3-KERE-5-KAPAKK2

 

Keyifli okumalar…

 

Hikâyede yetişkin içerikli sahneler bulunmaktadır. Rahatsız olanlar ve yaşı küçük olanlar uyarılır.

3 kere 5

15 gün önce…

“Bunu neden yaptın?”

Sessiz kaldım.

“Götürün şunu!”

Sürüklenmeye başladım.

10 gün önce

“Bugün nasılsın?”

“Sence nasıl görünüyorum?”

“Çok güzel ve dayanıklı…”

“Ben yapmadım, bırakın beni…”

“Götürün şunu!…”

Az sonra yine sürüklenmeye başladım.

1 hafta önce…

“Bugün nasılsın?”

Karşımdaki kişiyi göremesem de, benimle konuşma şeklinden bir psikolog olduğunu düşünüyordum. Günlerdir gözlerim kapalıydı ve bir hayvan gibi besleniyordum.

“Sence nasıl görünüyorum?”

“Güzel görünüyorsun…” dedi. Ses tonu hiçbir zaman bir ton bile kıpırdamıyordu.

Sesinin geliş yönünden anladığım kadarıyla, her gün olduğu gibi bu gün de tam karşımdaki sandalyede oturmuştu. Onu sesinden hayal etmeye çalışıyordum; güleç yüzlü, 1,75 boylarında, kumral, buğday tenli ve sakin bir tip. Muhtemelen şu an önümde bir psikolog edasıyla oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, elinde bir kalem ve kağıtla sorduğu soruların cevaplarını kayıt altına alıyordu. Veya bir kamera da olabilir.

Yerimden kalkmaya çalıştığımda, omzuma dokunan el beni sertçe geri oturttu.

“Ne okuyordun?”

“Bilgisayar mühendisliği.”

“Kaçıncı sınıftın?”

“Son sınıf.”

“Neden Saruhanlar’ın şirketinde işe başladın?”

“Staj için geldim. Şu an her şeyi bilmene rağmen, bana bunları sırf işkence olsun diye sorduğuna eminim…”

“İşkence mi?” Deyip, şen bir kahkaha attı. Bu kibar bir kahkahaydı. Karşımdaki kişi temkinli, rahat ve zeki biriydi.
“Yaptıklarından sonra sana iyi bile davranıyoruz. Eline bir çanta para tutuşturup, teşekkür etmemizi mi bekliyordun küçük hanım?” Dedi naif bir sesle.

Delirmek üzereyim. Delirtmek üzere.

“Ben yapmadım diyorum. Yemin ederim ben yapmadım. Kanıtınız da yok, beni böyle tutmaya hakkınız da yok…” dedim, dudaklarım titremeye başlarken.

“Götürün şunu!” Dedi yine. Bu lafı tam sekiz gündür duyuyorum ve sürüklenerek karanlık bir mahzene atılıyorum. Ben yapmadım ki, tek suçum işe yeni girmiş olmak. İşte bu yüzden ilk benden şüphelendiler.

3 gün önce…

Yine sürüklenerek odaya götürülüp, ahşap renkli diye hayal ettiğim sandalyenin üzerine oturtuldum.

“Bugün nasılsın?”

Göremediğim o sesin sahibi, bana her gün aynı soruyu soruyordu. Yalnız kaldığımda bile o sorular beynimin içinde yankılanıyordu. Bugün nasılsın? Bunu neden yaptın? Ve sonra götürün şunu.

“Sence nasıl görünüyorum?”

“Neden her defasında aynı cevabı veriyorsun?”

“Sen neden her defasında aynı soruyu soruyorsun?”

“Verdiğin cevap hoşuma gittiği için olabilir mi?”

“Sorduğun soru hoşuma gittiği için olabilir mi?”

“Pekâlâ, hırçın kız. Bu gün sorularıma doğru cevap verirsen, seni serbest bırakırım. Emin ol, seni burada daha fazla tutmak istemiyorum. Yapmam gereken bir sürü iş varken, seninle sohbet ediyorum. Bu nezaketimin karşılığını verirsen, seni ödüllendirebilirim…” dedi.

