonra peygamber gelmeyecek, vahiyde değişiklik olmayacak ve insanlar bu son vahiyle hayatlarını sürdüreceklerdir: Maide suresinde yine;

‘..Bugün, dininizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamamladım. Ve din olarak size İslam’ı seçtim…’ derken Âl-i İmran suresinde;

  ‘Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bu din) ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.’ Ahsap suresinde devam eder;

‘Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allâh’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.’  İslâm dini, insanlığı maddî ve manevî olgunluğa kavuşturan ve insanın saadet ve selametini temin eden bütün esasları ihtiva eder. Ona inanan fert ve cemiyetleri feyizden saadete, saadetten tekamüle sevk eder. Hayatın korunmasına büyük önem verir. Fert ve toplumun huzurunu bozmaya çalışanları en şiddetli cezalara çarptırır. Birlik ve beraberliği, ihsanı ve yardımlaşmayı emreder. Toplum hayatını anarşi ve terörden uzak eder. İslam güzel ahlâkı, bütün şubeleriyle, insanın istifadesine sunar. Hiçbir meselesi yoktur ki, binlerce faydası bulunmasın, maddî ve manevî hastalıklara birer deva, birer şifa olmasın. İslâm dini ilim ve hikmete istinat eder; akıl sahiplerini kendi iradeleriyle hayır ve saadete sevk eder. Cehaleti en büyük düşman kabul eder; insanları daima tefekküre teşvik eder. İslâm dininin bütün insanlığa ne büyük bir rahmet olduğunu anlamak için, dünyanın Asr-ı saadetten önceki ve ondan sonraki halini nazara almak lazımdır. İslâmiyet’ten önce, bütün dünya cehalet ve dalaletin, terör ve anarşinin insafsız pençeleri altında kıvranıyordu. Dünyayı kavuran bu vahşet ve dehşetten Arap yarımadası da hissesini almıştı. İnsanlar kız evlatlarını diri diri toprağa gömmekle iftihar ederlerdi. Hurafelere inanırlar ve kendi elleri ile yaptıkları putlara tapar, onlardan yardım dilerlerdi. O karanlık dönemde, Kur’an’ın nuru Arap Yarımadasının bir köşesinden güneş gibi tulu etti. Küfür ve zulmün en kesif tabakalarını parçaladı. Ulvî tecellisiyle gözleri kamaştırdı, feyiz ve hidayetiyle ruhları temizledi, akılları parlattı, vicdanları ziyalandırdı. Şirki kaldırıp kalplere tevhidi yerleştirdi. Zulmü kaldırıp yerine adaleti tesis etti. Sinelerden kini ve düşmanlığı çıkardı, yerlerine muhabbet, şefkat ve merhameti yerleştirdi. Sonra Mary’e dönüp “Güzel kızım yetsin değil mi artık, uzak yoldan geldin.” Sonra arkadaşlarına dönüp konuştuğu adamlara; “Kutlu misafir gelmiş. Eve götüreyim.” Diyerek onlarlar vedalaştı. “Selamüm aleyküm” dedi son olarak. Sonra kız ile yürümeye başladı. Öncelikle kıyafetini çıkardı odasına girip. Mary de çıkardı üzerindekileri. “Şimdi güzel kızım ben sana Selamün aleyküm dedim mi?” diye sordu. Kız başını olumsuzca sallayınca; “Selamün aleyküm…” dedi nihayet.

“Ne demek?” öğrenmeye o kadar açtı ki;

Selam; Allah’ın (c.c.) 99 güzel isminden biridir. Her çeşit ârıza ve hâdiselerden sâlim kalan; her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran; cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden manasındadır. Bu nedenle İslamiyet’ten önce olan bir şeyin İslamiyet’te de devam etmesi diğer peygamberlerin uygulamasının aynen devam ettirilmesidir. Bunları başka milletlere ve kavimlere bağlamak yerine, bütün peygamberlerin aynı kaynaktan beslendiğini; aynı vahyi aldıklarını anlamak ve kabul etmek gerekir.

Selam kelimesi sözlükte; maddî ve manevî sıkıntılardan kurtulmak, barış ve esenliğe kavuşmak demektir. “es-Selamu”, isim olarak ise; selam, selamet, sulh ve güven anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak selam; karşılaşan iki Müslümanın birbirine yaptıkları dua cümlesinden ibarettir. Selam veren “es-selamu aleyküm (Allah’ın selamı sizin üzerinize olsun)” der, selamı alan ise “ve aleykümü’s-selam ve rahmetullah (Allah’ın selamı ve rahmeti sizin üzerinize olsun)” diyerek ilaveli duada bulunur.”

“Hello demek gibi…”

“Gibi… Ama biraz daha geniş bir anlamı vardır. Kur’an-ı Kerîm’de Nisa suresinde; Bir selam ile selamlandığınızda, siz de ondan daha güzeli ile selamlayın veya aynı ile karşılık verin.’  Der yaratan.”

“Yaratan?”

“Hz. İsa’nın Allah’ı.” Başı ile onayladı kız. “Hello kelimesine karşılık biz de tam olarak ‘merhaba’ kelimesi kullanılır.  Merhaba; bolluk ve genişlik dileme, başımızın üstünde yerin var, gibi anlamları kapsar. Bu kadar konuştum. İslam peygamberinin sözü ile bitirelim selam bahsini. Ruhumu kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir ameli size haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız.’”

“İnsanlar birbirini sevmezse cennete giremez mi? İnsanlar birbirini görünce duamı ediyorlar yani.” Peş peşe gelmişti sorusu.

“Dua etmek güzeldir değil mi güzel kızım?”

“Güzeldir.”

“Müslüman yaratılanı yaratan için sevmek zorundadır.” Ama kız Müslümanların barbar olduğunu öğrenmişti. Bunu soracaktı bu beyaz sakallı nur yüzlü adama.

Beraber caminin yakınındaki eve geldiklerinde evin zilini çaldı Mehmet Hoca. Kapıyı genç bir kız açmıştı. Selam verdi adam. Mary de ondan öğrendiği gibi;

“Se…” gülümsedi adam. Yardım diler gibi baktı adamın yüzüne. “Sela…”

“Selamün aleyküm.”

“Selamün aleyküm. Buyur edildiği eve adımını atarken dünyayı değiştiriyordu genç kız.

 

Tags:
Paylaş
9 Yorum
  1. Hopdediks 3 ay önce

    Yazarcım inşallah iyisindir. Merak ediyoruz seni🙁

  2. Leylim 3 ay önce

    Nasılsın iyisindir inşallah

  3. Sstzcn 4 ay önce

    Yeni bölüm ne zaman?

  4. Sstzcn 4 ay önce

    Nerelerdesiniz. Iyi misiniz

  5. Leylim 5 ay önce

    Iyi misin? Merak ettim 3 günde bir bölüm atardın 1 haftayı geçti. Umarım iyisindir

  6. Sstzcn 6 ay önce

    Merhaba. Hayırlı olsun.

Bir Cevap Bırakın

© 2022 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account