“Anlamıyorsun,” dedim. “Senin sorularının cevabı bende yok! Olsa şimdiye kadar söylemez miydim? Ne yapayım o kadar parayı yiyemedikten sonra? Ayrıca ben o kadar parayı n’apayım?”

“Bir ev, bir araba alırdın mesela. Kendine lüks bir hayat kurarsın. Para kazanmak zor, ama harcaması kolay. Fakat, sen alın terinle kazanmak yerine çalmayı seçtin…”

“Ben yapmadım diyorum!”

“Götürün şunu!”

Kendimi bir paradoksun içindeymişim gibi hisediyorum. Büyük bir zaman döngüsünün içindeyim, her gün neredeyse aynı şeyler yaşanıyor. Bunu daha kaç gün kaldırabileceğimi bilmiyorum.

Bugün…

Demir kapı gıcırdayarak açıldığında, hızla ayağa kalktım. Üstüm başım çamur içindeydi, berbat haldeydim. Tam 15 gündür gözlerim açılmıyordu. Açmam yasaktı. Lavaboya gittiğimde bile, ellerimi açtıkları için sadece kabinin içinde gözlerimi açardım. Gözlerim bir kaç dakika karanlıktan çıkmıyordu. Zaten beş dakika süre verirleri. Tam 15 gündür işlemediğim bir suçun cezasını çekiyordum. Ben yapmamıştım, ama kimseyi inandıramıyordum.

Yine büyük bir el kolumu kavradı ve sürükleyerek mahzenden çıkardı. Kollarım arkada bağlı şekilde, onun adımlarına yetişmek için koşuyordum. Beni her gün sürükleyerek psikolog beyin yanına götüren kişi, iri yarı, uzun boylu bir adamdı. Sesini hiç duymamıştım, benimle konuşmazdı. O sadece emirlere uyardı.

Odanın kapısını açıp, beni sürükleyerek yine aynı sandalyeye oturttu. Adım seslerinden sonra kapı kapandığında, ortamda ölüm sessizliği oluştu. Nefes alış verişini duyuyordum, sakindi. Ben de artık rutin haline gelen bu sorgulamaya alışmıştım.

“Bugün nasılsın?” Dedi yine ve yeniden.

“Sence nasıl görünüyorum?”

“Çok güzel…” dedi, sesi boğuk çıkmıştı.

Sanırım o da benimle uğraşmaktan bıkmıştı. Verdiği bıkkınlık ifadeli soluklar, bu tezimi doğruluyordu.

Bana kendini anlatır mısın?” Dedi, sesinde merak vardı.

“Anlatsam ne değişecek?”dedim.

“Anlat.” Dedi, ses tonu emir değil de rica ediyormuş gibi kibardı. Karşımda sorgulamada gerçekten profesyonel olan biri vardı.

“21 yaşındayım, ailem yok, akrabam yok. Zaten olsalar beni böyle rahat alamazdınız öyle değil mi? Belki de alırdınız. Her neyse. 18 yaşıma bastığım gün yetimhaneden ayrıldım. Üniversiteyi tam burslu olarak kazanmıştım ve ilk senemdi.  Bir kız buldum, ev arkadaşı arıyordu…”

“Selen.” Dedi.

Şaşırmadım. Hakkımda her şeyi biliyor ama bana tekrar anlattırıyordu.

“Evet, onunla tanıştığımda ikimiz de üniversite ilk sınıftaydık. İki yılı aşkın süre beraber yaşadık. Arkadaştan çok, bana bir kardeş gibi davrandı. Ara sıra tartışsak da, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Bir gün kara haberi geldi, üniversiteden çıkıp karşı kaldırıma geçerken araba çarpmış ve oracıkta can vermiş. O gün ben öldüm, o yaşamaya devam etti. Ben o gün hayattaki tek varlığımı, kardeşimi kaybettim…”

“Kaza değilmiş.” Dedi. Ne demekti bu? Ne demek kaza değil?

“Nasıl yani? Ben kamera kayıtlarını izledim, karşıya geçerken araba çarpmış.” Dedim titreyen sesimle. Dudaklarım mı, onlar çoktan bağımsızlığını ilan etmişti. Yaşadığım şaşkınlıkla içime öküz oturmuş gibi hissettim. Bunu biri kasıtlı mı yapmıştı?

“Eski sevgilisi bilerek yapmış, yani merak ettim ve araştırdım. Araştırmayı severim.” Dedi sanki normal bir şeyden bahsediyormuş gibi.

“Eski sevgilisi? Pislik, şerefsiz, or….”

Şşşttt küfür yok, kibar olalım lütfen.” Diyerek küfür sıralamamı yarıda kesti. Kendileri çok kibarlar zaten.

“Kibar konuşacaksak, şu ellerimi ve gözlerimi aç da öyle konuşalım.” Dedim alaycı bir tonla.
“Ayrıca benim gibi suçsuzlara dokunmak yerine, gidip o pisliği öldürsenize?!”

“Bana ismini bahşeder misin?”

“Cennet.”

“Çok güzel bir ismin var, bu ismi sana kim verdi?”

“Bilmiyorum. Belki beni yetimhaneye terk eden annem, babam ya da yetimhane müdüremiz. Hiç sorgulamadım.”
Şu an sorgulamaya başladım. O bu soruyu sormasa, belki de ömrüm boyunca aklıma gelemeyecekti. Sahi bana bu ismi kim yakıştırmıştı? Annem beni doğurduğunda, bir kerecik olsun bağrına basmış mıydı? “Cennet gibi kokuyorsun yavrum.” deyip, bana bu ismi lütuf etmiş miydi?

“Pekâlâ cennet, devam edelim mi?…. Edelim.” Sanki etmeyelim desem, etmeyeceğiz de.
“Kime çalışıyorsun?”

“Kendime.”

“Yani kendin için çaldın?”

“Çalmadım.”

“Bana seni azmettirenin ismini ver, seni serbest bırakacağıma söz veriyorum.” Dedi, en kibar ve şefkat dolu ses tonuyla. Açıkçası bana vurmasını, işkence yapmasını beklerdim. Ama o sözleriyle daha etkili bir şey yapıyordu.

Belki gerçekten ben çalmış olsam, hemen ikna olup ona sorularının cevabını verebilirdim.

Daha bir aydır “Saruhanlar”ın şirketinde çalışmaya başlamıştım. Bundan 15 gün önce, şirket siber saldırıya uğradı ve şirket hesaplarında 50 milyonluk bir açık tespit edildi. Eski çalışanlardan şüphelenmediler. Yıllardır çalışan insanlardan şüphelenmek mi doğruydu, yoksa daha yeni işe başlayan, bir bilgisayar mühendisliği öğrencisinden mi?

“Sustun?” dediğinde düşüncelerden sıyrılıp, başımı yukarıya kaldırdım.

“Kaç defa sorarsan sor, cevabım değişmeyecek. Bilmiyorum diyorum ya, bilmiyorum. Ben hiçbir şey yapmadım! Bunu kim yaptı bilmiyorum ama ben yapmadım. Paralar nerede bilmiyorum, inan bana…” diyerek başımı iki yana salladım.

Umutsuzdum. Bana inanacak olsa 15 gün boyunca inanırdı. İnanmadı, inanmayacak da.

“Ama senin bilgisayarında şüphe çekici bir şeyler bulundu. Yani kanıtımız var, soyut fikirlere göre mi burada tutulduğunu zannediyorsun?” Dedi.

Ağzım açılırken, kaşlarım çatıldı.
“Ben yapmadım!” Diye telaşla ayağa kalktım. Bu sefer odada yalnızdık. “Yemin ederim ben yapmadım. Biri suçu benim üzerime atmak için yapmış. Yemin ederim doğru söylüyorum!” Dedim telaşla bir kaç adım ilerleyerek.

Karanlıktı. Kendi karanlığımda değil, onun karanlığında boğuluyordum.

Ayağa kalktığını hissettiğimde, başımı sağa sola sallayıp, tekrar geriledim. Büyük parmaklarını koluma sardığında, gerilememi engelledi. Olduğum yere çivilendiğimde, diğer eliyle belimden kavrayıp, vücudumu vücuduna yasladı.

Soğuk nefesini boynumda hissettiğimde tüm vücudum elektriklendi. Üzerinde ayaz kokusu vardı. Nefesi soğuktu, teni buz gibiydi. Sadece beni sorgulamak için buraya geldiği belliydi.

“Sana bir teklifim var, Cennet.” Dedi.

Nedense bu teklifin bana hiç yaramayacağını bilsem de, duymak istiyordum. Sanırım bu bana sunduğu son teklif, son şanstı.

“Nedir?” Dedim sakinliğimi korumaya çalışarak. Buz gibi nefesi kulağıma sızarken, bu biraz zordu.

Beni aniden bıraktığında, boşlukta kalmış gibi sendeledim. Bu sendeleyişim ilk değildi, son da olmayacaktı.

Saruhanlar’ın bir oğlu var, onunla evlenirsen seni ve bu para meselesini unutabilirim.” Dedi.

Neden içimde bunun normal bir evlilik olmayacağı hissi var?

“Benden başka kız mı kalmadı?” dedim.

Adım seslerini duyduğumda, benden uzaklaştığını anladım.
“Başka kız var, ama o kızlara yazık olur diye düşündük. Onunla evlilik bir ödül değil, ceza. Katlanabileceksen, seni ona veririm. Yok, evlenmem diyorsan, o mahzende kalmaya ve her gün sorgulanmaya devam edersin. Artık sabrımın sonuna geldiğimizi de belirtmek zorundayım. Sana bir gün veriyorum, düşün ve kararını ver. Yarın senden tekrarı olmayan bir sorunun cevabını alacağım….” dedi.

Başımı önüme eğip, dilimle kuruyan dudaklarımı ıslattım. Ne kadar kötü olabilir ki? Bir insan sonuçta. Belki de hastadır ve hiçbir kız onunla evlenmek istemiyordur. Benim de zor durumda olduğumu görüp kabul edeceğimi biliyorlar.

“Götürün şunu!” Diye bağırdığında başımı yukarıya kaldırdım. Odanın kapısı açıldığında ileriye doğru adımladım. O adam yine koluma yapıştığında kararımı çoktan vermiştim. Ben o mahzene yeniden dönmek istemiyordum. Ben artık bir insan gibi yaşamak ve nefes almak istiyordum.

“Razıyım, kabul ediyorum.” Dedim sürüklenirken.

“Dur, dur bekle.” Dedi, beni sürükleyen adama. Adam kolumu bıraktığında vücudumu dikleştirip, sesin geldiği yöne doğru ürkek adımlarla ilerledim.

“İstiyorum, evlenmeyi kabul ediyorum.” dedim.

Bu belki de hayatımda aldığım en yanlış karardı.

“Harika! Feyzi, onu Saruhanlar’ın evine götür, kendisi Renat Saruhan’ın müstakbel karısı oluyor. Ona göre davranın, ama eve varana kadar gözlerini ve ellerini açmayın. Kalanını biliyorsunuz zaten…” dedi.

Arkamdaki adam her zaman olduğu gibi konuşmamayı seçti ve kolumdan tuttu. Bu sefer tutuşu sakindi. O büyük ellerle ne kadar olabilirse, işte o kadar kibar davranarak, beni odadan çıkarıp kapıyı kapattı.

Hiçbir şey umrumda değildi, ben artık nefes almak istiyordum. Renat beyin ismini duymuştum ama onu hiç görmemiştim. Zaten hakkında ismi haricinde bildiğim hiçbir şey yoktu. Saruhanların bildiğim kadarıyla tek evladıydı ve dolayısıyla veliahtlarıydı. Bir tür hastalığı olabilir diye düşünüyordum.

Yine de hiçbir şey burada geçirdiğim 15 günden daha kötü değildi. Kendimden iğreniyordum, kokuyordum resmen. Bir hayvan besler gibi tasla yemek ve su koyuyolardı önüme. Karanlığı hiç sevmezdim ve onlar beni karanlığa boğmuşlardı.

Burnuma temiz hava kokusu geldiğinde derin bir nefes alıp ciğerlerime bayram ettirdim. Hava baya soğuk olduğu için, dışarıya çıkar çıkmaz soğuktan büzüştüm. Yanımdaki adam bunu farkedip duraksayarak, ceketini çıkarıp sırtıma geçirdi. Tekrar kolumdan tutup “nazikçe” sürükleyerek arabaya oturttu.

Bu kararım doğru muydu orası tartışılır, ama içimde büyük bir korku vardı. Kimsenin evlenmek istemediği biriyle evlenecek olma düşüncesi bile ürkütücüydü. Şimdi ise adamın yanına gidiyordum. Renat Saruhan kimsin sen? Neden ben? Neden başkaları değil de ben? Suçsuzum ama işlemediğim bir suçun cezasını çekmek zorundaym.

Sadece benim yanıldığımı ve psikolog beyin beni korkutmak için böyle söylediği fikrini zihnime nakış gibi işledim. O kadar da korkunç olamaz ya, o da benim gibi insan sonuçta.

Lütfen kötü biri olma.

Araba uzun bir yoldan sonra nihayet durduğunda, yanımdaki adam ellerimi ve gözlerimi sırasıyla açtı. Arabanın kapısını açıp aşağıya indiğinde, acıyan bileklerimi ovalayıp, görüş alanımı düzeltmek için kirpiklerimi sıkça kırptım. Benim kapımı da açtığında kenara çekilip inmemi bekledi.

Titreyen bacaklarımı yavaşça arabadan aşağıya indirip, çakıl taşlarıyla dolu zemine ayak bastım. Yalın ayaktım ve çakıl taşları ayağımı hemen ezmişti. Üzerimdeki beyaz dizlerimin hemen üzerindeki elbisem ve saçlarım rüzgarın etkisiyle uçuşmaya başladığında, ellerimle toplayıp tek omzumun üzerine atarak başımı kaldırıp önüne durduğum eve baktım.

Üzerimdeki ceketi çıkarıp adama uzatarak, tekrar yönümü eve doğru çevirdim. Tenime çarpan buz gibi rüzgar iliklerime kadar işlerken, ağır adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Adamlar eve girmemi bekliyorlardı. Bir söz vermiştim, dönemezdim. Zaten gidecek kimim vardı ki? Yetim öksüz bir kızdım ben, kim evlenirdi ki benimle?

Renat evlenir. Çünkü normal biri değil.

Büyük ahşap kapıların önünde durup, derin bir nefes alıp verdim. Sinir stresten titreyen parmaklarımla yavaşça zile dokundum. İki defa basıp ellerimi önümde birleştirerek, beklemeye başladım. İçeriden gelen ayak seslerini duyduğumda, sertçe yutkundum.

Kapı açıldığında, karşımda 1.60 boylarında, esmer, tonton bir kadın vardı.
“Kızım sen nasıl girdin bahçeye? Hadi Allah versin!” Deyip kapıyı yüzüme kapattı.

O kadar mı kötü görünüyorum?

Histerikçe gülüp zile tekrar bastım. Beş saniye sonra kapı tekrar açıldığında, kadın ellerini beline koyup sinirli şekilde baktı.

“Teyze ben dilenci değilim. Ben…”

“Hep öyle derler zaten, bekle sana yiyecek bir şeyler getireyim.” Deyip kapıyı iterek uzaklaştığında, ayağımı kapının arasına koyup kapanmasını engelledim.

Bu kadına kalırsam, elime yiyecek ve para tutuşturup beni buradan sepetleyecek. Halime gülüyorum, bir dilenci gibi görünüyorum.

Kapıyı yavaşça açıp, ağır adımlarla içeriye girdim. Acıyan tabanlarımı yere basmadan, bir balerin edasıyla ileride görünen salona doğru yürüdüm. Genellikle siyah beyaz sade ve modern döşenmişti. Giriş dar olsa da, salon baya genişti.

“Kızım sen nasıl girdin eve?!” Diye bağırdı beni kapıda “hoş” karşılayan kadın. Yönümü ona çevirip, konuşmak için dudaklarımı araladığımda yanıma ulaşıp koluma yapışarak, kapıya doğru sürüklemeye başladı.

“Biz de acıyıp yemek veriyoruz! Eve girip hırsızlık yapıyorsunuz!” Diye söylenerek beni sürüklemeye devam ettiğinde, ona karşı koyacak takati kendimde bulamadım.

“Ben dilenci değilim, misafirim. Bırakın beni.” Dedim güçlükle çıkan sesimle. Açlıktan bayılmak üzereydim. Günde bir defa yemek veriyorlardı ve bu sadece hayatta kalmam içindi.

“Hadi kızım, hadi!” Diye söylenerek beni sürükleyip dış kapının önüne getirdi. Beni dışarıya fırlattığında sendeleyerek yere kapaklandım.

Ona kızamıyorum, insanların merhametini çok suistimal etmişler.

Arkaya baktığımda beni bırakan adamlar çoktan gitmişti. Kapı da yüzüme kapanmıştı. Ayağa kalkıp gitmeye bile gücüm yoktu. Öylece oturdum. Oturup bekledim. Gitsem ayrı bela, kalsam başa bela.

Dakikalarca vücuduma işleyen soğuğu iliklerimde misafir ettim.

Kocaman bir malikanenin kapısında yatıyordum. Belki biri çıkar dışarıya veya eve biri gelir. O beni Renat’a ulaştırır diye bekledim. Kimsede insanlık, merhamet ve vicdan duygusu kalmamış. Ben bunu bu gün daha iyi kavradım. Kimsede kalmamış.

Gece ayazı tüm vücudumu estirirken, kollarımı vücuduma sarıp dizlerimi kendime çektim. Buz kesmek üzereydim. Neden hiç kimse bana inanmıyor? Neden insanlar karşılarındakini dinlemek yerine, ön yargılı davranmayı seçiyor?

Belki de kimse gelip gitmez ve ben burada ölüp giderim. Sabah da “vah vah dilenci kız donarak ölmüş” derler arkamdan.

Gözlerimi kapatıp, yanaklarımı yakıp geçen damlaları saklamak için, başımı dizlerimin arasına gömdüm. Az sonra kapı açıldığında, başımı yavaşça kaldırıp, bulanık olan görüş alanımı netleştirmek adına kirpiklerimi sıkça kırpıştırdım.

Bir çift zümrüt yeşili göze rastladım, karanlıkta ay gibi parlıyorlardı. O muydu bilemedim, anlayamadım. Ağır adımlarıyla yanıma yaklaşıp, önümde dizlerini kırarak çöküp, benimle göz teması kurdu.

Bir kaç dakika yüzümü ezberlemek istiyormuş gibi baktı. Bakışları her hücreme nüfuz ederken, ayaza karışan güzel kokusu ciğerlerime doldu.

Tahminimce benden bir karış uzun, esmer, kirli sakallı ve yeşil gözlüydü. Vücudunun üstü kaslı iken, bacakları buna zıt şekilde zayıftı. Uzun kemikli parmakları ve damarlı kolları vardı. Üzerindeki lacivert renk gömleğinin iki düğmesini açık bırakmış, kollarını dirseğinin hemen altına kadar kıvırmıştı.

Kirli sakallarını okşayıp hafif bir tebessüm etti. Donarken bile içim ısındı. Kışım bir anda bahar oldu. Kalbim doldu, göz yaşım durdu.

“Benim için mi geldin?”diye sordu.
Kendimi küçük bir çocuğa alınan bez bebek gibi hissettim.

Başımı olumlu anlamda salladığımda gülümseyip, yavaşça ayağa kalktı. Eğilip bir eliyle dizlerimin altından kavrarken, diğer elini sırtıma sarıp beni kucağına aldı. Ben kollarım sadece kendime sarardım. Ona saramazdım. Arkasını dönüp aralık bıraktığı kapıdan içeriye girdi ve ayağıyla kapıyı kapattı…

3 Kere 5

Tags:

Paylaş
22 Yorum
  1. Gece21q 5 ay önce

    ❤️❤️❤️❤️❤️❤️

Bir Cevap Bırakın

© 2021 Yazokur. Sizin için sevgiyle hazırlandı. MacroTurk

İletişim

Sizlere daha iyi hizmet edebilmek için bize mail gönderebilirsiniz.

Gönderiliyor
error: İçerik Korumalı

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account